Vakur Bir Kahraman,
Melul Bir Kötü
Turan Seyfioğlu ile tanışmam Kanun Namına’yla oldu, oynamadığı 1952 yapımı bu filmle. Babamın ısrarları üzerine izlemiştik, bir hayli heyecanlıydı; büyük bir titizlik, özveri ve keyifle bana tek tek filmde geçen her semti, mekânı, ilerisinde gerisinde, bazense eskiden yerinde ne olduğunu anlatıyor, sonunu da mutlaka günümüzden referans alınabilecek bir yapıyla bitiriyordu. Aynı zamanda da Türk sinemasının “asıl jönleri”ni, Ayhan Işık parlamadan bile önceki grubu sayıyordu: Muzaffer Tema (ki bu filmde daha sonralarda üzerine yapışacak kötü bir rolde oynuyordu), Turan Seyfioğlu ve Eşref Kolçak. “Çok tip adamdır…” diyordu döne döne Muzaffer Tema için, “…ama işte boyu biraz kısaydı filan… Amerika’ya gitmişti, herkesten önce…”
“Ayhan Işık gitmiş?” dedim ikinci izleyişimizde, bi’ beş-altı yıl sonra. “O ondan çok sonra…” dedi elini kaldırarak. Bu ikinci izleyişimiz 2019 yılının ocak ayına tekabül ediyor. Zaten sonrasında evdeki diğer siyah-beyaz filmleri taramıştım; bayağıdır içimde tarif edemediğim, açıkçası varlığına da şaşırdığım bir “eski siyah-beyaz Türk filmi koyup izleme” hissi vardı. Evdekilerden iki-üç tanesini izledikten sonra onlardan sıkıldım, daha öncesini istiyordum, yine Kanun Namına’daki gibi aksiyon olsun, gerçek yaşamdan kesitler… Katı ve daimi bir Avrupailik uğruna suyu çıkarılmış replikler, monotonlaşmış konu ve mekânlar yerine insanların ruh dünyasına da değinilsin, o zamanki kültürü yenisiyle eskisiyle göstersin; en çok da “gerçek İstanbul’u” göstersin istiyordum.
Babamın araya adlarını mutlaka sıkıştırdığı bu üç jönün yerine ben Ayhan Işık’ın filmlerini aramaya karar vermiştim, o Türk sinemasının “ilk Amerikanvari” jönüydü; Ediz Hun’un, İzzet Günay’ın “atası”ydı. Günümüzden bakıldığında insan bazen afallıyor, define bulmuş gibi hissediyordu kendini. Yakın zamanda internette Belgin Doruk’un “trajik hayatı” ile “Türk Audrey Hepburn” oluşuna, Işık’la çevirdiği Küçük Hanımefendi filmlerine atıflara ve Sadri Alışık’ın Işık’la olan dostluğuna dair yazılara da rastlamıştım. Bunun üzerine arka arkaya dört Küçük Hanımefendi filmini, ardından da hızımı alamayıp Işık’ın kendisinden daha genç “artistlerle” çevirdiği birkaç filmini izledim. Fark ettim ki konuların sünüşü ve tekdüzeleşmesi, her şeyin bir kostüm balosundan ibaret hâle gelmesi 1960’ların ortalarında gerçekleşiyordu. Ve ben artık Ayhan Işık’ın şoför olabileceğine, Beylerbeyili gençler tarafından topluca dövüleceğine inanmıyordum.
Bu süreçte çoğunlukla kötü adam olarak karşıma o üçlüden biri, Muzaffer Tema çıkmıştı. Bana 50’ler lazımdı, bunun üzerine Tema’ya yöneldim. Önce ilk Hıçkırık’ı izledim, Nedret Güvenç’li. Ardından Muzaffer Tema’nın yine Gülistan Güzey’le bu sefer 1954 yılında çevirdiği Kadın Severse filmini buldum. Kanun Namına’da izlemiş olsam da Güzey bu filmde ilgimi çekti ve neden daha fazla bilinmediğini sordum kendime. Çoğu izleyici onu ancak 60’ların sonlarındaki, 70’lerdeki dul hala, öksüz kızı büyüten dadı olarak anımsayabilirdi.
