Didem Erbaş, Toprak Parçasının Koptuğu An genel görünümü
Toprak Parçasının Koptuğu An

Toprak Parçasının Koptuğu An isimli kişisel sergisiyle Didem Erbaş, mekânsal kurgular üzerinden çokkatmanlı bir bakışla canlı türlerinin var oluş ve yok oluş süreçlerini çeşitli malzeme ve medyumlar aracılığıyla inceliyor.

Didem Erbaş’la “geleceğin arkeolojisi” olarak ifade ettiği sergiyi konuştuk. Sergi 7 Mart 2025-10 Mayıs 2025 arasında Sanatorium’da gerçekleştirildi.

Serginin “geleceğin arkeolojisi” olduğundan bahsediyorsun. Bu kavramı çok ilginç buldum. Biraz açar mısın?

Katıldığım misafir sanatçı programları sayesinde, farklı alanlara odaklanan çok sayıda müze ziyaret ettim. Müzeleri gezerken arkeolojik kazılardan çıkan kalıntıların çoğunlukla insanın günlük hayatına hizmet eden şeyler olduğunu fark ettim. “Gelecekte nasıl bir müze bizi bekliyor? Gelecekte insanlar bizi nasıl tanıyacak? Bizim bıraktıklarımız neye dönüşecek?” gibi sorular üzerinden düşünmeye başladım. Bugün atık üretimimiz inanılmaz derecelere ulaştı. İklim krizi, ekolojik döngü, doğa olaylarıyla beraber bizden kalanların çok sentetik olacağını düşünüyorum. Dolayısıyla oraya dair iyi bir senaryo kurgulamıyorum. Yaklaşık iki senedir hazırladığım proje önerilerinde de bu konuyu ele alıyorum. Gelecekteki atık ya da fosiller neye benzeyecek? Gelecekteki kurgu neye benziyor? Mutasyona uğramış canlı türleri, ne olduğunu bile tespit edemeyeceğiniz bazı şeyler olacak gibi geliyor.

Bu noktada hikâyeyi en başa sararsak, sergi fikri nasıl ortaya çıktı?

Benim kafamda sergi fikri hep olur. Bir atölye sanatçısı olduğum ve sürekli bir şeyler ürettiğim için eserlerimi bir yerde sonuç olarak görmek isterim. Benden çıksın istediğim anlarda ya birileri bir davetle gelmiş oluyor ya da ben birilerine bir öneriyle gitmiş oluyorum. Bu da öyle bir süreçti. Galeriyle çalışmak benim için yeniydi, sürece dair farklılıktı.

New York’ta School of Visual Arts’taki misafir sanatçı programında bu serginin küçük ölçekli bir denemesini yapmıştım. Kasım ve aralık aylarında 5533’te yaptığım program da serginin araştırması gibi ilerledi. New York’taki versiyonunu kendi kaynaklarımla, çok düşük bütçelerle hayata geçirmiştim. Buradaki sergide Sanatorium’un desteğiyle işleri yeniden kurguladık, yeni işbirlikleri yapma fırsatı yakaladım.

Serginin üretim aşamalarından bahseder misin…

Atölyede hep bir şeyleri bir araya getiriyorum, yani ben bayağı stüdyo sanatçısıyım. Bunda biraz Mimar Sinan’da başlayan, sonrasında Sabancı Üniversitesi’ne uzanan atölyede çalışma pratiğimin de payı var.

Atölyeler sana birçok şeyi deneme fırsatı tanıyor. Dolayısıyla atölyede hem yazınsal açıdan hem de eser içeriği açısından bir sürü malzeme birikiyor, orası oyun alanın olmaya başlıyor. Atölyede biriktirdiğim, denediğim bütün malzemeler sonrasında tek bir işe dönüşmeye başlıyor. Onları mekâna girdikten sonra bir araya getiriyorum, yani öncesinde planladığım bir şey değil. Sergi tasarımını Özüm Ezgi Satılmış yaptı. Galeride nasıl bir kurgu olması gerektiğini Özüm’e detaylı bir şekilde anlattım. Geri kalan tüm süreçleri o ilerletti.

