Sisli Mavi
Parlak ağaçların doldurduğu genişçe alanda, kahverenginin cesaretli tonuyla boyanmış bankta oturuyordu Zeynep. Rüzgâr en vahşi ve en mutlu hâli arasında gidip geliyordu. Rüzgâra itaat eden çimenleri seyrediyordu. Kalın belli bardaktaki çayı soğumuştu. Acıydı. Bir yudum dahi almamıştı. Hissetmişti acılığı. Alacağı yudumda irkileceğinden korkmuştu. Kırmızı çantasından kitabını çıkardı. Kitabın kapağı hafif yırtılmıştı. Yırtığı zarif ve küçük elleriyle düzeltmeye çalıştı. O sırada yanında elinde paslanmış tepsiyle garson belirdi. “Bir çay daha ister misiniz?” diye sordu, “Soğumuştur bu.” Garson kelimelere müsaade etmeden kalın belli bardağı kavrayıp uzaklaştı. Bardak uzun parmaklarının arasında kaybolup gitti. Paslanmış tepsiyle ahenkli yürüyüşüne takıldı gözleri. Çekici, endamlı, marifetli. Yürüyüşünden akan coşku gözlerini sarmaladı. Çimenlere tutuldu gözleri. Yürüyüşü çimenlerde dansın. Çok geçmedi, garsonun yanına alçak boylu bir kadın geldi. Beyazlamış bir tutam saçı sarkıyordu başına bağladığı örtüden. Çatlamış ufak dudakları itinayla hareket ediyordu, sözcükleri hep yaşayacakmış gibi. Eliyle çekelediği ince yeleğinin düğmeleri solmuştu. Yıllanmış eteğinin desenleri durmadan hareket ediyordu. Yüzünün kırışıklıkları yaşından çok öteye geçmişti. Gözbebekleri buğulanmış bakıyordu. Loş, alacalı, sisli. Gözlerinin aydınlığı denizin dibinde dolanıyor gibiydi. Garson durmaksızın gülümsüyordu, hayatın zerrelerinden keyif alırcasına. Alçak boylu kadın ise yorgundu, gözlerini susturamamaktan. Garson, “Nuray Hanım oturun isterseniz” dedi. Nuray, gözleriyle boş bir bank aradı. Zeynep’in gözlerine denk geldiğinde hiç kımıldamadı. “Oturmayacağım” dedi, yorgun sesiyle.
*
Tek bağcıklı pabuçlarıyla oturuyordu, hep yaptığı gibi. Turuncu elbisesinin renkleri soğumuştu. Kırmızı dudakları, uzun kirpikleriyle, kısa sarı örgülü saçlarıyla sadıktı. Güneşin doğuşu kadar sarıydı saçları.
Odanın içerisine yansıyan güneş ışıkları saçlarıyla kavga etmek istercesine sağa sola savrulurdu. Güneş saçlarını kıskanırdı. Odadan elini eteğini çekerken “Yarın daha tutkulu olacak ışığım” derdi. Işıkları yitip gitse keşke. “Işıklarım olmadan toprak can bulamaz ki” derdi Güneş. Sadece toprak değildi can bulamayan, odadaki her bir varlığın canı yitiyordu ışıksız. Çığlıklarla, ağlamalarla, bağırışlarla. Geceleri odanın rutubetli duvarlarında hareket eden kırmızı mavi renkler ışık olmaktan çok uzaktı. Çoğu geceler odanın köşesinden köşesine kıvrılıp karanlık gülücüklerini etrafa saçıyorlardı. Nefeslerini köreltiyor, gözlerini yakıyor, kalplerini kirletiyorlardı.
Kırmızı mavi renklerle tanışmadan önce duvarların içindeki böceklerin oynadığı oyunları duyardı, tek bağcıklı pabuçlarıyla otururken.
Odanın pencerelerindeki sarmaşıkların yeşili daha güçlü gözükürdü. Coşkulu, hevesli, heyecanlı. Melis, Osman, Nuray ve Hasan’ın dudakları tebessümle dolu olurdu. Sarmaşıklar “Kırmızı mavi renkler gelmeden önce tükenmişti tebessümleri” derdi. Dolunayın denizde dolanması kadar güzeldi tebessümleri. Hasan ve Nuray’ın sevgisinin gücünü görmek için Melis ve Osman’ın yüzündeki parıltıya bakmak yeterliydi. Melis ve Osman bahçede çeşitli oyunlar oynar, Osman’ın minibüsünü beklerlerdi.