Peki, ya Turan Seyfioğlu… Eşref Kolçak’ı az çok biliyordum, renkli filmlerde ve birkaç dizide görmüştüm; Harun Kolçak’ın babası olduğu öğrendiğim son şeydi.
Aslında her şey o üç yıl önceki Kanun Namına’dan sonra dönemin filmlerini araştırarak konusu ilgimi çekenlerin listesini çıkarmama dayanıyordu. Ayhan Işık ve Belgin Doruk’un olabildiğince erken çekilmiş filmlerini izlemek istiyordum. Evdeki eski film sohbetlerinden öğrendiğim kadarıyla sinemamızın ilk kadın yıldızı Muhterem Nur’du, ondan sonra Belgin Doruk geliyordu.
Listede tarihi mizansenlerin haricinde olabildiğince erken olan, konusu da ilgimi çeken 1953 yapımı bir film vardı: Öldüren Şehir. İsmi de beni cezbetmişti, nedendir bilinmez, eski bir film için kulağa oldukça “havalı”, “modern” geliyordu. Hâlbuki “modern” aslında o dönemlerde moderndi. Hem, tam da bir polisiye adı değil mi? Birini daha çok beğenmekle beraber her iki afişini de fiyakalı bulmuştum… Fakat ortada bir sorun vardı, film ortada yoktu: Çıkan bir yangında yok olduğu, günümüze ulaşmadığı yazıyordu. Bu üç yıl içerisinde bilgi sayfalarına defalarca bakmıştım ama ancak bu yıl, bu sefer künyesinde adına aşina olduğum isimlerin yanında biri daha gözüme çarptı: Turan Seyfioğlu… Fark etmem üç yılımı almıştı. Ya da belki de fark edecek olgunluğa ulaşmam, bunu anlatmak zor. Hemen ismini arattırdım, az site çıktı. Hiçbirini açmadan bir de görsellere bakmak istedim, sadece birkaç fotoğrafı çıktı fakat hiç beklemediğim bir durumla karşılaştım: Bu görsellerin azımsanmayacak bir kısmı “.gif” uzantılı hareketli görsellerdi. Birileri Turan Seyfioğlu’nun filmlerinden uğraşmış, kesitler çıkarmıştı. Bu paylaşım tarzı bizim sosyal medyamızda son birkaç yıldır popüler hâle gelmiş olsa da filmler için hâlen fazlaca görülmeyen bir şeydi. Dikkat çekici olan, hakkında arama motorunda bu kadar az sonuca ulaştığım biri için yapılmış olmalarıydı, GIF yaratmak kolay değildi.
kaynak: IMDb
Önce ilk sıradaki sepya fotoğrafa tıkladım. Yan yana dizili beş üstsüz adam. Ortadaki Ayhan Işık’tı, sol uçtaki ise tanımanın zor olmadığı Kenan Pars. Altta fotoğrafın ne tesadüf ki 1953’teki Öldüren Şehir setinde, Kemal Film’in Tepebaşı’ndaki platosunda çekildiği yazıyordu. Bu film aynı zamanda Kenan Pars’ın sinemaya ilk adımını attığı filmmiş.
