Sürekli yolcu, yolda olmak eylemi… Bir kişisel serüven…
Kişisel tarihimi en iyi tanımlayan kelime sanırım yolculuk. Bir yerde durup kal(a)mamak.
Yıllar önce bir yüksek lisans dersinde Paul Virilio’nun dromoloji kavramını okurken aslında “yolda olmanın” bir tür performans oluşunu idrak ettiğimi hatırlıyorum. Çeşitli erken dönem kültürleri içinde tasarlanan ve itina ile uygulanan bu deneyim, pekâlâ benim küçük dünyam için de bir dönüştürücü kavram idi.
Yolculukla, pek çokları gibi ailem nedeniyle tanışmadım. Aksine, annem ve babam doğdukları coğrafyadan eğitim için kısa süre uzaklaşsalar da sonunda geri dönmüş ve senelerce aynı yerde yaşamak, çalışmak, böylece göç etmek zorunda kalmamak gibi bir lükse sahip olmuşlardı. Oysaki atalarımız göçmendi. Dört koldan, Bulgaristan, Romanya ve Kırım’dan göçlerle Anadolu’ya gelişleri çok değil en fazla 20. yüzyıl başına dayanıyordu. Anne ve babamın ve hatta geniş ailemin büyük bir kısmının sahiplenmediği göçmenlik genlerini, bir iki kuzenimle birlikte biz sırtlanmış olmalıydık…
Ama yola ve yolcu-luğa en önce ben başladım. Daha 11 yaşında, kasabamızdaki okulun eğitim seviyesini yeterli bulmayan ailem tarafından il merkezindeki Anadolu Lisesi’ne yönlendirildim. O dönemde yatılı okuyan çok tanıdık vardı ama bizim okulun böyle bir birimi olmayınca, bana ve yaşıtım kasabalı arkadaşlarıma, her gün ve akşam birer saat o okulun yolunu gidip gelmek düştü. Bugünün İstanbul’unda mahalle komşunuza bile yarım saatten kısa vakitte varamadığınız bir ortamda, “Bir saat de neymiş” diye düşünebilirsiniz. Oysaki 90’ların başında bir Kuzey Ege / Güney Marmara kasabasında, henüz duble yolların yapılmadığı, servis diye en genci 10 küsur yaşında olan kasaba dolmuşlarının dönüşümlü kullanıldığı, ayda bir lastik patlaması, yolda kaza, hava koşulları vesaire diyerekten o seyahatin saatlere uzadığı bir ortamdan bahsediyoruz. Anadolu coğrafyasının pek çok bölgesine göre yine de konforlu sayılacak bu koşullar, bizim kasabada yetişmiş minik ayaklarımız, kısa bacaklarımız için o zaman epey büyük ve zorlu idi. Üstelik bugünkü anlamı ile “servis” niteliği taşımayan bu taşıma sistemi, bizi evimizden değil, kasabanın meydanından, “çınarın altından” alırdı, akşamları da oraya bırakırdı. Evden oraya gelmek, oradan eve dönmek de ayrı bir yolculuk sayılabilirdi. Bazen erken buluşur, çınarın karşısındaki çorbacıdan çorba içer, bazen de geç kalmışsak, yakındaki börekçiden, tüm aracı kokutma pahasına kıymalı börek alır yolda yiye yiye giderdik. Ama bir o kadar da keyif alırdık. Bize okuduğumuz okul içinde de ayrı bir kimlik katardı bu durum. Sadece “kasabalı” olmak değil de bir alt bütünlüğü, diğerlerinin sahip olamadığı “yolda olmak” “yolda eğlenmek” “yolculuğun dönüştürücülüğüne zaman açmak” gibi etkileri olduğundandı. O gün yolda dinleyeceğimiz müziğe dair kasetleri özenle seçer, eğer çok sevdiğimiz şarkıda değilse sıra, kalem ya da anahtarlarla kaseti ileri geri sarar, eskimiş dolmuşun kendisinden daha fena durumdaki teybinde takılıp manyetik şeridi bozulan, kopan kasetlerimizin ardından ah vah ederdik. Kaset bizler için pahalı idi! Üstelik o gün ne dinleyeceğiz, kimin ısrarı baskın gelecek, önde oturanların şoförle kurduğu iletişim ile arka tarafın kendi içinde çeteleşmesinin sesi mi daha yüksek çıkacak gibi sorular gündelik hayatımızda, okul ve onun getirdiği sosyalleşmesine alternatif bir dünya açardı bize. Kasabalı bir tek çocuk olarak, evdeki yalnız ve sıkıcı sayılabilecek hayatımın heyecanla beklediğim alternatifi idi bu yolculuklar. Her gün müzik ve eğlence olmazdı. Bazen de dalıp yolu seyreder, yaşımız gereği ergen aşklar yaşar, platonik duygularımızı camdan dışarıya bakan gözlerimizde saklı tutmaya çalışırdık. Arada bu platonik melankoliyi aşıp “sevgili” olabilenler de olurdu, her zaman yan yana oturan, çaktırmadan el ele tutuşan… Yolda geçen zaman kadar mekân da önemliydi elbet. En önde oturmak başka bir deneyim, en arkada oturmak başka bir deneyim demekti… Herkesin o yaşlarda sevdiği, hep oturduğu yer belli oluvermişti. Sahi biz nasıl sessiz sedasız paylaşmıştık, hatırlamıyorum. Ama hep arkaya yakın oturduğumu ve oradaki “çetenin” parçası olduğumu biliyorum. Bugün de en yakınlarımdan olan o arkadaşlarımla hâlâ andığımız pek çok an orada “anı” olmuştu.
