Telefonla Şiir Hattı
Salgında Bir Festival Deneyimi

River To River, 11 Eylül saldırılarının ardından şehre çöken karanlık havayı biraz olsun dağıtabilmek adına Lower Manhattan Cultural Council tarafından başlatılan bir sanat festivali. Adını 2001’de enkaz hâline dönen Lower Manhattan’ın iki nehir arasındaki konumundan alıyor. Her yıl farklı disiplinlerden sanatçıların yer aldığı festival, kolektif üretime odaklanarak üretim sürecinin ya da nihai eserin seyirciyle doğrudan etkileşim kurabilmesini önemsiyor; ortaya çıkan çalışmalar da sokaklarda ve dükkânlarda sergilenerek, kamusal alanın bir parçası hâline geliyor.

River To River 2020: Four Voices,
“Echo Exhibit”, New York

Uzun yıllardır yaz festivali tadında geçen River To River geçtiğimiz yaz, Covid-19’un hareket özgürlüğüne getirdiği sınırlar ve kurallar dahilinde gerçekleştirildi; bir açılış ya da aylara yayılan etkinlikler yapılmadı. Festivalin sanatçıları Asiya Wadud, Jean Shin, Muna Malik ve Mona Chalabi, pandeminin tüm olumsuzluklarına rağmen, kurulacak ortaklıkları uzaktan tasarlayarak, değişen sosyal pratiklerin ilham verdiği çalışmalar üretti. River To River 2020: Four Voices adı altında yer bulan çalışmalar dört ayrı serginin parçası oldu. Açık havada sergilenen eserlerin çoğu aralık ayının sonuna dek ziyarete açıktı.

Benim festivale dahil olmam Asiya Wadud’un “Echo Exhibit” projesi sayesinde oldu. Alisha Mascarenhas, Chia-Lun Chang, Lara Atallah, Madison McCartha ve Rebekah Smith “telefonla şiir hattı” diyebileceğimiz bu projenin diğer davetlileriydi. “Echo Exhibit” hepimizi uzun süren kış uykusundan uyandırmakla beraber, eve ve içe kapandığımız ayların ağırlığını üstümüzden atmamıza yardımcı oldu. LMCC’nin web sitesi üzerinden kısa bir form doldurarak kayıt yaptıran katılımcılarla telefonda yaptığımız on beş dakikalık görüşmelerin ardından, bu sohbetten ilhamla şiirler yazdık. Yazdığımız şiirler web sitesinde ve sokaklarda şairin ve katılımcının ismiyle yer aldı.

Projenin başlangıç tarihi 9 Haziran olarak planlanmıştı, fakat George Floyd cinayetiyle birlikte en hararetli günlerini yaşayan Black Lives Matter hareketi bir aylık bir ertelemeye sebep oldu. Şehrin tüm sokaklarına yayılan ve bende eski bir hissi uyandırmayı başaran bu hareketlilik gittikçe büyüdü. Karantina döneminin sessizliğinden ve yalnızlığından sonra “beraber” hareket edebilmek mucizevi gelmişti. Böyle bir zamana tanıklık etmek, dahası, çeşitli tanıklıklara dair telefonda hikâye toplayacak olmak hepimizi ayrı heyecanlandırmıştı.

Projenin temmuz ortasına erteleneceği duyurusu LMCC tarafından yapıldıktan sonra telefon görüşmeleri için belirtilen tüm saat aralıkları aynı gün içinde doldu. Ayrıca, görüşmeleri İngilizce dışında istediğimiz dilde yapabileceğimiz ek bir hafta da eklendi. Ben görüşmelerin dördünü Türkçe yaptım ve şiirlerin üçünü Türkçe yazdım.

Görüşmelere başlamadan önce kendi aramızda bir dosya oluşturarak telefonda konuşabileceğimiz konular hakkında fikir yürüttük, sorular hazırladık. Lakin, güzel bir sohbetse on beş dakikanın sonunda konuşmayı nasıl sona erdireceğimize, akmayan bir diyalogsa on beş dakikayı nasıl geçireceğimize dair endişelerimiz vardı. Fikrin yaratıcısı Asiya da bu konuda deneyimli değildi ama hepimiz birkaç konuşma sonrasında bir yol bulacaktık. Paylaştığımız dosyada konu açmamıza yardımcı olabilecek sorular şöyleydi: ‘’Bugün hiç dışarı çıktınız mı? Nasıl bir yerde kalıyorsunuz? Bana etrafınızda gördüklerinizi anlatır mısınız?’’ Alacağımız cevaplara göre karşımızdakinin karantina sürecini nasıl geçirdiği, yeni rutinler kazanıp kazanmadığı sorulabilirdi. Yaptığımız ilk birkaç görüşme sayesinde baştaki endişelerimiz geride kaldı. Ben esas ne sormak istediğimi soru sordukça kavradım. İnsanların eve kapanma sürecinde kendilerine dair neler keşfettiğini merak ediyordum. Vakit onlar için hızlı mıydı, yavaş mıydı? Tüm bu yaşananlar onlara neler çağrıştırmıştı? Karantina sürecinde en çok hatırladıkları anı neydi ya da karantinaya dair ne gibi anlar vardı belleklerinde? Soruları elbette peşi sıra sormuyorduk. Kişiden kişiye, hatta telefonu açanın bulunduğu ortama göre kolayca şekilleniyordu her şey. Kimi anlatmaya, kimi dinlemeye hevesliydi, bu yüzden sayelerinde karantina deneyimimi gözden geçirmeye, ilk ve son (o vakitleri son sanıyordum) dönemleri karşılaştırmaya fırsat buluyordum. Görüşmeler sırasında sessizlik anlarında dahi hem not alıyor hem de konuşmanın sekteye uğramaması için dikkatimi söylenenlerden ayırmıyordum. Bu yöntemi uygularken kendimi işinin ehli gibi hissediyordum. Uzun yıllardır içinde piştiğim sözlü tarih geleneği bir anda “şairliğime” destek çıkıvermişti. Bir süre sonra, karşı tarafa sorduğum sorunun ne olduğu önemini yitirir oldu. Sorulan soruların o kişiyi nereye götürdüğü, ne sorduğumdan daha mühimdi. Konuşmaları deftere not alırken, kelimeler ve boşluklar kendiliğinden şekilleniyordu. Yine de anadili İngilizce olmayan ve şiirlerini genellikle Türkçe yazan biri olarak, sonrasında bu notlar üzerinde epey mesai harcadığımı söylemeliyim. Her konuşma sonrası bir önceki konuşmadan çok başka yerlere savrulsam da günün sonunda hep tanıdık yerlerde geziniyordum. Malzeme çok zengindi ama konuşulan şeyleri şiire dönüştürürken elemek şarttı. Şimdi notlarıma baktığımda fark ediyorum ki, eve kapandıktan bir süre sonra hamur yoğurma makinesi alan M’nin mutfak maceraları, 80’lerde Bulgaristan’da bulunan J’nin seyahatleri, eski sevgilisiyle otel odasında buluşan L’nin ilişki çıkmazı, E’nin bir zamanlar nefret ettiği patronundan kalan sandalyeyle nasıl başa çıktığı, M’nin mantar aldıktan sonra deneyimledikleri, N’nin mahalledeki çocuklara dağıttığı paketlerde neler olduğu ve daha birçok şey, yazdığım şiirlerin dışında kalmış.