1953 yapımı Öldüren Şehir filminin setinde çekilmiş bir fotoğraf
Fotoğraftakilerden hangisi Turan Seyfioğlu olabilir diye tekrar baktım. Herhalde Ayhan Işık’ın solunda, aralarında en iddiasız duran ama aslında zamanın atletik normlarına uygun vücuduyla diğerlerinin “pehlivanvari” görünümlerinin yanında fiziği en yerinde sayılabilecek, çabasızca tek rahat görünen ve gülüşü de en içten olandı. Bir başka fotoğrafı açtım, yine sepya olan ve yine Öldüren Şehir’in çekimlerinden olduğu anlaşılan bu karede ise ortada komiklik yapan küçük yaştaki Belgin Doruk duruyor, onun bir kolunu Ayhan Işık, diğer kolunu da Turan Seyfioğlu tutuyordu. İnsanın gözü bu fotoğrafta hemen çene hattı belirgin, hafif mahcup gülüşlü fakat muzip bakışlı, sakin görünümlü uzun boylu adama, Turan Seyfioğlu’na gidiyordu. Gerçekten de “tip” adamdı. Sonra bir portre fotoğrafına bastım; burada bıyıklıydı, bakışları güçlüydü, fon siyahtı. Giydiği ceket ince çizgili koyu renk bir ceketti, Hollywood yıldızlarını andırıyordu. Hayatı hakkında bilgi edinmek için geri döndüm, Fransız lejyonundan Caddebostan Plajı’nda güneşlenmesine kadar başta çok az şey öğrendim. Genellikle birkaç satırda hayat hikâyesi bitiyordu, ama hepsinin ortak bir yönü vardı: Hepsinde kırk yaşında, hastalığından dolayı tedavi olmaya gittiği Londra’da öldüğü yazıyordu ama hiçbirinde hastalığının ne olduğuna değinilmiyordu…
Tesadüfen, daha uzun yazılmış bir yazıya denk geldim: İçine kapanık, edebiyata düşkünmüş ama bir yandan da, denilene göre, kavgaları meşhurmuş. Belki de bu nedenle herkesin onu “tanıdığı” yerden hep kaçıp gitmek istemiş ve başarmış da, ancak hem babasının görevi nedeniyle Ankara’ya taşındıklarında, hem de 1930’ların sonunda Ankara Maarif Koleji’ni bırakıp İstanbul’a döndükten bir müddet sonra kendi girişimiyle Erzurum’a kayak öğretmenliği yapmaya gittiğinde (kayakta ve yüzmede başarıları varmış) bir süre sonra İstanbul’a özlem duymaya başlamış olmalı ki geri dönmüş. Daha da ilginci, Türkiye’de insanlar aynı Amerika Birleşik Devletleri’ndeki gibi İkinci Dünya Savaşı’nı sinemalardan izlerken, o savaşı bizzat yaşayan birkaç Türkten biriymiş. 1941’de Londra’ya ateşe olarak atanan ama o dönem Londra tehlikeli bir yer olduğundan onu geride bırakan babasının peşinden gitmek uğruna hâlâ Fransa’nın kontrolündeki Suriye’ye geçmiş, bir şekilde İngiltere’ye deniz yoluyla ulaşabileceğini düşünürken Türk olduğu fark edildiğinde ajan olabileceği şüphesiyle Fransızların eline düşmüş. Hapiste ona tek çıkış yolu olarak lejyona katılıp Fransa adına savaşması gösterilmiş.1
Yazılana göre Rommel’in ordusuyla bizzat çarpışan Turan Seyfioğlu, 1943’ün ikinci yarısında mübadeleyle İstanbul’a geri dönmüş. O esnada henüz yirmi iki yaşında olan Seyfioğlu’nun bu yaşadıklarından sonra tam olarak ne yaptığı meçhul. “Bir tesadüf eseri” filmlerde rol almaya başlamış. Bu tesadüfün ne olduğunu ancak internetin derinliklerinde kalmış ve üç sayfası yüklenmiş eski bir röportajda bulabildim: Arkadaşları Atlas Film’in Aydın Arakon’un rejisörlüğünde çekeceği İstanbul’un Fethi filmine jön arayışı