Mohammed Hadia, Breathing Away,
fotoğraf: Mohammed Hadia
Toprak, Hafıza ve
Derin Bir Nefes

Mohammed Hadia’nın tamamen doğal malzemelerle boyadığı kumaşlar ve yine onlarla yaptığı dokuz elbiseden oluşan Breathing Away isimli enstalasyonuyla karşılaştığımda, İsrail’in yeni bir boyut kazanan baskı ve yok etme politikalarının birinci yılı henüz dolmuştu. O bölgeden çıkan her üretim, insanda bir çarpıntı yaratır. Çünkü her biri tarihsel şiddetin, direnişin ve hafızanın izlerini taşır. Önümde duran fotoğrafta beliren bu elbiseler de beni sarsmıştı. Kullanılan ipeğin kırılgan dokusu ve yüzeyde sükûnetle akıp giden renklere karşın adeta dimdik duran bu siluetler her şeye rağmen orada, yerlerinde ısrarla durur gibi bir hâl içindelerdi. Yerleştirildikleri mekânda, tavandan aşağı inen kumaşlarla birlikte elbiseler yalnızca birer nesne olmaktan çıkıyor, alanı bütünüyle kuşatan ve varoluşlarını ilan eden birer duruşa dönüşüyor. Zaten bütün mesele de bu değil mi? Var olmak. Aslında burada tanık olduğumuz, Hadia’nın elbise formunu alan varlık mücadelesinin onu sınırlayan fiziksel ve politik çerçevelerden sıyrılarak bir mekânda tezahür etmesidir.

Bu enstalasyonun üretim süreci baştan sona Filistin’deki gündelik hayatın gerçekliğini yansıtıyor ve bu deneyimin izini sürüyor. Hadia bu elbiseler üzerinde çalıştığı dönemde, Betlehem’deki bağımsız sanatçı inisiyatifi Dar Jacir for Art and Research’ün dört aylık misafir sanatçı programındaydı. Sanatçılar Emily Jacir ve Annemarie Jacir’in 19. yüzyıldan kalan aile evlerini Filistinli sanatçıların üretimlerini desteklemek için dönüştürerek inşa ettiği bu yer aynı zamanda araştırmacılar için Filistin’in kültürel mirasına ilişkin müthiş bir arşiv sunan bir hafıza mekânı. Bir yandan tarımsal faaliyetlerin sürdüğü “Urban Farm” isminde küçük bir bahçe de bu alanın içinde bulunuyor. Ne yazık ki 2021’in Mayıs ayında İsrail askerleri tarafından Dar Jacir’e yapılan baskın sırasında bölgeye fırlatılan çeşitli patlayıcıların sebep olduğu yangın, bahçenin tamamıyla yanmasına sebep oldu. Sanatçı ve antropolog Vivien Sansour ve permakültür tasarımcısı Mohammed Saleh bahçeyi yeniden inşa etme sürecinde önce toprağı yüzlerce göz yaşartıcı gaz kapsülü ve şarapnelden arındırmak zorunda kaldıklarını anlatıyor.1 Tüm bu tahribata rağmen bahçe bugün yine capcanlı. Bitkiler kök salmaya devam ederken mekân bir dayanışma ve ortak deneyim alanı olarak varlığını sürdürüyor. 

Filistinliler için toprakla kurdukları ilişki maddesel bağın ötesine geçer; onlar için toprak aynı zamanda direncin ve iyileşmenin kaynağıdır. Yüzyıllardır topluluklarını besleyen, kültürel pratiklerini şekillendiren bu zemin, en ağır saldırılar altında dahi onlarla beraber direnen bir sevgi ve minnet nesnesidir. Toprağa yükledikleri bu anlam, onu salt mülkiyet ve tahakküm meselesi olarak gören ve varlığını yıkım üzerinden sürdüren iktidarın anlayışından radikal bir şekilde ayrılır. Aslında toprağa yönelik şiddet, işgalcilerin coğrafyayla kurulamayan bağlarının en somut kanıtıdır.

Toprak, Hadia’nın pratiğinde de merkezi bir rol oynuyor. Sanatçı programında bulunduğu süre boyunca oranın bahçesinde yetişen yerel bitkileri inceleme ve doğal boyama teknikleri üzerine araştırmalar yapma fırsatı buldu. Elbiseleri üretirken yaptığı renk deneylerinde dal parçaları, baharatlar, kahve çekirdekleri, taşlar ve meyve ve sebzelerin kabukları gibi organik malzemelerden de yararlandı. Her bir elbise o bölgede var olan bu maddelerin renkleriyle şekillendi; o yüzden hiçbiri doğduğu mekândan, orada olup bitenden ve Hadia’nın onlarla kurduğu bağdan ayrı düşünülemez. Bahçe hem bu etkileşimin derinleştiği hem de yeni şeyler keşfettiği deneysel sürecin yaratım alanı oldu onun için. Öte yandan tüm bu üretimin arkasında sayısız zorluk var. İsrail’in dayattığı kısıtlamalar yüzünden Hadia’nın istediği kaynağa erişmesi de zaman zaman problem olabiliyor. Mesela elbiselerde kullanmak istediği ipeğin sadece Kudüs’te bulunması, fakat onun Betlehem’den Kudüs’e gitmesinin elindeki mevcut kimlikle yasak olması buna bir örnek. Bu yüzden, Kudüs’te yaşayan bir arkadaşının onun için kumaşları temin etmesi ve türlü yollarla ona ulaştırması gerekti. Üstelik bu süreç olması gerekenden çok daha yüksek bir maliyetle sonuçlandı.

