Yudum Yudum Zehirleniş

Ucu bucağı görülmeyen, tam olarak sayılamaz şekilde aktarılan büyük yalılar; evliliklerinin kamu nezdinde bir hayli mühim bulunduğu, şaşaa içinde yüzen, derebeyi düzenindeki aileler… “Hâlâ mı yalılar?” demiştim, ne banaldi. Fikrimce, içinde bulunduğumuz iktisadi vaziyette mülk sahiplerine para kazandırmak için (yani sipariş üzerine) yalıda geçen bu kadar dizi bir olup televizyona çıkartma yapmıştı. Burada hem “düşman” olarak algılanan hem de paralarına ihtiyaç duyulan kesim seyirciler olsa gerekti, yani halk… Ve insanların imkânları –özellikle de varlığıyla hem alt hem de üst gelir gruplarının canını sıkan orta sınıfın– bir bir ellerinden alındıkça, maddi zenginlikler sanki nispet yapılır gibi daha da göze sokuluyordu. Aslında pek de önem teşkil etmeyen, zamanında toplumsal refahın artışıyla olağan bir yaşamın parçası hâline gelen eylemler birer gösteriş unsuru olarak sunulur hâle gelmişti. Adeta sırf ailesi popüler bir semte yakın oturduğu, ayağında kendini zengin göstermeyi arzulayan üst orta sınıftan “bireylerin” başvurduğu bir markanın esasta vasat ayakkabısı olan, saçlarının renginden bile “ezik” olarak adlandırabildiği sınıf arkadaşlarına zıplayarak nanik yapan, dil çıkaran bir ilkokul çocuğu gibi. Ama o, tabii ki tek başına bu “mertebeye” mazhar olmuyordu; etrafı bu buyurganlığının, görgüsüzlüğünün ve bozgunculuğunun alıcılarıyla doluydu ve farkında olmasalar da onun yol göstericileriydiler. O, küçük yaşta bunu bilinçdışı bir şekilde fark etmişti, tabii büyüdüğü çevrenin etkisiyle (ve dış dünyaya çıktığında etrafına mecruben doluşan) aslında kendi ailesinden pek de farklı olmayan bu topluluğun yaratabildiği gücün farkındaydı. Bu gücü kullanarak, kendince hayal ettiği mertebesine tehdit gördüğü herkesi “ezip” geçiyordu.

Çeşitli yaş gruplarından birkaç kişi oturuyorduk. Televizyonda “sansasyonel”, yeni nesil “ağa” dizilerinden biri oynuyordu. Henüz özetteydi. Oğlan, yanında oturan ve fedaisi olduğu belli olan adama “Bir şeyler paylaştıkları belli” minvalinde bir şeyler söylüyordu. Önceki sahnelerden belli olduğu kadarıyla kastettiği, evlendiği kızın önceden, eski sevgilisiyle beraberken “bekâretini kaybetmiş” olma olasılığıydı. Cinselliği şeytanlaştırdığı gibi, bir şeyler paylaşmayı da cinselliğe indirgiyordu.

Ailesinin zoruyla başka biriyle evlenmek durumunda kalmış sevgilisiyle birlikteliğine devam eden genç kadına ise salonda “Oğlan evlenmiş, artık bırak peşini! Hangi vasıfla hesap soruyorsun?!” nidaları yükseliyordu. Dayanamadım, “Evli olmasıyla ne ilgisi var?” diye sordum. Oğlanın daha önce de sevgilisine işine geldiği gibi davrandığının belli olduğunu anlattım. “Kendisi yaparken hava hoş, başkaları yaptığında ise onlara hesap soruyor” dedim. Sessizlik oldu. Hâlbuki sevgilisi gayet iyi açıklamıştı neden ilişkilerini devam ettirmekten yana olduğunu. Seyirci tarafından mutlak bir suçlu aranıyor, sonunda ise bu kişi hayatını aldatma üzerine kurmuş erkek karakter değil, sevgilisinden korkan ama buna rağmen açık davranmaya çalışan kadın karakter oluyordu. Hatta sadece bu da değil; beraberinde bu kadın pis ve tiksinilesi de bulunuyordu. Bu tutum, anladım ki, içten gelen bir dürtüydü. Öğrenile öğrenile ta dibe kadar işlemiş bir benlik dürtüsü. Buradaki kızgınlık, genç kadının böyle bir ilişkiyi devam ettirerek kendine olan saygısını yitirmemesi, hayatını kurtarması adına olsaydı ne güzel olurdu… Fakat safi aradan çekilmesi yönündeydi. Hatta daha ileri gidilse, dizide gerçekleşen tüm nahoş olayların müsebbibi bile sayılabilirdi; çünkü kolay gelen, zihni rahatlatan buydu.