Kendimi başlarda hem istediğim şekilde, yani okumayı tercih ettiğim şiir diline yakın bir dille ifade etmek, hem de karşı tarafın söylediklerinin hepsine yer verebilmek adına çok zorladım. Birkaç günün sonunda bu eğilimim esnedi. Şiirlerin altında katılımcıyla adımızın birlikte yer alacak olması belli bir baskıyı beraberinde getirmişti. Ya şiirlerim onların ruh hâlini doğru aktarmazsa, ya kelimelerim sohbetimizin iyi bir izdüşümü değilse? Fikirler ve duygular üst üste yığıldı. Paylaştığım ilk şiirlere dair aldığım yapıcı geri dönüşler kaygılarımın azalmasını sağladı. Şiirler katılımcılarla paylaşıldıktan sonra Shannon Finnegan tasarımıyla web sitesine taşındı ve kimi, Seaport mahallesinde sergilenmek üzere yine Finnegan tasarımıyla dükkân camlarında yer buldu. Benim şiirlerimden sergilenenlerin ilham kaynaklarından biri, Bronx’ta yaşayan Vivian Young, diğeri Boston’da yaşayan şair arkadaşım Efe Murad oldu.*

New York dışındaki şehirlerden insanların da katılımını mümkün kılan “Echo Exhibit” bir anlamda salgının ve karantinanın kaydını tuttu diyebilirim. Görüştüklerimiz arasında, kayıp yaşamış olanlar, yaşadığı eski kayıplarla yüzleşenler, şehri terk edip ailesinin yanına yerleşenler, bu sürecin en başından beri sağlık çalışanları için yemek yapanlar, yaşlılara alışveriş yardımında bulunanlar, eski hobilerine geri dönenler vardı. Benim görüştüklerimin çoğu, kendisine, çocuklarına, köpeğine ya da bahçesine “sonunda” vakit ayırabildiği için memnundu. Kimisi evden çalışmanın ağırlığı altında ezilmişti; gerçekten çalıştığını ispat etmek için yemek yemekten feragat edenler vardı. Kimi uzun yürüyüşlerle şehri yeniden keşfetmiş, kimi rutini olan yürüyüşlerden uzak kalmıştı ama çoğu Black Lives Matter hareketiyle can bulmuş, soluğu sokakta almıştı.

Tüm görüşmeler iki hafta gibi kısa bir sürede yapıldı ve anlatılar elenerek ya da çoğalarak, şiirlerin incelikli bir parçası hâline geldi. Web sitesinde yer alan şiirler yedi ayrı şair tarafından yazılmış olmasına rağmen, tek bir kitabın parçasıymış gibi okunabiliyor. Bu anlamda, zamanın ruhunu yakalayan proje hem dil hem içerik açısından 2020’ye hapsolmuşuz gibi hissettirebilir. Sokaklara ve rıhtıma yerleştirilen şiirler, bir anlık karşılaşmanın getirebileceği türlü çağrışımlara daha açık olduğundan farklı okuma biçimleri sunuyor. Ayrıca kapalı –ya da kapanmış– dükkânların pencerelerine giydirilen şiir vinilleri şehrin şimdiki boşluğunun acınası bir hâl almasının önüne geçiyor.

“Echo Exhibit” bir felaketin içinden geçerken durmayı, düşünmeyi, artık eski sayılabilecek bir usulle –telefon görüşmesinde– dinlemeyi, yazmayı ve bu sayede yeni arkadaşlıklar edinmeyi mümkün kılarken, içinde bulunduğumuz bu garip zamanın kaydını farklı bir şekilde tutmayı deniyor. Şiirlerin yıllar sonra okuyanlara ne gibi duygular hissettireceğini ayrıca merak ediyorum.

* Koleksiyondaki tüm şiirlerin yerleşimi.

New York, pandemi, River To River, sanat, Sevinç Çalhanoğlu, şiir