için açtığı yarışmadan haberdar oluyor, Seyfioğlu da onların ısrarlarının sonunda bir macera olsun diye ikna olup başvuruyor.2 Sinemaya uygun çehresi ve atletik yapısıyla dikkat çeken Seyfioğlu role uygun bulunuyor ve filmin başarısının ardından tarihi aventürler için başrol teklifleri gelmeye başlıyor. Üçüncü filmi Kızıltuğ-Cengiz Han’ın çekimleri için Uludağ’da bulunurken boş vakitlerinde bröveli olarak kayak eğitmenliği yaptığı sırada İngiliz bir kadınla tanışıyor ve aynı yıl evleniyorlar.3
Seyfioğlu’nun 1951’de İstanbul’un Fethi filmindeki Ulubatlı Hasan rolüyle Sinema Sanatçıları Derneği tarafından En İyi Artist ödülüne layık görüldüğü yazıyor her yerde. Türk sinemasının yıl yıl ele alındığı ve bir kaynaktan alıntılandığı belli olan bir internet forumunda ise Ulubatlı Hasan rolüyle değil, 1953 yılındaki Katil4 filminde canlandırdığı Muzaffer karakteriyle En İyi Erkek Oyuncu seçildiği yazıyor.5 Bu bana daha makul göründü; İstanbul’un Fethi’ni izlediğinizde görüyorsunuz ki Ulubatlı Hasan filmde fazla süreye sahip bir karakter olsa da geri planda kalan bir rol. Öte yandan, cemiyetin düzenlediği Türk Film Festivali kapsamındaki ödül törenlerinin ikincisinin 1954 yılında gerçekleştiğini, rastladığım aynı tarihli bir dergi sayfasından öğrendim.6
Görsellere geri döndüm, aşağılarda Neriman Köksal’la bir sahnelerinin GIF’i vardı, ona tıkladım. Tahmin ettiğim gibi çıktı; Turan Seyfioğlu ellerini Köksal’ın başının iki yanına yerleştirmişti, onu kendine doğru çekip öptüğünde ise parmak uçları kibarca Köksal’ın saç diplerine dalıyor, en sonunda da baş parmağı şakağındaki bir tutam saçı geriye doğru okşuyordu. Gördüğüm en abartısız ama en dokunaklı, zorlama görünmeyen öpüşme sahnelerinden biriydi. Köksal da ayrılırken bu öpücükle sanki tekrar hayata dönüyordu. Seyfioğlu’nda kendine paye çıkarma, böbürlenme emaresi yoktu, tabii o esnada geçen konuşmayı duyamıyordum. Çok geçmeden ortaya çıktı ki bu sahnenin geçtiği film Cingöz Recai’ymiş ve meğerse uyarlamaların (Beyaz Cehennem ismiyle) ilkiymiş. Açıkçası hiçbirini izlememiştim, belki Ayhan Işık’ın oynadığına küçüklüğümde, tam bir televizyon çocuğuyken ve kanallar tüm gün renkli Yeşilçam filmleri verirken rastgelmişimdir…
1954 yapımı Cingöz Recai: Beyaz Cehennem filminin afişlerinden biri, kaynak: IMDb
Hemen arattım. Evet, işte Turan Seyfioğlu vardı, ince bıyıklarıyla arz-ı endam ediyordu. Evet, işte saçlarının tonunu yeni açtırmış ve alışkın olduğumuzdan daha zayıf bir Neriman Köksal da vardı. Kadrodaki diğer isimler Avni Dilligil, Pola Morelli ve Nubar Terziyan’dı; filmi çeken Metin Erksan’dı. Yüklenmiş kesitler var mı diye çeşitli mecraları taradığımda tam anlamıyla fikir veren bir videoya rastlayamadım: Pola Morelli’nin dans sekansı, gece kulübündeki tango gösterisi ve Cingöz’ün asistanıyla beraber komiserin yalısına yanaştığı sahne vardı. Yine de o son videodan Seyfioğlu’nun ne kadar sıra dışı ve şeytan tüyü taşıyan bir karaktere hayat verdiğini anlayabilmiştim. Ancak filmi hiçbir yerde bulamadım, MUBI’de sayfası vardı fakat şu an gösterimde olmadığı yazıyordu.