Birkaç dakika geçti, ana karakter –bu sefer başka bir sahnedeydi– zorla evlendirildiği kızın uyuyuşunu “sevdalı sevdalı” izlerken “Bakma sen, kızı sevmeye başladı” dendi bana. “Sevmek mi?” dedim afallayarak, “Savunulacak, şirin gösterilecek hiçbir yanı yok”. Bana şöyle cevap veriliyordu: “Kızı sevmeye başladığı için bazı şeyler onu rahatsız etmeye başladı.” “Sevgi böyle bir şey değil” diye çıkışarak bir hışımla kalktım oradan. Sevdiğin kişiye suç çıkarmaya yer aramazdın, senden önceki hayatında yaptığı kişisel seçimleri umursamazdın. Ama bu kadarını izah etmeye kalkmadım, kendini bilmezin biri kalkıp “Sen nerden biliyorsun?” diyebilirdi. Sonuçta, bu denizde bizi oradan oraya sürükleyen dalgalar onlara aitti…

Ancak kapıldığım üzüntü yatıştıktan sonra davranışımın acizliğinin farkına varabildim. Bu kadar ciddiye almamın, sinirlenerek yaptığım hareketin çocukça olduğunu hissettim; sadece “hırçın” görünmüştüm. Bu yapımların atalarını teşkil eden 2000’lerin başındaki ağa-töre dizilerini izleyenlere o zamanlar üstten bakanlar bile artık onların giyim kuşam bakımından güncellenmiş versiyonlarını izliyordu ve kabul etmek gerekliydi ki icralar da daha iyiydi. İşin belki de en ayartıcı yanı, artık bu dizilerin sinematografik yönden beklenmeyen bir tatmin de sunuyor oluşuydu. Öyle ki yerli sinemada bu anlayışların izine pek rastlanmıyordu. Geriye kalan kesim ise televizyonda “gerçek gazetecilik” yaptıklarını her fırsatta belirtme ihtiyacı duyan “tarafsız” ancak “muhalif” kanalları program seçmeden izliyordu. İki kesim de kendisini aynı biçimde, sadece farklı gibi görünen içeriklerle uyuşturuyordu. Hâlbuki ikisinin de ucu aynı yere bağlanıyordu… Bir ülkenin beyin ölümünün nasıl gerçekleştiğini ilk defa bu kadar net görmek beni umutsuzluğa ve beraberinde getirdiği kedere sevk etmişti. Kaçtığım mutfakta sandalyelerden birine oturmuş tüm bunları duyumsarken, geriden gelen seste evliliklerinde bir sorun olmadığını kanıtlamak için bazı “tedbirler” alan yengeye teşekkür ediliyor, “Senden korkulur valla!” deniyordu. Evlilik dünyadaki en önemli şey miydi? Yaşamak için elzem miydi? Ve evet, sizden korkulurdu…

Birkaç gün önce bir başka diziye rastlamıştım, bu sefer bizim evin salonunda ve tek başımaydım. Rastladığım sahnede yine büyük bir yalının rıhtımında –sandığım kadarıyla “cemiyet” mensubu– sarışın ve güzel kadın, karşısındaki erkeğe sevdiği kadınla çıkacağı yemekte ona ilaç vererek emeline ulaşmasını öğütlüyordu. Hayretle ekrana bakakalmıştım, aynı zamanda da kadının devam eden monoloğunu duydukça dehşete düşüyordum: “Çok gergin”, “mesafeli”, “biraz rahatlasın” gibi sözlerle karşısındaki erkeği bir insana tecavüz etmeye yüreklendiriyor, aradan “bir engelin” kalkmış olacağını ve böylece “rahat rahat” ilişkilerini yaşamaya devam edeceklerini söylüyordu. Sayılanların birer aklama savı olarak ekrandaki karakterden çok izleyicilere sunulduğunu hissettim. Ve bulunduğumuz dönemde hâlâ dizilerimizde bu “motifler” kullanılıyordu. Birkaç nesil böyle korkutulmuştu. Yetmişlerde ve seksenlerde yaşını başını almış ancak yaşamın içinde bulunamamış kadınlar izledikleri filmlerin etkisiyle kızlarını sıkmış, ardından kız-oğlan ayrımı yapmadan torunlarını bile tembihler olmuşlardı. Daima kötü yola düşülen, namusun elden gittiği veya ırza geçildiği, herkesin birbirine kötü gözle baktığı filmlerde onları ürküntüye düşüren söylem ve olayları, kendilerine sunulmuş sözde “uyarıları” candan sahiplenerek “bedavadan bilgi” olarak değerlendirmiş, gözlerinin açıldığını sanmış, akıllıca bir tedbir aldıklarını düşünmüşlerdi.

Sonra düşünmeden edemedim; bu yapımlarda emeği olan herkesin toplumun zehirlenmesinde birer payı yok muydu? Yarın, aslında içten içe akıllarında tayin ettikleri bir zümreye layık gördükleri tiyatrolarda temsil edecekleri bir oyunun tanıtımını yaparken adeta farkındalık ve bilgelik taslamayacaklar mıydı? Veya yaşanan olumsuz bir kamusal olay sonrası sosyal medyadaki paylaşımlarında erdemli sözler sarf edip neyin doğru neyin yanlış olduğunu adeta kafamıza vurmayacaklar mıydı? O sırada bir toplum yudum yudum kanına karışmış bir zehirle can çekişiyor olmayacak mıydı? Alet olduklarının sorumluluğunu taşımayacaklar mıydı, sonra olup bitenleri nasıl telafi edebileceklerdi? Yoksa stoacı bir tavır takınmaya çalışacak, “Beni ilgilendirmez” ya da “İnsan doğası böyle, karşı çıkmak nafile!” mi diyeceklerdi? İnsan, beynine ne yedirirse o değil miydi? Peki ya bugün, dün ve yarın onları neden ilgilendirmişti?

{fold içindeki imge: İstanbul Boğazı etrafında gerçekleşen bir gemi gezisinden görüntü, kaynak: Istanbul Bosphorus Tours}

aile ilişkileri, dizi, kadın, Nihan Ersoy, norm, televizyon