Bu hikâye benim açımdan beş sene sürdü. Okulun son iki yılında, ailem bu yolculukta “yorulmak” yerine dershaneye gitmemi uygun gördüğünden, imkânları elverdiğince bir ayrı ev açarak beni il merkezine taşımıştı. Ancak imkânları beni ilin merkez dışında gelişen yeni konut yerleşimlerine ancak yerleştirebildiği için, merkezin diğer ucunda kalan okuluma yine bir taşıt, ama bu kez kapıdan alıp kapıya bırakan bir “servis” ile gider gelir olmuştum. Yolculuğumun niteliği değişse de yine de “kolektif” bir eylemdi ve daha kısa sürse de yine de müzik seçimi hâlâ en mühim konu idi. Bir daha hiçbir yolculuk bu derece sürekli, düzenli ve kolektif olmayacaktı.
Doğdukları şehrin dışında olsa bile çok yakın mesafelerde okuyan anne babama inat, olabilecek en uzak yollardan birini seçmiştim üniversite için. Aileden ayrı kalma hevesim temel belirleyici idi! Ama neyse ki seyahatler o kadar sık olmak zorunda değildi. Önceleri ayda bir trenle gelmeyi denedim. Kasabamızdan yolu geçse de kendisi geçmeyen tren yeni bir girdi olmuştu hayatımızda. İl merkezine kadar geliyordu, oradan da ailemin beni gelip alması ve giderken de bırakması gerekiyordu. Benim bir gidişimin ardından eve dönerken kaza atlattıklarını duyunca trenden vazgeçmiştim. Oysaki sevmiştim tren yolculuğunu. İçinden geçtiği ve bazen durduğu şehirleri merakla izlerdim. Yemekli vagon demek konfor ve mutluluk demekti. Aynı liseden aynı üniversiteye birlikte geçtiğimiz arkadaşlarımla, aynı yolu giderken, duman altı olmasına aldırmadan yemekli vagonda saatlerimizi geçirirdik. Arada çıkıp vagonlar arası yürümek, mola verecek mi acaba diye dertlenmeden ihtiyaç giderebilmek trenin hep en güzel yanları idi...
Ama dedim ya, bizim küçük kasabamıza kadar varmadığı için o kadar da kolay değildi trenle gitmek gelmek. Mecbur, otobüsü tercih ettim bir süre… En çok gece yolculuklarını sevdim. Otobüsün en sessiz, etrafın en karanlık olduğu bu yolculuklar bir tür ritüel gibi gelirdi bana. Mutlaka ve mutlaka, bazen gidiş günümü değiştirmek pahasına cam kenarı yer arardım. Başımı cama yaslayıp da gitmek, camın soğukluğunu yanağımda hissetmek, mümkünse ara ara yağan yağmuru, karı izlemek en sevdiğim şeydi. Her binişten önce bir ritüele hazırlanır gibi hazırlanırdım o yolculuklara… Kitapsız olmazdı, illa o yola özel bir kitap satın alınırdı. Senelerce yolda, gözlerim bozuk olmasına rağmen midem bulanmadan okuyabildim o kitapları… Lise yollarında ödev yaparken geliştirdiğim beceri senelerce uzun gece yolculuklarıma yoldaş bulabilmemi de sağlamıştı. Lise günlerinden kalma başka bir alışkanlık da yolda olmanın arka fonunda illa ki müzik olması gereği idi. Otobüslerde henüz müzik sistemlerinin gelişmediği 90’ların sonunda, walkman teknolojisi hayatımızın temel direği idi. Kasetler CD’ye dönüşse de, kısıtlı bütçeler neye yeterse o kanaldan devam etti arka fonda. Kulaklıklar kulağıma daha lisede yapışmıştı, çıkması epey zaman aldı. Otobüsle uzun yolun vazgeçilmezi moladır. Sigara gibi beni sürekli dürten bir alışkanlığım olmamasına rağmen molaları heyecanla bekler, her fırsatta bir şeyler atıştırır, mümkünse üstüne bir çay içmeden otobüse dönmezdim. Kendimi bu kadar özdeş hissettiğim bir şey yolculuk ise bir diğeri çaydı, abartısız. Lisede alıştığım bu sıcak sıvı ile ilişkim aradan geçen 25 yılda sadece daha çok gelişti, kemikleşti.
