Bir günlük gazetenin, tam kırk dört yıl öncenin tarihini taşıyan sanat sayfasından.*
Tümel Tiyatro Üzerine
Tiyatral mekânın bütün olarak kavrandığı, oyun alanının Rönesans’tan bugüne süregelen biçimiyle (İtalyan sahnesi, kutu sahne ya da yanılsama sahnesi diye adlandırdığımız bu oyun alanının oluşumu, Helen Tiyatrosu’nda skene’nin apollonsu içine kapanmasına dek uzanır) ortadan kalktığı tümel tiyatro’da, oyunda temel yapı kurucu yönetmen değildir, daha doğru bir deyişle, geleneksel anlamıyla yönetmen yoktur (çünkü oyunun sahneye koyulması söz konusu değildir). Geleneksel kutu sahneli tiyatroda, sahne mekânı çevrenin betimlendiği ve baştan sona oyunun sürdüğü yer olmaktan öte hiçbir anlambilimsel yük taşımaz. Bu yüzden yönetmen mekânın okunmasıyla ilgilenmez (Dural bir veri olan sahne mekânı vardır yalnızca). Tümel tiyatro ise mekân-zamansal kuruluşun okunmasına dayanır. Yalnızca metinsel gerçeklik değil, oyunun yorumu da mekân-zamansal kuruluşun okunmasıyla ortaya çıkacaktır. Geleneksel sahnede, dekorcu oyunun oluşumunda ikincil bir görev yüklenirken (dekor’un aynı zamanda bezeme anlamına geldiğini anımsayalım), tümel tiyatro’da mekân düzenleyici yapı kurucu kişidir. Yönetmen ya mekân düzenleyiciliği de yüklenecektir ya da mekân düzenleyicinin kurduğu yapının içini doldurmakla yetinecektir.
Mekân-zamansal kuruluşun okunması göstergebilimsel bir çalışmayı da birlikte getirir. Yeni tiyatral yapının, anlambilimsel ve biçim-ruhbilimsel yüklere göre çözümlenmesine el verecek bir çalışmadır bu. Mekân-zamansal yapıyla metin arasındaki bağ, ancak bu çözümlemeyle açığa çıkarılır.
*
Yazarın ortaya koyduğu oyunu değil metni ele alacaktır tümel tiyatro. Ne ki, yazarın metni geleneksel tiyatronun dural verileri içinde kurmuş olması, metnin çoğu yerde öne ya da arda doğru kendini sürdürmesini engeller. Tümel tiyatro metni de yeniden üretecektir.
Oyunun dural sahne mekânına kapatılması, yazarı, tiyatral yapıyı kurmada ikincil yan öğelerden yararlanmaya iter. Örnekse, Aziz Nesin’in Bişey Yap Met’inde, dışardakiler/içerdekiler soyutlaması vurgulanırken, dışardakiler sürekli dalgalanmayla gidip gelen dış seslerle verilir. Tümel tiyatro, Nesin’in metnini ele aldığında bu soyutlamayı tümel yapıya aktaracak, dışardakiler mekân-zamansal devinimle, yatayda ve düşeyde gelişen, seyirciyi n’inci boyutta kavrayan oyun alanına katılacaktır (Metinsel gerçekliğin, yorumun mekân-zamansal kuruluşa yansıtılması bu denli yalınkat değildir kuşkusuz, karmaşık bir süreci içerir; ne ki bu yalın örnek de tümel tiyatro’nun metne nasıl yaklaşacağını gösterir).
Kapıların Dışında da (Wolfgang Borchert) benzeş bir soyutlama içerir (Kapı’nın önü ve ardı). Ne ki, Borchert de oyunu geleneksel yapı bağlamında düşündüğünden, bu soyutlamayı yalnızca tek boyuta, zaman boyutuna yansıtmış, bu ise metnin kendini budamasını, kendine sınırlar çizmesinin getirmiştir (Soyutlama salt dış öğelerle ve zamansal bölümlenmeyle aktarılır). Oyunda, kapı’nın öte yakasında, fantastik bir katman da (yine zaman boyutuna bağlı olarak) kendini ele verir (Elbe Irmağı ve düş). Tümel tiyatro, üst-katmanlaşmayla, Borchert’in metnindeki soyutlamayı mekân-zamansal kuruluşa aktarırken, fantastik boyutu da alt-katmanlaşmayla yansıtacak, metnin özgür gelişimine, kendini tamamlamasına olanak tanıyacaktır (çünkü katmanlaşma mekânda eşzamanlı varoluşu da içerecektir). Görüldüğü gibi, mekân-zamansal kuruluşla metin arasındaki eytişimsel ilişki, birbirlerini karşılıklı yaratmaları kurar tümel tiyatro’yu. Bu da tümel tiyatro’nun kendi yazarını yaratmasını zorunlu kılar.
*
Tümel tiyatro kendi oyuncusunu da yaratmak zorundadır. Mekân-zamansal kuruluş ancak oyuncunun varoluşuyla tiyatral yapıya dönüşür. Ne var, bütünselliğini kazanmış tiyatral mekânla (bu bütünün bir parçası olan seyirciyle), oyuncunun ilişkisi (iletişimi) yeni bir oyunculuk anlayışı getirir. Bu ise yorumla mekân-zamansal konum/devinim arasındaki ilişkinin bilincine varmış bir oyunculuktur (Bu bağlamda Meyerhold ve Grotowski'nin çalışmaları anımsanmalı).
