fotoğraf: Gizem Oral
Zehirli Işık Okları

— Korkuyor musun?
— ……….
— Kıyafetlerin harap olmuş.
— ……….
— Kaç gündür yoldasın?
— ………..
— Kaçıyor muydun?
— ……….
— Neden kaçıyordun?
— ……….
— Birileri sana zarar verdi mi?
— ………..
— Buraya nasıl geldin?
— ………..
— Hep susacak mısın?
— ………

Yüzüme yansıyan soluk ışığın altında durmadan sorguladı beni. Ellerini sabırla birleştirmiş tam karşımda oturuyordu. Sorularına cevap bulmaya yakındı. Konuşmuyordum, kamçılıyordum. Zihninde kurmaya çalıştığı bağlantılar masaya süzülüyordu. Kaçıyordum sorduğu kalıplaşmış sorulardan. Özgün değildiler. Kelimelerim bedenim boyunca dönüşüyor, sesimi bulmak için yanıp sönüyordu. Her seferinde dudaklarımın arasında soluyorlardı. Yüz ifademden çaresizliğimi, bakışlarımdan korkumu, yırtılmış kıyafetlerimden hırsımı, ellerimle sandalyeyi tutuşumdan tetikte olduğumu anlamasını istiyordum. Beklentisi yıpratıcıydı. Kelimelerim biriktikçe yaşlanmıştı. Savaşamayacak kadar yorgundular. Koşarken çalılıklar vücutlarını darmadağın etmiş, ayakları çamura teslim olmuş, ay ışığının altında korkunun doruğuna ulaşmışlardı. Polis, huzursuz bir şekilde oturduğu yerde kıpırdandı. Belki de kelimelerimle konuştuğumu anlamıştı. Gözlerini sabırla üzerimde gezdiriyordu. Keskin, şiddetli. Bulanmış gözlerim önümden akan şeride takıldı. Parçaları karışık eklenmişti. Kopup kaybolacaklar. Gözleri hâlâ üzerimde. Üşüyormuşçasına irkildim. Bulanmış gözlerim bazen bu şeridi seyretmekten uzaklaşıyor, camda yansıyan aksimde dolanıyordu. Güçsüz, çelimsiz, zavallı. Kelimelerim bir yanardağ gibi dudaklarımın arasından fışkıracak oldu. Ayağa fırlayıp çıplak camı yerle bir etmemek için ellerimi birbirine kenetledim. Polis, gözlerini karanlıktaki toz bulutu kümelerine yöneltmişti. Tavana asılı olan ışığın gittikçe zayıfladığını fark ettim. Gözlerimin önünde belirmiş şerit nereye kaybolmuştu? Kenetlenmiş ellerimin ıslandığını hissettim. Tırnaklarımın ucundan zemine inen koyu kırmızı damlalar, keskin bir bıçağın darbesine uğramış gibi görünen parçaların üzerinde yol aldı. Bıçak elimde değildi. Lekelenmiş ellerimle parçalardan birini almak için eğildim. Parçalar havalandı, toz bulutu kümelerini alt üst ederek camın üzerine yerleşti. Gözleri hâlâ üzerimde. Hayat bulmaya başlayan parçalar türlü şekillere büründü. Bir anda odadaki karanlık izler silindi, güneş belirmişçesine dalga dalga aydınlandı her yer. Dalgaların arasından büyükannem gülümsüyordu. Gözlerimi kırpıştırdım. Büyükannem gülümsüyordu! Beni bakan, büyüten kadın sonunda gülümsüyordu. Alnındaki kırışıklıkların, örtüsünün altından uzanan beyazlamış saçlarının güzelliğinden heyecanlanmıştım. Kelimelerim aniden saldırıya geçti. “Evlenip yuvana bakacaksın, senin yaşındayken ben üç çocuk doğurmuştum.” “Okulmuş! Başıma kâtip mi olacaksın?” “Erkeksizlik kadının başına beladır.” “Oğlanlarla arkadaşlık edersen bacaklarını kırarım.” “Git üzerine doğru düzgün bir şey giy, bu hâlde el âlemin içine çıkamazsın.” “Oğlan çocuklarına benzemişsin, çıkar şu pantolonu.” “Geç yemek yap, yemek yapmayan kadını hangi erkek ne yapsın!” Dalgaların arasından gülümseyen büyükannem uzaklaşmaya başladı, hırsla fırlattığı son ışık okuyla yok oldu. Gözlerim diğer parçalara odaklandı. Camın en köşesinde büyüyen parçayı gördüğümde hücrelerimin uyuştuğunu hissettim. Adamın donuk, istikrarsız yüzü üzerimde sabitlendi. Kelimelerim uyuşmuş hücrelerime seslendi. “Bu kız çok dik başlı.” (Dili benliğimde) “Şu pardösüyü giy de biraz kıza benze.” (Elleri bedenimde) “Ana, bir an önce bu kızın başını bağla, sonra baş edemeyiz.” (Bakışları bedenimde) “Tak örtüyü başına, saçlarını savurtarak gezip durma.” (Elleri saçlarımda) “Bu kitaplar mı seni zehirliyor?” (Elleri ruhumda) “Etrafında oğlan görürsem, gebertirim.” (Elleri hayatımda) “Abim, kızının kâfir olduğunu görse şuracıkta vururdu.” (Kelimeleri bedenimde)

Polisin derinden gelen sesini anımsadım, masaya kenetlenmiş, debelenerek ağlıyordum. Nefesim denizin dibinde kalmış gibi çırpınıyordu. Gözyaşlarım dolu tanelerine dönüşmüş, masanın yüzeyini aşındırıyordu. Sakinleşemiyordum. Gözlerimin önünden bir diğer parça uçup cama yerleşti. Annem ve babam. El ele tutuşmuş bana doğru yürüyorlardı. Gözyaşlarımı silip ileri atıldım. Tutamadığım son parça ellerimin arasında rengarenk küçülüp pürüzsüz tavana doğru yol aldı. Tırnaklarım avuç içlerimde parçalara benzer izler bırakmıştı. Çıplak cama bakakaldım.

Polis şaşkındı. Kapıya yöneldim. Kelimelerim tekrardan yanıp söndü.

“Kaçtım. Beni yok saydılar, kendilerinin sandılar. Evlendirmek istediler. Geri dönemem. Kendimden başka gidecek bir yerim yok. Şikâyetçiyim o adamdan. Ölümle tehdit etti beni. İncitti. Yaşamak ve korunmak istiyorum. Adalet istiyorum. Ölmek istemiyorum. İnsanım.”

Gizem Oral, kadın, öykü