fotoğraflar: Mohammed Hadia

Oradaki baskı ve kontrolün boyutlarına hâkim olmayan biri hiç değilse doğada halihazırda var olan kaynaklara erişimin kolay olabileceğini düşünebilir. Ancak gerçek şu ki İsrail, Filistinlilerin topraklarıyla kurduğu bağı kesmek için her koldan sistematik olarak akla hayale gelmeyen kısıtlamalar uyguluyor ve en basit görünen şey bile aslında bir mücadele konusu. Bu noktada sanatçı Jumana Manna’nın 2022 yapımı filmi Forager geliyor aklıma. Film, İsrail’in tam bir greenwashing örneği olarak doğayı koruma maskesi altında, Filistinlilerin yüzyıllardır topraklarında yabani olarak yetişen yenebilir bitkileri toplamalarını yasaklamasını ve halkın buna karşı mücadelesini anlatıyor. Mesela dağ kekiği yasaklanan bitkilerden biri ve eğer biri toplarken yakalanırsa, bu durumun ciddi yasal sonuçları var. Sanatçı öncesinde 2020 yılında yine bu konu üzerine “Where Nature Ends and Settlements Begin” başlıklı kapsamlı bir yazı da yayınladı.2 Buradan anlıyoruz ki yaban hayat da İsrail için bir iktidar alanı ve “bitkileri koruma” eyleminin arkasında sömürgeci politikalar ve bitmek tükenmek bilmeyen bir ele geçirme arzusu var. Zaten hem insana hem de insan dışı yaşama hunharca en büyük zararı veren bu sistemin doğayı koruma iddiası dünyayla dalga geçmekten başka bir şey olamaz. Bütün bunları bir arada düşündüğümüzde Hadia’nın bu elbiseleri hangi şartlar altında ürettiğini ve içinde her gün çalıştığı bahçenin bir karşı duruş olarak nasıl şekillendiğini derinden kavrayabiliriz. Bu yüzden onun pratiğinde kullandığı organik malzemeler yalnızca bir pigment kaynağı değil, aynı zamanda mekân, varoluş direnci ve madde arasındaki diyaloğu yansıtır. Bir taş, bir yaprak, bir dal parçası kumaşlarla bir araya gelirken koparılmaya çalışılan bağlar yeniden kurulur. Bu sürecin en son “kıyafet” olarak karşımıza çıkması da pek çok kesişimsel konuyu kapsamasını sağlıyor bence. Çünkü beden, kolonyal şiddeti doğrudan deneyimleyen ve kontrol mekanizmalarının en somut şekilde hissedildiği yer. Yerel malzemelerle işlenmiş kumaşlar ise tüm bu yerinden edilme, ekolojik çöküş ve sömürgeci sistemin yok etmeye çalıştığı üretim biçimlerine rağmen onu sararak meydan okuyor.

fotoğraf: Mohammed Hadia

Hadia’nın hareket alanı da hayatı boyunca karşısına dikilen, apartheid rejiminin en görünür simgesi olan “duvar” tarafından kısıtlandı. Gündelik hayatının orta yerinde tüm çirkinliğiyle yükselen bu duvar, üretim sürecinde de ona her an sınırlarını hatırlatan bir baskı aracı olarak eşlik etti. Hadia bununla yaşamanın etkisini şu sözlerle anlatıyor: “Duvar bahçenin hemen yanındaydı, o yüzden çalışırken hep şunu düşünürdüm: Acaba yaptığım işler, tüm bu kısıtlamalara rağmen bir gün bu duvarın ötesine ulaşabilecek mi?”

Bir gün aldığı bir mail’de burada ürettiği işlerin yakın zamanda Dubai’de bir karma sergide yer alabileceğini öğrendi ve koleksiyonun ismi Breathing Away tam da bu anda ortaya çıktı. Sonunda, duvarın öbür tarafına geçeceğini düşünerek bir rahatlama anı yaşamıştı Hadia. Derin bir nefes aldı. Dar Jacir ve ICD Brookfield işbirliğiyle düzenlenen, küratörlüğünü Camila Palomino’nun yaptığı Water Like Tears sergisinde, diğer on altı Ortadoğulu sanatçıyla beraber işlerini sergiledi. Böylece Hadia’nın elbiseleri, malzemesinden oluşum sürecine kadar taşıdığı tüm o gerilim ve travmaların izleriyle birlikte duvarın diğer tarafında yeni karşılaşmalar ve olasılıklar için bir aralık oldu. Hepimiz için.

1. Aruna D’Souza, “At a Cultural Hub Hub in Bethlehem, Art Thrives in the Fray”, New York Times (2021).

2. Jumana Manna, “Where Nature Ends and Settlements Begin”, e-flux Journal, no. 113 (2020).

bahçe, boya, çağdaş sanat, Filistin, Gülsüm Kavuncu, hafıza, Mohammed Hadia, sanat, toprak