Üniversitede okuyan bir gencin başına gelecek en dramatik olaylardan biri aileden biri kaybetmek olsa gerek… Benim için öyle oldu. Babamın ani vefatı sonucu annem yanıma taşındı. Birlikte bir ev açınca, benim de kavuşmak üzere yola çıkacağım ayrıca bir aile evim kalmamış oldu. Hayatımın en az ve de en keyifsiz yolculuklu zamanı da böylece başlamış oldu. Yılda bir-iki kez, bazen bayram bazen de tatil gibi sebeplerle çıktığımız, yine de çok sevdiğim, ama yaşadığım buruk acıyı bana türlü türlü şekilde yeniden hatırlatan, keyiften çok mutsuzluk veren bir hâl aldı yolculuklar. Belki o yüzden çok da hatırlamamalı.
Yola düşmekten yine keyif almak için yolların kesiştiği bir Anadolu şehrine taşınmam gerekiyormuş meğer. Üniversitenin hemen ardından başladığım yüksek lisansı bitirmek üzereyken taşındığım bu şehir bana türlü sebepten yeni yollar açacaktı. Burada, bir üniversitede çalışmaya başlamış, böylece kendime rota olarak akademiyi seçmiş bulunmuştum. Çok bilinçli bir tercih olmasa da kolay benimsediğim bir iş oldu. İyi bir akademisyen bazen görgü bazen de bilgi için gezmeli idi. Ben de öyle yaptım. Şanslı idim. Çalıştığım okul, araştırmacılarını yurtdışına gönderme konusunda cömert bir kurum idi. Nitelikli bir çalışma ürettiğinize ikna olduğunda yılda en az bir iki sefer, masraflarınızı da karşılayarak sizi yurtdışına gönderebilirdi. Yirmilerinin ikinci yarısında bir genç için bulunmaz nimet! Yeniden tek kişilik seyahatlerime geri dönmüştüm. Bu kez rota memleket sınırlarının dışına uzanmış, artık sadece otobüs ya da trenle değil uçakla da gezer hâle gelmiştim. Olabilecek tüm seçenekleri, konferansları, akademik etkinlikleri takip edip, Uzakdoğu’dan Avrupa’nın uç köşelerine kadar pek çok yeri görebilmiştim. Tek başına çıktığım bu yolculuklarda, ikinci ergenliğimin sonlarında kendimi de yeniden inşa ettiğimi fark ediyordum. Kimim, ne severim, hangi temel konuda ne düşünürüm, sorunlarla nasıl başa çıkarım, neye ne derece toleransım var hep bu süreçlerde keşfettiğim özelliklerim gibiydi. Bu sırada, akademik hayatın bir başka gerekliliği olarak doktoraya başlamıştım. Yılda bir iki çıktığım uluslararası seyahatlere ek bu kez ta ortaokul-lise yıllarımda kaldığını sandığım bir rutin hayatıma geri dönmüştü. Neyse ki bu kez günlük değil, haftada bir gerçekleşen bir rutin ile, doktora için kayıt olduğum, o her şeyin merkezi büyük şehre, İstanbul’a gidip gelmeye başlamıştım. Yolculuk için daha kısa ve konforlu olan gece trenini ve kuşetli vagonu tercih ediyordum. Gece 02:30 gibi bindiğim trenden, sabah 07:00 civarı Haydarpaşa’da iniyor ve o meşhur Yeşilçam filmlerinde olduğu gibi merdivenlerden bir süre şehri seyredip, beni okulumun olduğu karşı yakaya götürecek vapuru yakalamaya çalışıyordum. İstanbul benim için hep gelinip gidilesi bir şehirdi, orada yerleşik olmayı hiç istemediğimi hep hatırlıyordum. O zamanlar Haydarpaşa’nın son demlerini yakaladığımın farkında da değildim. Yine de o yolculuktan, o ihtişamlı yolcu salonundan zihnime pek çok anı kazıdığımı bilmek beni bugün bile mutlu ediyor.
