“Hiç kapı olmamış olsaydı, çok daha şaşırtıcı sonuçlara varabilirdik” ve “Duvarlar olduğu için tablolar var, duvarların olduğunu unutabilmemiz lazım ve tablolardan başka bir yol bulamadık” diyen Perec1 gibi sitemkâr bir şekilde soruyorum: YA KAPI ÖNÜ OLMASAYDI?
Nitekim Foucault bir yerde şöyle yazmıştır: “Tutarlı, denk düşen ve sistemli işaretler olarak göstergelerin, öncelikle, özgün olarak ve gerçek olarak var olduğuna inanmak, yorumun ölümü demektir. Buna karşıt olarak yorumun yaşamı, sadece yorumun var olduğuna inanmaktır.”2
İdealize etmek, yorumun ölümüne dahildir. Yok, var karşıtıdır ve bu karşıtlık içerisinde bir şeyleri idealize etmeden düşünmek bulanıklaşan bir alanda yorumun önünü açmaktadır. Bulanıklaşan bu alan, her şeyin karıştığı bir heterotopyadır. Bu alanda nesnel olgu olarak ele aldığımız her şey ve bedensel deneyimler zamanla birlikte bir karmaşa içerisindedir. Bu karmaşa içerisinde bazı şeyler gözden kaçırılır. Buradan varlığına inandığımız nesnel olguları çıkardığımızda geriye kalanlar daha net görünür. Geriye kalanlar bedensel deneyimlerdir, an(ı)lardır, zamanın paradoksluğudur, farkında olunmayan ve sığınılan gündelik yaşamdır.
İdealize etmek, imgelemek, deneyimlenen bedensel hareketlerin ve gündelik yaşantının fark edilmesine engel olur. Görünmeyen bu şeylerin açığa çıkmasını zorlaştırır. Yok-var kontrastıyla farkına varılan bu bulanık alandan idealize edilen nesnel olguları çıkardığımızda bedensel deneyimler kendiliğinden ortaya çıkar. Mekân bu durumun düşünülmesine ve tartışılmasına olanak sağlayan en güzel zeminlerden biridir. Bu bağlamda bakıldığında, mekân sadece yapı elemanlarından oluşan sabit ve durağan bir yer değildir. Mekânlar yaşayan alanlardır. Öznelerin deneyimleriyle birlikte dinamiktir, dingindir, devingendir, değişkendir, deneyim alanıdır, etkileşim alanıdır. Kümülatif bir hafızaya sahiptir. Zamanla birlikte paradokslaşan, süregiden, sonsuz bir kompleks oluşumdur. Tüm bunlar “Bir şeyin, bir kimsenin kapladığı veya kaplayabileceği boşluk, mahal, mekân”3 anlamına gelen yeri mekâna dönüştürmüştür.
Yok-var kontrasıyla beraber bu bulanık alanda sorgulayacağımız ve böylesi bir mekâna örnek olabilecek yerlerden biri de “kapı önü”dür. Neredeyse her gün karşılaştığımız, içerisinden ya da her bir sokakta, her bir evin önünde yanından geçtiğimiz bu mekân çoğu zaman fark edilmez. Bu mekân iç-dış bağlantısını sağlar. Bizi domestik alana ulaştırır. Burada zihinler farkındalıklarını artırır ve son kontrollerini yapar. Gündelik hayatın ayrılmaz bir parçasını oluşturur kapı önü.
Kapı önü:
Geçiş alanıdır.
Buluşma mekânıdır.
Bekleme alanıdır.
Heyecanların yaşandığı alandır.
Rahatlanılan, korkulan bir alandır.
Bir şeylerin belirdiği yerdir.
Oyun alanıdır.
Sevilmeyen birine denk gelinen bir alandır.
Yaklaşılan bir yerdir. Kendine özgüdür.
İç-dış bağlantısını sağlayan, bölen mekândır.
Merak uyandıran, dikkat çeken, dedikodunun yapıldığı gerilimli bir yerdir.
Konfor alanıdır.
Kilim-masa atıldığında dönüşen bir mekândır.
Tereddütlerin yaşandığı son konumdur.
Hayvanların yaşam alanıdır… vs.