Film izlemeyi istemek değişik bir olgu, üç yıldır ara ara bunu düşünüyorum. İnsanlar neden bu kurguları büyük bir şevkle izlemek istedi, neden peşlerinden koştu ve sonra itibar etti? Onların dertlerini anlattığı için mi, yoksa hayatlarındaki fark etmedikleri şeyleri görmelerini sağladığı için mi? Yoksa daha önce varlığından haberdar olmadıkları ışıltılı ancak ulaşılmaz gözüken ve aslında pek de gerçekçi olmayan yaşamlara duyulan özlem mi? Her daim öykünülen; nostalji duyularak, ah çekilerek anılan, hatta günümüzde aranan o zamanki yaşam bu kadar mı kaçılası, aslında kitlelerce içinden çıkılmak istenilen bir hayattı? Nasıl oldu da –her ne kadar kökeni yüzyıllardır var olan tiyatro, orta oyunu ve varyetelere dayansa da– bu kadar yeni bir eylem bu denli benimsendi, yaşamımızın köklerine kadar indi, vazgeçilmez bir ritüele dönüştü ve artık denebilir ki yaşamın tutucu düzeninin bir parçası oldu? Belki de insanlar olarak içimizde taşıdığımız merakı çoğunlukla yanlış yöne kanalize ettiğimizden, başkalarının hayatını izlemekten, didiklemekten ezelden beri keyif aldığımızdandır; bu sayede kendi hükmümüzün geçmediği hayatlarımızdan sıyrılmanın bir yolunu buluyoruzdur. Hayal etmekten alıkoyulmuş insanlar çoğunluktayken ve “kendimizi gerçekleştirmekten” artık kaçarken şartlara katlanmaya devam edebilmenin bir yolu… Ancak kesin olan bir şey var ki zamanla türeyen “Bir film koyarız…”, “Filme gideriz…”, “Film gecesi yaparız!” gibi kalıplar artık karşı çıkıldığı takdirde olumsuz tepkiler toplamaya neden olabilecek bir “geleneği” irdeliyor.
Belki de ben günümüzdeki filmlerle pek bir bağ kuramıyorumdur: Her şey “sanat”, “çarpıcılık”, “rahatsız etme”, aşırı “gerçekçilik” uğruna çığırından çıkmıştır? Belki insanların artık tekrar biraz umuda ihtiyacı vardır? Kendi derinde var olmanın, elindekilerin değerini bilmenin mutluluk olduğu ve kişinin hayattaki başarılarının kendi geçmişinden bağımsız olmayacağı unutulmuştur?
Türk sinemasının aslında kendi kimliğini oluşturabilme imkânı taşıyan bir yönü varmış siyah-beyaz devirde: ABD’deki gibi insanları çokça abartılı, erişilemez “yüksek” hayatlara özendirmek yerine mükemmel olmayan, çirkinlikleri “yeni dalga” Avrupa sinemasındaki kadar olmasa da elverdiğince örtülmeyen gerçek hayat hikâyelerini konu ediyormuş. İnsanlar izledikleri yıldız kim olursa olsun olaylarla bağ kurabiliyor, yaşananları anlayabiliyormuş. Bu anlayış 1960’ların ortalarında bozulmaya başlıyor, 70’lerin sonlarına doğru ise istisnalar hariç adeta siliniyor. Karşıt olarak beliren kalıpların günümüze kadar garantici bir yaklaşımla devam etmesi ve hâlen de yer yer sürmesi nedeniyle denebilir ki belki de günümüzde film veya dizi izlememek “ilerici” bir hareket sayılabilir.