*
Bugüne dek, tümel tiyatro adlandırmasının değişik kullanımları olmuştur. Sahneye ya da oditoryuma eksenel dönme verilmesi gibi mekanik olanaklardan, sinemadan, çağın getirdiği tüm tiyatro dışı uygulayımlardan yararlanmayı amaçlayan, ne ki tiyatronun kendi temel olanaklarını bir yana iten tiyatroya da tümel tiyatro denmiştir (Grotowski, Yoksul Tiyatroya Doğru adlı yapıtında bu anlamda kullanır tümel tiyatro’yu). Mimar Gropius da üç ayrı oyun alanı seyirci ilişkisi seçeneği içeren değişken tiyatro tasarısına tümel tiyatro adını vermiştir. Her iki anlamının da dışında kullanıyorum tümel tiyatro’yu. Çevresel tiyatro, çevre düzenlemesi adlandırmalarınınsa bu tiyatronun özünü yeterince vermediği kanısındayım.
Tiyatro ve Mimar
Çağcıl tiyatronun oluşumunda sorumluluklardan biri de (belki de en başta geleni), mimarın dolaysız etkinlik alanına giren, tiyatral yerin, tiyatro yapısının (binasının) tasarlanmasına ilişkin sorumluluktur.
Tiyatral yerin kurulmasında, mimarın temel sorunsalı oyun alanı-seyirci ilişkisidir. Tasarlama sürecinde mimarın bu ilişki üzerine vereceği karar son kertede önemlidir, çünkü yapı ayakta kaldığı sürece (geçen yüzyıllardan kalma yapılar bile kullanılır durumdadır), o tiyatral yerde üretimini sürdürecek oyuncuyu bağlayacak, belki de sınırlayacaktır. Bu yüzden mimar, tiyatral yerin mekânsal parçalanmayla belirlenen geleneksel biçiminin hangi tarihsel evrim, hangi toplumsal dönüşümler sonucunda ortaya çıktığını, katılım kavramının, arınma (katharsis) olgusunun, tiyatral yanılsamanın Antik Yunan’dan bugüne tiyatral yeri nasıl belirlediğini irdelemek zorundadır.
Ne ki, çağımızın mimarının tavrı, “Mimarlarla bir türlü anlaşamıyorum” diyen Peter Brook’a şu sözleri söyletir: “Mimar yapısını kalem ve gönyeyle ortaya çıkarmak yerine, kurşun bir askerin çevresinde kartonları bükmeye başlamalıdır. Yumuşak dik açılar bulabilir, belki de kural dışı daireler, kare üçgenler, dışmerkezli bakışımlar. Ya da dikdörtgenler.” Brook’un önerisi, en azından mimarı ön koşullanmaların dışına atacağı, düzlemselde değil mekânsalda tasarlamaya yönelteceği için üzerinde durulmalıdır. Mimar Hans Gussmann ise sorunu daha açık seçik koyar: “Çağcıl tiyatronun, sahneyle salonun, düşeyde ve köşegenelde sayısız mekânsal gerilimler yaratan karşılıklı katılımını (birleşimini), devinimi aradığını düşündüğümüze göre, tam eksenel salonların (ki yapılmış örneklerin çoğunluğu böyledir) evrimle çeliştiğini söylemek gerekir. Çağcıl tiyatroda, mekânsal gerilimleri ezmemek için bu eksen yok olmalı ya da en azından yumuşamalıdır. Bu saptamalar bizi katı geometrik mekânsal biçimleri bırakmaya, esnek çözümleri benimsemeye götürür.”
Kutu sahneli, çağdışı çözümler bir yana bırakılırsa, çağımız mimarlarının tiyatral yer sorunsalına yaklaşımları üç öbekte toplanabilir: Dural, değişken ve özgür çözümler. Dural çözümler, Elizabeth sahnesi’ne ya da orta sahne’ye (arena sahne) yer verir. Parçalanmamış (karşı-yanılsamacı) bir tiyatral mekân içermelerine karşın, bu tiyatral yer çözümlerinin oyun alanı-seyirci ilişkisindeki katı durallığı tiyatrocuya kesin bir ön sınır çizer. Değişken çözümlerde ise genellikle iki ayrı yaklaşım gözlenir. Birincisi tiyatral yerin tarihsel gelişimini seçenekler dizisi olarak gören yaklaşımdır. Ne ki, böylesi bir tavır, tarihsel gelişimi toplumsal temelinden soyutlamak olacaktır (Bu çözümlerde kutu sahne seçeneğinin de yer aldığı görülür ki, bu da mimarın sorunsala temelsiz bir seçmecilikle yaklaştığını gösterir). İkinci yaklaşımsa mimarın olası gördüğü seçeneklere yer vermesidir, ancak her seçenek kendi içinde dural bir ilişki içerir ve bu değişken ilişkiler dizisinin mimarın olası görmesinden öte hiçbir tutamağı yoktur. Sonuçta, değişken tiyatral yer çözümleri mimarın uygulayımsal gösterisine dönüşür.
Çağcıl tiyatrocunun gereksindiği ise ön sınırlamalar koymayan, bütünsel, parçalanmamış bir mekân içeren özgür çözümlerdir.
Tiyatrocunun yatayda ve düşeyde geliştireceği mekânsal yapıya olanak verecek tiyatral yerdir. Yoksa tiyatrocu, mimarın kurduğu yapıyı bırakacak, kendine boş bir hangar aramaya başlayacaktır. Belki de en kestirme çözüm budur.
* Bu metinler Dünya gazetesinin 10 Mart 1979 tarihli sayısının sanat sayfasında yayımlanmış, daha sonra yazarın Zorunlu Çoğulluk başlıklı kitabında yer almıştır. Kaynak: Aykut Köksal, Zorunlu Çoğulluk - Mimarlık ve Sanatta Dilin Süreksizliği, Arketon, İstanbul 2022, s. 82-92 [İlk basım: ATT, İstanbul 1994, s. 86-96]. Matbudan Dijitale dizisi kapsamına yazarın izniyle alınmıştır.