Bu envanter daha da artırılabilir. Bu posturelar sonsuz sayıda var olabilir ve zaman içerisinde tekrarlanabilir. Bu fark edilmeyen deneyimlerin öznesi olan insan çoğu zaman bu gündelik yaşamın içerisine sığındığını da fark etmez. Böylesi şeyler kimi zaman film karelerinde fark edilir. Kieslowski’nin Üç Renk: Mavi4 filminde başkahraman başına gelenleri unutmak, onlardan kaçmak için gündelik bir deneyim edinir. Söylediği kahveye, yanında getirilen küp şekeri batırır ve uzun uzun kahvenin şekerin içine çekilişini izler, adeta o anın içinde kaybolur. İzleyenlere bu ve buna benzer pek çok sahneyle bedensel deneyimlerin varlığı hatırlatılır. Bulanıklaşan alan diye tariflenen heterotopyada böylesi anlar sürekli birikir. Bu heterotopya içerisindeki nesnel olguları idealize edip onlarla daha çok ilgileniriz. Bir demir kapı, yan bahçe duvarı, cephe duvarı, garaj girişi, sokağın yolu idealize edilmiştir ve bu sebeple daha ilgi çekicidir. Halbuki kapı önü biricik olan deneyim dizilerinden oluşmuştur. Bu sebeple bulanıklaşan o alandan kapı önünü ve onu oluşturduğunu düşündüğümüz nesnel gerçekliklerini çıkardığımızda tanımı kişiden kişiye değişiklik gösteren bir uzamsal birim elde edilir. Bu birim böylelikle bazen sokağın başından başlayan, bazen domestik alana sızan, bazen de şehrin tüm aralıklarına kıvrılan bir şeye dönüşmüş olur.
Olmadığını unutarak baktığımız kapı önünü, bulanıklaşan bu alanda uzamsal bir birim olarak sayabiliriz. Üst ölçekten şehre baktığımızda sokakların aslında barındırdığı bina kadar, nesnel olgular kadar bu uzamsal birime sahip olduğunu görürüz. Sokaklar bu birimlerden oluşan dizileri bünyesinde barındırır. Her sokağı düşündüğümüzde tüm şehrin bu uzamsal birimlerle sarmalandığını da fark ederiz.
Yapılı çevreler inşa edilirken, kontrastı olan boşluklar kendiliğinden tasarlanır. Yapının nesnel gerçekliğinden çok onu saran boşluklarda zaman ve mekânın ara yüzleri okunur. Beden ve mekân bu boşluklarda buluşur. Kapı önü bu boşluklar içerisinde özgün bir şekilde yerini alır. Binalar yapıldıkça, yapılı çevre inşa edildikçe bu uzamsal birimler oluşmaya devam eder. Yapılı çevreden eksilenler oldukça da uzamsal birimler şekil değiştirir. Bazılarının sınırları yeniden belirlenir. Kapı önü o yöne doğru akar.
Kentsel bir heterotopyadan, bu bulanıklaşan geniş alandan kapı önüyle birlikte nesnel olguların tamamı çekildiğinde ise sınırların birbirine karıştığını, birleşen büyük bir uzamsal birimi görürüz. Yapılı çevre dışında kalan her yer kapı önü olmaktadır. Tekrar bu alana örneğin nesnel olgu sayabileceğimiz bir bina koyarsak artık tek bir uzamsal birim olan kapı önü şekil değiştirir ve koyulan o tek bir binayı çepeçevre sarar. Yapılı çevre dışında kalan her yerin kapı önü olduğu kanıtlanır. Yaşanan tüm nesnel, imgesel değişikliklerle beraber envanterdeki tüm anı birikimi, bedensel deneyimler, hareketler vb. sızacak ve akacaktır. Kapı önü yenilenebilen akışkan bir mekâna evrilecektir.
Bulanıklaşan alandan nesnel olan tüm olguları çıkardığımızda bize “bizi şaşırtmayı ebediyen bırakmış gibi görüneni sorgulamak”5 kalır. Bu sorgulamayla farkına vardığımız gündelik yaşam envanteri mekânın akışkanlığını sağlayan en temel şeydir. Akışkan mekân sabit ya da durağan değildir. Zaman içinde katmanlaşarak bir yığın oluşturur. Bedensel deneyimlerle, etkileşimlerle mekân fiziksel sınırlarından sıyrılır ve nesnel olgularla birlikte devingen bir figür oluşturur.
Kapı önü uzamsal birimi geçmiş-bugün-gelecek aksında devinmeye, şekil değiştirmeye, kentin var olduğu-olmadığı yönde yayılmaya devam edecektir ve dolayısıyla akışkan bir mekân olma özelliğini sonsuza kadar koruyacaktır.
1. Berin F. Gür, “‘Merdiven’den Mimarlığın Eleştirisine Bakmak”, Mimari Yansımalar: Şengül Öymen Gür’e Armağan, ed. Gamze Kaymak Heinz, Dilek Yasar (İstanbul: YEM Yayınları, 2020), 63.
2. Michel Foucault, Bu Bir Pipo Değildir, çev. Selahattin Hilav (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2022), s. 16.
4. Krzysztof Kieślowski, Üç Renk: Mavi, 1993.
5. Georges Perec, Olağan-içi Gündelik Hayatın Envanteri, çev. Zeynep Bengü, haz. Serdar Giritli (İstanbul: Everest yayınları, 2020), s.11.
{Bu metin Gebze Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Bölümü’nde Doç. Dr. Fitnat Cimşit Koş tarafından yürütülen “Mimarlık ve Göstergebilim Tartışmaları” doktora dersi kapsamında hazırlanmıştır. Metin içerisindeki tüm çizimler yazara aittir.}