Turan Seyfioğlu’na geri dönersek, Cingöz Recai’yi bir türlü bulamadığım için diğer filmlerine bakmaya başladım. Sezer Sezin ismi üzerine elim Meyhanecinin Kızı’na gitti. Film 1958 yapımı, ilgimi çeken aralığın nispeten sonlarındandı. Sezin çok hoşuma giden, “sahneyi dolduran” bir oyuncuydu. Filmi izlerken fark ettim ki başta, arama motorunun görsellerinde çıkan birkaç GIF bu filmden alıntılardı. Çok sonraları, filmi izleyenlerden birinin internette Seyfioğlu hakkındaki yorumuna denk geldim; onun derbeder, düşmüş hâlinin insanın içine işlediğini yazmıştı. Haksız değildi ve belki de o sırada Seyfioğlu hâlihazırda hastaydı. Sezer Sezin’le yapılmış bir röportajı okuduğumda bu varsayımımın doğru olduğunu öğrendim.7 O titrek, melul, bir umuda tutunan bakışları, yatkın olduğunu artık anladığım kambur duruşu daha da kendini belli ediyordu; boynu adeta ceketinin yakalarının arasında yok olmuş gibi duruyordu ya da Seyfioğlu kendini oynadığı rol gereği bu hâle sokacak, nasıl göründüğü hakkında endişelenmeyecek kadar umursamaz fakat aynı zamanda da nasıl görünmemesi gerektiğini umursayacak kadar saygı duyulası bir jöndü. Diğer durağım Yetimler Ahı-Kanlı Kırbaç’tı. 1956 yapımı bu filmde insanların çoğunun bugün “Müslüm Gürses’in eşi” olarak tanıdığı Muhterem Nur’la oynuyordu. Her ne kadar “köylü kızı” rolünde inandırıcı bulmamış olsam da sonraki on yılda aynı rollerde oynayan yeni “jöndamların” aksine beden diliyle “köylü”, aciz, düşkün görünmekten çekinmeyen bir icra ortaya koyuyordu. Seyfioğlu ise taşralı yiğit pehlivan rolünde hiç sırıtmıyordu. Başına buyruk, biraz masum, biraz mazlum, biraz çekingen, çokça aklı karışmış, hayatının kontrolü elinden kayıp giden, ailesinin ve çevresinin baskılarıyla yaşamının geri kalanını yakmak durumunda kalırken gitgide karanlığa hapsolan, “yaşı kemale ermiş” genç bir erkeği çok iyi oynuyordu. Belki de bunun bir benzerini kendisi de bizzat hayatında yaşamıştı. Aksi takdirde bir insan boş bakarken gözlerinin içi nasıl bu kadar titreyebilirdi?
Yetimler Ahı-Kanlı Kırbaç filminden
bir kare
İzlediğim bir sonraki filmi Bulgar Sadık oldu. Bu filmde başlıca dikkatimi çeken, aynı anda iki karaktere hayat verirken –her ne kadar senaryo gereği benzer koşullar itibarıyla biri diğerinden beslense de– “seçkin” Bulgar komitacı Boris rolünde Seyfioğlu’nun adeta kendini buluyor, sanki içinde dizginlediği bir şeylerin serbest kalmasına izin veriyor oluşuydu. Bunu Katil, ardından da Berduş filmlerini izlerken daha iyi gördüm. Basiretsiz, sünepe roller ise ona yakışmıyordu.
Bulgar Sadık filminde Sadık ile Boris’in yüzleşme sahnesinden kareler
Aynı zamanda, altlarda iyi bir güldürü yeteneğinin yatıyor olabileceğini anladım Bulgar Sadık’ın bir sahnesinde; yaveri gördüğü bir çocuğa şirinlik yaptığında ona attığı “Ne yapıyorsun sen?” bakışı oldukça komikti, tabii bunda sahneyi karşılıklı oynadığı Eşref Vural’ın da payı var. Fakat aynı havayı eğlence sektörünün arka planına göz atmamızı sağlayan nadir yapımlardan biri olduğunu keşfettiğim Çalsın Sazlar, Oynasın Kızlar adlı “matrak” filmde Neriman Köksal’ın gazinoda düzenlenen güzellik yarışmasında birinci seçilmesi üzerine jüriyi oluşturan yıldızlardan biri olarak alkışlamayı bırakıp birden ıslık çalmaya başlaması ve nüktedan ama “naif” bir tını taşıyan, tehditkârdan ziyade içinde bulundukları durumu tiye alan ve o esnada nasıl oluyorsa sevimli görünmeyi başaran gösterişsiz diretişinde de sezmiştim. Bir yanında Pola Morelli, diğer yanında Gülistan Güzey, diğer uçta Belgin Doruk varken Şevki Artun ile Ayhan Işık’ın cakasını fena bozuyordu.