Belli kararları mekânda aldığımdan kurulum sürecinin uzun olması gerekiyor. Aslında bunu dijital düzlemde de yapabiliriz ama malzemeye dokunarak, yerinde ekle-çıkar yapmak çok daha keyifli geliyor. Galeriye sergiden bir hafta önce girdik. Özüm’le beraber kurmaya başladık.

Mekânla farklı ölçeklerde ilişki kuruyorsun. Aynı zamanda mekâna özgü yerleştirmeler kurguluyorsun. Galeri mekânıyla nasıl ilişki kurdun?

Sanatorium’un mekânı baktığınızda tek bir alan. Yekpare olması çok önemliydi. Mekân ölçüleri geldiğinde hep yere veya yerden tavana şeklinde düşündüm. Misafir sanatçı programlarında ürettiğim işleri tek göz odada üretip sergiliyordum. Burada daha büyük ölçekte aynı şeyi yapmış oldum. Sol taraf için başka bir kurgu vardı. Sonra ben atölyede biraz fazla coşunca çok büyük ebatlarda o füzenler geldi.

Didem Erbaş, Yerin Altındaki Parıltılar

Yerin Altındaki Parıltılar isimli yerleştirmeden devam edersek, sergi metninde Irmak Keskin varoluş-yok oluş, biyolojik süreçler, yeryüzü-yeraltı kavramlarından ve ikilemlerinden bahsediyor. Gridlerin üstünde yeryüzü var ve altında yeraltı. Bize bu işten bahsetmek ister misin?

Yerleştirmenin en altında bir folyo, üstünde çalışmalar ve gizli saklı nesneler, onun üstünde grid sistem, bu sistemin de üzerinde yine işler ve alüminyum kaideler var. Bu sistemi bahsettiğim gibi bir müze kurgusu üzerinden anlatmaya çalıştım. Keşfetmek istediğim bir yere bakmak ya da bir müze gezmek gibi düşündüm. Bir yandan da Das Kriegspiel oyununa gönderme yaptım. Bu iş nasıl bir oyun hâline gelir diye düşündüm. Bu şekilde üç-dört katman oluştu.

Çizimlerde kâğıt, üstünde kopya kâğıdı, onun da üstünde fosforlu hedefler var. Video da yine aynı şekilde. Hepsinde üç dört katmandan oluşan, üst üste binmiş görüntüler ya da objeler var.

Yerleştirmede genel olarak insanların canlı olarak görmediği varlıklar var. O canlıları öldürmek bir köpeği ya da atı öldürmek gibi bir şey değil; çünkü evcilleştirdikleri canlıların hislerini daha iyi anlayabiliyorlar. Atölyemde bir sahne hatırlıyorum. Yaşlı bir teyzenin yağmur sonrası bütün salyangozları öldürdüğüne tanık oldum. Çat çat çat! Şoktan ne dışarı çıkabildim ne bir şey diyebildim ne de gördüğüme inanabildim.

Yerin altında neler dönüyor? Salyangozlar, solucanlar, kurbağalar, böcekler, larvaları… Fikrin ana temasında yerin altına giren, üstüne çıkan, aşağılara kendi hayatını götürmeye çalışan canlılar olmaya başladı.

Yerin altındaki boruları yukarıya çıkarmak nasıl olur? Aslında göremediğimiz parıltılar neler? Solucanlar ya da salyangoz kabukları… Yerin altındaki parıltıların arayışı da olabilir. Aslında Toprak Parçasının Koptuğu An ne olacak? Koptu ve hepsi yeryüzüne çıktı. İnsansız bir coğrafyada sadece onların hükmedebileceği veya kurgulayabileceği hayat nasıl olurdu? Pandemide bir sürü canlıyla uzun zaman sonra tekrar karşılaşmıştık. İnsanlar dışarı çıkmadığında doğa kendini yeniliyor diye konuşuluyordu. Ki o an bir sürü şey gerçekten de olmuştu. İnsansız olan yerde o döngü nasıl ilerliyor bilmiyoruz. Çok insan olmayan alanlarda, belki Amazonlar’da görebiliriz, ki direkt ayak basarak olmasa da küresel iklim değişikliğiyle oraya bile müdahalemiz var.

Didem Erbaş, Yerin Altındaki Parıltılar

Yerleştirmede olduğu gibi Geçici Konaklar video işinde de birbirinden farklı ölçeklerde dört katman var. Aynı zamanda bu videoda çeşitli işbirlikleri de geliştirdin, onlardan biraz bahsedebilir misin?