Yine böyle bir günde, güneş odadan çekildiğinde, Hasan sert adımlarla odaya girdi.
Uzun kirpikleri hafif titredi.
Nuray oturduğu koltukta yanlamasına kıvrıldı. Sesi dümdüz ve yüksekti. Nuray’ın gözleri boyut değiştirdi, büyüdükçe büyüdü. Koltuktaki kollarına ellerini sabitledi, sarstı. Yere vurdu.
Kısa örgülü saçları sallandı.
Gözleri bembeyazdı, sisli. Kudretsiz ayağına yüklendi. Güçsüz gücüyle.
Sarı saçları sallanmaya devam etti.
“Âşık oldum” dedi, “istemiyorum”. Sesi dümdüz ve yüksek. Melis ve Osman’a döndürdü yüzünü, gücünün güçsüzlüğünden yılmış. “Defolup gideceksiniz bu evden” dedi. Melis kirlenmiş kapının eşiğinde yere çömelmiş. Kulaklarını kapamış, başını bacaklarının arasına sıkıştırmıştı. Osman sırtını soğuk duvara yaslamış duruyordu, dimdik. Gözlerinden yayılan sıcaklık duvarları eritecek kadar güçlüydü. “Defolup gideceksiniz yoksa nefes aldırtmam” dedi. “Gidemem” dedi Nuray, sesi boğulmuş; teni morun koyusu. Çaresizliğinin esir aldığı yüzü çocuklarının bakışlarından uzak. Kudretsiz ayağına emir verdi Hasan.
Pabuçlarının bağcıkları titredi.
Nuray’ın gözlerinden süzülen yaşların sesi kudretsiz ayağın oluşturduğu sesi delerek kabuğundan fışkırıyordu. “Yeter” dedi. Tiz, ince bir çığlık.
Pabuçlarından biri çıktı ayağından.
Osman, küçük elini kaldırarak babasına doğru hızlı adımlarla yürüdü. Bir hışımla duvarın kollarında uzanırken buldu kendini. Babasının eli nefesini kısaltırken. Gözlerinden yayılan sıcaklık odanın görüntüsünü yok ederken. “Defolun gidin bu evden” dedi. Nuray bedeninin tüm ağırlığıyla Hasan’a atıldı. Hasan sendeledi, Nuray “Bırak çocuğumu” derken. Hasan, Osman’ın bedenini duvara mühürledi, ardından zemine yıktı. Yıkıcı gözlerini odanın üzerinde gezdirdi, daha fazlasını istercesine. Vazoları ve çiçekleri kavradı, zemin boşmuşçasına zemini doldurdu. Yaralı eli kontrolünü kaybetmiş, vazoları ve çiçekleri darbeler akıntısına mahkûm bırakmıştı. “İstemiyorum” dedi. Ezberletene kadar. Örtülerle bezenmiş dolabı ittirdi olmayan ağırlığıyla. Melis’in acı çığlığı sarmaşıklara dolanıp odanın dışına taştı. Nuray’ın kederli hıçkırıkları sarmaşıklara hayat verirken.
Örgülerindeki tokalar söküldü, düştü.
Kırmızı mavi renklerin duvarlardaki yansıması ve siren sesleri durmak bilmedi.
Bir ayağındaki tek bağcıklı pabucuyla oturuyordu. Elbisesinin rengi sarıya çalmaya başlamıştı. Dudaklarının rengi pembeleşmiş, kirpikleri seyrelmişti. Dağılmış sarı saçlarıyla vefakârdı.
Artık güneşin doğuşu kadar sarı değildi saçları, kirlenmişti. Güneşin ışıkları odaya yol aldığında korkup uzaklaşıyorlardı ondan. Hastaydı, acıyorlardı ona ama merhametin varlığından yoksundular. Komşuların Hasan’a yaptığı gibi. Hasan sarmaşıkların söndüğü odada koltuğunda yatıyordu. Dümdüz. Gözleri tavanın boşluğunda kayboluyor, beyazlaşıyordu. İyi değildi. Bedeni ve sesi eriyordu. Bazı geceler “Nuray” diye sayıklarken gözlerini yarı aralıyor, gözyaşları yanaklarına iniyor, zemine iz bırakıyor, gözlerini kapatıyordu. Bir ara yattığı yerden doğruldu. Masanın üzerindeki telefonuna uzandı. Telefon uzun uzun çaldı. Hattın ucundan “Alo” diyen ses, sessizliğin ortasında düşen bir dolu tanesi gibiydi. “Gel Nuray, sana ihtiyacım var” dedi. Hat kesildi. Hasan telefon elinde kalakaldı koltukta. Kalan son direncini gözyaşlarında ve çığlıklarında harcadı. Uyuyakaldı.