Yaklaşık üç buçuk sene devam etti bu yolculuklar. Hayır, doktorayı tabii ki o kadar çabuk bitirmedim. Aksine bu yolculuklardan ben ne kadar keyif de alsam, aslında iki farklı şehirde iş ve okul arasında bölünmüş bir bünyenin doktora gibi ağır bir yükün altından kalkması mümkün değildi. Bir süreliğine buna ara vermek lazımdı. Ben de öyle yaptım. İlk araştırma ve dil öğrenme rotam olan Yunanistan’a bir dönemliğine okumaya gittim. Böylece, Yunanistan’la ufaktan başlamış olan ilişkimize yeni bir seviye atlatmış oldum. Birkaç ay gibi kısa bir süre kalsam da, gerek ada içinde gerekse ta Amerika’ya kadar uzanan bir konferans katılımı nedeniyle belli olmuştu; ben durduğum yerde pek duramıyor, eğer çok durmaya kalkarsam kendimden sıkılıyordum. Göçmenlik genlerim bu kez geri dönüşsüz şekilde aktive olmuştu ve üç ay bile aynı yerde kalmama müsaade etmiyorlardı. Yunanistan’dan başlayan yol, benzer bir süreçle önce İstanbul’a sonra da Amerika’ya uzanmıştı. Bir vakitler saymıştım, o ara, iki yıl içinde yedi kere şehir/ülke/ev değiştirmişim. Her bir taşınma, sahip olduğumu düşündüğüm eşyalarla ilişkimi de gözden geçirmeme neden olmuştu. Bu kadar çok gezecek insanın valizi hafif, evi geçici, kitapları ise mümkünse dijital formatta olmalıydı. Ben de öyle yaptım. Bu çok dolanmalı iki yılın ardından yolum artık doktorayı da bitirmek üzere kalıcı olarak İstanbul’a düştüğünde, bir kez daha rutin seyahatlerden uzak kaldığımı düşündüm. İş ve ev arasındaki kısa araba yolculuklarımı, trafiğe takılmak pahasına boğaz kıyılarına düşürüp yolda olmanın kısa ama özgürleştirici tadını hatırlamaya çalışıyordum. Artık İstanbul’a yerleşmiş miydim? Neden o zaman evime eşya almakta, kitaplarımı depodan çıkarmakta zorlanıyordum? Nedenini doktora bitip, beni bu şehirde tutan iki temel bağdan, iş ve okuldan ayrılınca anladım. Doktora bitsin diye çok beklemiş, heveslenmiş, senelerce de çalışmıştım ama işimin de aynı zamanda son bulması sürpriz oldu. Ama iyi de oldu. Meğer ben yeniden yola koyulacağım zamanı bekliyormuşum. Bulur bulmaz da hiç yerleşemediğim evimi kapatıp soluğu yine yollarda aldım. Şimdilerde yeni adresimde yerleşmek yerine, bazen kendimi içinde buluverdiğim bazen de benim heves ettiğim türlü rotalar üzerinden yine yollardayım. Uçak, tren, araba, türlü vasıta ile seyahat ettiğim bugünlerde, geçmişimin yayıldığı coğrafyalarda, bu yaşımda ve bu başımda, belki de yeniden başladığını düşündüğüm ikinci hayatımda yeni bir tur atar ve kendimi yeniden arar gibiyim. Beni ben yapan yollardan, şehirlerden ve insanlardan tekrar geçerek, oralarda öğrendiklerimi, hissettiklerimi, unuttuklarımı ve bazen unutmak istediklerimi yeniden hatırlamak, sanki hayata yeniden başlamanın aracı, ne zaman duracağını, nerede sonlanacağını bilmemek ürpertici olduğu kadar da heyecan verici imiş.
* Nurettin Kuş, Nejdet Melezoğlu ve Emine Aşkan’a görsel konusundaki yardımlarından dolayı teşekkür ederim.