Videoda daha önceki işlerde kullandığım anonim savaş görüntüleri, SEM (scanning electron microscope) yani mikroskobik görüntüler ve solucan görüntüleri var. Bir de üstüne küçük animasyon denemelerimi ekledim. Sabancı Üniversitesi’nde bir arkadaşım füzen işlerimi gördüğünde mikroskopta inceledikleri görüntülerle ilişkilendirip bana çok sayıda kendi çektikleri görüntüleri gönderdi.

İki-üç yıl önce annemin ve babamın yaşadığı Silivri’deki Seymen Köyü’nde yürüyüşlere çıkardım. Yürüyüşlerde tesadüfen o solucan türünü (planaria) fark ettim. Araştırmaya başladım. Sonsuza dek yaşıyorlar, bölünerek çoğalıyorlar. Kirli sularda var oluyorlar. Yaşamları çok kısa gibi görünüyor, çünkü sel sularında birikiyorlar ve orada yaşıyorlar. Sel suyu çekildiğinde ne oluyor diye düşünmeye başladım. Başka bir yere mi göç ediyorlar? Toprak altına mı gidiyorlar?

Solucanları araştırırken bir görsel üzerinden Helen Brecht'in SoundCloud’daki bir metnine denk geldim. Görseli güçlü buldum. İşime yarar mı, kullanabilir miyim diye bakarken seslendiren birisinin var olduğunu fark ettim. Metni dinledim, sergi metninde kullanmak için şansımı denemek istedim. Helen Köln’de yaşıyor, hem akademisyen hem de tiyatro-performans alanında çalışıyor. Metni kullanmak istediğimi söylediğimde “İstersen ben sesimle de var olabilirim” dedi. Bir solucanın bir konağa yerleşmesi ve o konağı terk ediş hikâyesi, çok şiirsel. Onun metni üzerinden Melih Kaymaz'la videoyu kurguladık. Video işlerimi kendim yapabiliyorum aslında ama bu çalışmayı daha ustaca ele alan bir insanla çalışmak fikri de hoşuma gidiyor. Helen’le işbirliğimizi sonrasında devam ettirmek istiyoruz.

Mekâna özgü üretimler yapıyorsun. Geçmiş işlerinden de bahseder misin?

“Mekâna özgü işler ürettiğin sıralarda sana teklif gelmezse nasıl üretim yapacaksın? İş üretemeyecek misin?” şeklinde bir soruyla da karşılaştım. Çok mantıklı buldum. Atölyende ürettiğin şey o atölyeye özgü olur. Bir başka mekâna göre üretmen için seni bir yere çağırmaları gerekir.

Yıllar önce Meclis-i Mebusan Caddesi’nde yıkılmak üzere olan bir binada sergiye davet edildim. Bir işimi tekrar oraya kurgulamamı rica ettiler. Böyle bir mekân varken bir işimi koymaktansa mekâna göre hareket etmek istedim. Kocaman bir oda verdiler. Şimdi seninle konuşurken fark ediyorum, orada da yine katman meselesi çalışmışım. Mekân yıllarca ev, iş merkezi olarak kullanılmış. Parkeler ve yerdeki malzeme değişmiş. Bazıları sökülüp atılmayınca altında kalan parçaları görmeye başladım. Parkenin altında marley, marleyin altında yapışkan, onun altında da başka bir malzeme var. Aklıma 90’larda anneannemizin dolapları kapladığı çiçekli folyolar geldi, çiçekli böcekli; bir şeyleri güzelleştirmek için kaplarlardı. Folyolardan edinip yer döşemelerinin eksik kısımlarını onlarla tamamladım. Orada da yine yukarıdan bakmak gerekiyordu. Aslında yerdekine baktırma meselesi işlerimde hep vardı. Yine seninle konuşurken fark ediyorum ama üzerine bastığım zeminin altı ile üstü arasındaki o kurgu da hep varmış. Mesela yeniden buradaki sergide yerdeki malzeme geldiğinde folyoya dönmüş oldum. Onun üstüne bir tabaka ben eklemiş oldum. Dolayısıyla mekân iyi mimari öğeler taşıyor ve elverişliyse ona göre hareket ediyorum.