Güneş ışıkları odanın içerisinde kaçışırken kapı ürkütücü bir gıcırdamayla aralandı. Nuray sessiz adımlarla odada ilerledi. Hasan uyuyordu. Lekelenmiş battaniyeyle üzerini örttü. Hasan, “Nuray” diye mırıldanarak çapaklanmış gözlerini araladı. Birden gözleri renk cümbüşü görmüşçesine ışıldadı. Dünyaya yeniden gelmiş gibi derin bir nefes aldı.
Sarı saçları parıldadı.
Nuray, üzüntülü bir gülümsemeyle elini Hasan’ın küçülmüş omzuna koydu. Çorba içirirken, lavaboya götürürken eli hep omzundaydı. Hasan çökmüştü. Vücudu ufalmış, bakışları buğulanmış, hareketleri kısıtlanmıştı. Nuray kendini suçluyordu, daha erken gelmeliydi buraya. Belki iyileştirebilirdi Hasan’ı o zaman. Hasan çoktan bedeninin toprakla karışmasını göze almış gibiydi. Hastaneye gitmemek konusunda diretiyor, doktorun eve gelmesini istemiyordu. Kendini cezalandırıyor, ruhundan ve bedeninden intikam alıyordu. Günler sonra, “Nuray” dedi usulca. “Seni seviyorum, beni affet.” Ufak bir fısıltıyla gözkapakları yarılandı. Nuray koltuğa tutundu, Hasan’ın yanına yere çöktü. Elini tuttu sıkıca. “Keşke eskiden elimi sıkıca tutsaydın, bırakmasaydın” dedi. Gözyaşları ellerini yıkadı. Islanmış parmaklarıyla Hasan’ın yarılanan göz kapaklarını kapadı. Ayağa kalktı, ayaklarını yere vura vura odanın içerisinde yürüdü. Keskin bir öksürüğe tutuldu. Pencereye koştu. Pencerenin kolu sıkışmıştı, tüm gücüyle asıldı kola. Giderek öksürüğü arttı, nefesi kesiliyordu. Hasan’ın eli boynundaymış gibi. Son bir güçle tekrar asıldı pencerenin koluna. Açılan pencereden gelen havayı can havliyle soludu. Gözlerinden akan yaşlar pencerenin önündeki mermere düştükçe yansıması çarpıyordu. “Nefret ediyorum!” diye bağırdı. “Bu eşyalardan, bu evden, bu sokaklardan, bu bahçelerden, bu köyden.” Hıçkırıkları ondan önce odadan çıkmak için çırpındı.
Vitrinin önünde yere düşmüş oyuncak bebeğe takıldı ayağı. Tozlanmış bebeği silkeledi, odadan çıktı.
*
Nuray’ın bakışları Zeynep’in ruhunda ısrarla yer edinmeye çalışıyordu. Zeynep, elindeki kitabın sözcüklerin ağırlaşıp kaçtığını fark etti. Nuray’ın bakışlarındaki kelimeler akıyordu kitaba. Zeynep’in elleri titremeye başladı. Ellerinin titremesi kirpiklerine kadar ulaşmış, vücudu soğumuş, suyun en katı halinde çatırdıyormuş gibiydi. Gözleri kilitlenmişti, vücuduna batan çeşitli boyuttaki sivri parçalar umurunda değildi. Kalp atışı ritmini kaybetmişti. Kitap etine batıyordu. Nuray gözlerini kaçırdığında Zeynep kâbustan uyanır gibi sesli bir nefes aldı.
Nuray, garsona elinde tuttuğu bebeği uzatarak “Melis’in eski bebeği, verebileceğin bir çocuk var mı?” dedi. “Veririm birine” dedi garson. Oyuncak bebeği garsonun eline tutuşturdu Nuray. Vedalaştılar. Nuray, arkasını dönmeden son bir kez baktı Zeynep’e. Ruhundaki ışıltıyı tükettiğinden emin olmak istercesine. Garson, oyuncak bebeği çay tezgâhının üzerine bıraktı. Zeynep oturduğu banktan kalktı. Nuray’ın arkasından ilerledi.
Dağınık sarı saçları kirlenmiş bebek tezgâha asılı kaldı.