Katil’e gelecek olursak, 1953 yılında Osman F. Seden’in Lütfi Akad’la yarattığı, başrolündeki Ayhan Işık’ın “aventürler yıldızı” olarak sunulduğu bir dizi gerilim/aksiyon filminden biriydi. Kadrosu bilindik isimlerle dolu olmakla beraber Turan Seyfioğlu’nun suç ortağı ve sevgilisi rolünde yine Neriman Köksal vardı. Bu filmlerin çoğunda Işık’ın karşısına anti-kahraman olarak Kenan Pars, Muzaffer Tema ve azımsanmayacak kez de Turan Seyfioğlu koyuluyordu. Aralarında daima bir rekabet oluyor, haksız, büsbütün kötü olan taraf daima onlar oluyordu. Işık ise bu esnada görevli devlet memurlarına kastetse de, civardakilerin “istemeyerek” de olsa mallarına zayiat verse de sonunda “büsbütün kötülerin” hakkından gelen “büsbütün iyi” oluyordu. Ama insanın niyetinin iyi olması verdiği zararı değiştirir miydi? Dünya Ayhan Işık’tan, onun derbeder, kötü yola düşürülmüş eşi Gülistan Güzey’den, öksüz zavallı yavrusundan ibaret değildi ki… Motorunu çaldığı veya tezgâhını devirdiği adamın da evine gittiğinde bakmakla yükümlü olduğu birileri vardı.
Katil filmindeki kriminal çift arasındaki cinsel çekim göze çarpıcıydı. Cesur fakat melul bir kötü, “bir kadına nasıl dokunulması gerektiğini bilen” bir sevgiliydi Seyfioğlu. Köksal’la aralarında geçen yaklaşık altı yedi öpüşme sahnesi vardı, yaşadıkları “münasebet”in gayet “yetişkin” bir ilişki olduğu saklanmıyordu, doğrusu da buydu. Ancak, şehvetli olduğu kadar da romantik öpüşmenin varyasyonlarının sergilendiği bu sahnelerde yer yer belgesel sınırlarından teğet geçiliyordu, aynı kaçış/aksiyon sahnelerinde olduğu gibi. Daha ilginci, Türkiye’de Amerikan hayat tarzına öykünülen döneme ait olan bu filmin çekildiği 1953 senesinde ABD’de bu kadar fazla “sevişme” sahnesi bulunduran filmler oradaki sansür yasaları gereğince çekilemiyordu.
Turan Seyfioğlu Neriman Köksal’la
Katil filminde
Üç yıl önce Kanun Namına’yı izlerken kandırılmış “masum” ve “mağdur” başkahraman ile eşinin tarafındayken şimdi ise kendimi iyinin adalet arayışının bilindik monotonluğunun yanında kötü tarafın yaptıklarının altında yatan gerçek nedenleri merak ederken buluyordum. Çünkü hak arayışı değişmiyordu ama kötülüğün sonsuz çeşidi vardı.