2018’de Mardin Bienali’ne davet edildiğimde bir mekâna iş koymak istemediğimi fark ettim. Evlerin ve coğrafyanın kendisi zaten inanılmaz. Yani orada bir mekâna iş koymak o coğrafyaya haksızlık gibi geliyordu. Sonra oturduğum yerde evlerin damlarındaki çatlakları fark ettim. Ben küçükken dedemin kerpiç evlerin damlarındaki çatlakları yağmur girmesin diye loğ taşıyla kapattığını hatırladım. Mardin’de herhangi bir yerde oturduğunuzda o çatıların izlerini görüyorsunuz. Dolayısıyla ben bu izleri takip ettiğimde insanların sıva şeklinde çok iyi müdahaleler yapmış olduğunu fark ettim. Neredeyse sanat işi oluşturacak şekilde çatlakları takip ederek sıva yapmışlardı. İzinlerimi alarak o damlara çıkıp sarı yol boyasıyla boyadım. Bazılarını insanların yaptıkları müdahaleler üzerinden kurgularken bazılarını da kendim oluşturdum. Mezopotamya Çay Bahçesi’nden ve Marangozlar Kahvehanesi’nden görülecek şekilde üç dam üzerinde çalıştım.

Geçmiş üretimlerinle bu sergin nasıl konuşuyor?

Aslında benim konularım hep aynı. Üzerinde düşündüğüm meseleler birbiriyle çok örtüşüyor. Ama çok malzeme denediğim, gördüğüm ve yaptığım için malzemeler değişebiliyor. En son, geçen yıl yine bu aylarda Bilsart’ta gösterdiğim bir iş vardı. Yine bir videoyla beraber çalışan bir yerleştirmeydi. Bu seri de onunla çok örtüşen bir yerde. Orası daha video odaklı bir mekândı, video odaklı çalışmıştık. Bir ateşböceğinin hikâyesi, Pasolini’nin metni üzerinden kurgulanmıştı.

Burada da videonun, yerleştirmenin ve duvardaki işlerin sergide nasıl bir materyal olabileceği üzerine tekrardan düşünmeye fırsatı oldu. Yani birinin sesi, bir video işi, tabletlerdeki görseller, hepsi birer malzeme. Sadece bir işime hizmet eden bir şey yok, hepsi bir aracı olmaya başlıyor. Ses, video, çizimler, yerleştirme hepsi orada tek bir malzeme. Bana bir bütünün çok farklı malzemelerle çıktısı gibi geliyor. Bu sergi benim hem mekânla hem de prodüksiyonla alakalı özetim oldu, yılların bir çıktısı gibi düşünebiliriz.

Metaller, kumaşlar, plastikler borular, kâğıtlar, eskizler, buluntu malzemeler. Çok farklı malzemeler kullanıyorsun.

Londra'da Aby Warburg Enstitüsü’nü ziyaret ettim. Aby Warburg sanat tarihçisi, görsel veriler üzerinden bir arşiv oluşturuyor. Sanat tarihini yazınsal değil bu görsel malzemelerin birbiriyle ilişkisi üzerinden anlatıyor. Benim üretimlerimde de bunların hepsi görsel malzeme aslında. Yolda bulduğum bir boru parçası, bir metin ya da görsel bir arşiv notu olabilir ya da yürüyüşlerim esnasında karşıma çıkan bir solucan da malzemem olabiliyor. Hepsi bir şekilde dönüşüyor ve günün sonunda işlerimi üretirken kullandığım birer malzeme hâline geliyor.

Yüksek lisans tezim görsel notlar üzerineydi. Francis Bacon’ın Çığlık işi bir filmin karesi mesela. Sanatçı malzemeyi atölyeye götürdüğünde acaba nasıl resme dönüştü? Sanatçıların atölyedeki dönüşüm süreçleri nasıl işliyor? Tezim bu konuyla alakalıydı.

Bundan sonra ne yapmak istiyorsun?

Şimdi doktora odaklı araştırma tarafındayım ama üretmeden duramayacağım için süreç içinde bakalım neler çıkacak.

çağdaş sanat, Didem Erbaş, enstalasyon (yerleştirme), Rumeysa Boz, sergi, Toprak Parçasının Koptuğu An, video, video sanatı