Sonunda Turan Seyfioğlu’nun bulabildiğim birkaç filmini üç dört gün içerisinde izlemiş, diğerlerine de en azından göz gezdirmiştim ancak bu filmlerden en çarpıcısı son izlediğim Berduş filmiydi. Zeki Müren’in üç kâğıtçı, gaddar, hırsız olduğu kadar her işi de gören zorba abisi rolünde en parlak performansını sergiliyordu. Gözlerinde ayrı bir pırıltı, poz kesişinde ayrı bir hava vardı; sanki hayata yeniden geliyordu. İnsan, Turan Seyfioğlu’nun öyle biri olabileceğine değil, gerçekten de öyle biri olduğuna inanabilirdi. Müren de canlandırdığı karaktere cuk oturuyordu, filmde gösterilen meyhane ve aile ortamında onun böyle şeyler yaşaması tutarlı görünüyordu, neticede rolleri Zeki Müren’e göre yazılıyordu.
Turan Seyfioğlu hem suçluydu hem güçlü. Suçluydu, çünkü belki de kendine daha iyi baksa ondan, onun gelecekteki filmlerinden mahrum kalmazdık. Kendini bu kadar sevdirdikten, insan kendini ona bu kadar kaptırdıktan sonra aniden sona varmak koyuyordu; hem hüzünlendiriyor, hem de kösteklenmiş hissettiriyordu, hafiften uğranan hayal kırıklığının yarattığı garip bir sitemi ve küskünlüğü yaşatıyordu. Tüm bunlardan uzaklaşarak “Bana Turan Seyfioğlu’ndan geriye neler kaldı bu dört günlük serüvende?” diye düşündüm: Ölümünden altmış yıl sonra bile anılan ama toplumumuzdaki çoğu şeyde olduğu gibi hakkındaki bahislerin özelde gerçekleştirildiği bir aktör. Biri sağ çene kemiğinin altında sakalı çıktığında kameraya yansıyabilen, diğeri sol kürek kemiğinin altında iki kesik izi. Biri etrafına halat dolanmış bir çıpa, diğeri ise örümcek ağına benzer olmak üzere iki dövme. Gerektiğinde içinde kıvılcım çakan hüzünlü gözler, sayısız arzu tasviri… Sadece alt düğmesi iliklenen kruvaze ceketler. Yandıkları veya restorasyondan mahrum bırakıldıkları için izleyemediğim diğer filmleri… Ona bakarak bir dönemin yaşayışını sadelikle, olduğu gibi ele alabilme imkânımızın bulunuşu…
Kendini magazin sayfalarına düşürecek bravado’lardan8 muaf tutması, anlatılanlara göre bulunduğu ortamlarda film sohbeti yapılmasının önüne geçecek kadar sinema dünyasından uzak bir hayat sürmek istemesi ve röportaj vermeye de pek yanaşmaması Turan Seyfioğlu’nun günümüzde pek bilinmemesinin nedenleri olabilir. Ya da onu “kendilerinden biri” gibi benimsemiş seyircilerin oluşturduğu sessiz kalabalıklar… Ülkemizde her alanda yaşanan, bilgisizliğe ve akabinde bilgi kirliliğine neden olan yazılı kaynak ve kamuya açık arşiv eksikliğinin de etkisini unutmamak gerek.
1. İlker Mutlu, “Görünmeyen Adamın Peşinde”, 2021. (Erişim: 18 Mayıs 2022)
2. Enis Olcayto, “Turan Seyfioğlu”, Artist Dergisi, Sayı 9 (Temmuz 1960) / “Söyleşi: Turan Seyfioğlu”. (Erişim: 18 Mayıs 2022)
3. İlker Mutlu, “Görünmeyen Adam İstanbul’u Terk Etti”. (Erişim: 18 Mayıs 2022)
4. Filmin açılış jeneriğinde Kaatil olarak geçiyor.
5. “1951-1960 / Türk Sineması Dönemleri”, 2014. (Erişim: 18 Mayıs 2022)
6. “2. Türk Film Festivali”. (Erişim: 18 Mayıs 2022)
7. İlker Mutlu, “Şoför Nebahat Geçti Az Önce Toz Duman…”, 2017. (Erişim: 18 Mayıs 2022)
8. İng. İnsanları etkilemek için takınılan cüretkâr ve gösterişli tavır.