Pippa Ehrlich ve James Reed,
Ahtapottan Öğrendiklerim, 2020,
kaynak: Variety
Ahtapottan Öğrendiklerim

Ahtapottan Öğrendiklerim, bunalımda olan doğa tarihçisi Craig Foster’ın, işlerin ve hayatın akışının ağırlığından uzaklaşmak için suyun altına girmesiyle başlıyor. Filmde karşımıza çıkan ilk sahnelerden biri, 2000’lerde Kalahari’de geçen The Great Dance adlı belgeselin çekimlerinden, San usta iz sürücülerinin1 dünyayı görme biçimlerine dair bir anı. Elinde büyük bir kamerayla çölün ortasında duran etkilenmiş beyaz adam, “Sanki onlar doğanın içinde, ben ise dışındaydım…” diyor. Bu anıyı takip eden üst sesi de yaptığı işin –her ne kadar sevse de– yoğunluğu, hızı ve baskısı altında ezildiğinden bahsediyor.2 Bu şekilde nasıl her gün dalış yapmaya karar verdiğini açıklıyor. Onu bu karara götüren sebepler, bir yandan işinden ayrılıp tekrar kendini hafif hissetme, öte yandan da San iz sürücüleri gibi “yaşamı başka bir biçimde görebilme arzusu” gibi. Başroldeki insan-karakter Craig Foster, Güney Afrika’daki kelp ormanına3 serbest dalış yaptığı bir gün, bir ahtapotla karşılaşıyor. Craig tıpkı Kalahari Çölü’ndeki gibi “bir kırılma anı” olarak tanımlıyor bu karşılaşmayı. Böylece başrolü paylaşan ahtapot karakterinin izinde ve eşliğinde bir film izliyoruz.

Film boyunca bu işin klasik bir doğa belgeseline mi yoksa kelp ormanında çok-türlü bir görsel etnografiye mi daha yakın durduğu konusunda git-geller yaşadım. Ancak bu metne başlayınca bu ikilikten çıkıp, Sea Change projesinin doğa koruma mücadelesi için yapılmış, film formunda bir dayanışma biçimi olduğunu düşünmeye başladım... Ahtapottan Öğrendiklerim, bu farklı yapma etme biçimleri arasında bir geçişkenlik barındırıyor ve her formdan diğerine bir söz söylüyor. Ben de burada hem bu disiplinler arası hâl hem de filmdeki türler arası ilişki üzerine bir tartışma yürütmek istiyorum.

Öncelikle Ahtapottan Öğrendiklerim’e eğer istersek kolayca klasik bir doğa belgeseli diyebiliriz; filmi bu tür bir anlatıya sahip kılacak öğeler belirgin. Bir anda Craig’in “konuşan kafa”sını masaya oturmuş, bize duygusal bir şekilde yaşadıklarını aktarırken görebiliyoruz. Ahtapotla kurduğu ilişki üzerine epey antropomorfik ifadelere başvuruyor. Film boyunca üst ses bize eşlik ediyor. Ahtapotun bir saldırıyla karşılaştığı ve gerilimin yükseldiği anlarda “Ben de yardım etmeyi düşündüm, ama…” diyor Craig, “doğanın işleyişini bozmak istemedim”. Bunun, klasik anlatının duvardaki sineği olmayı seçişinden mi, yoksa doğa koruma alanından gelmesinden mi kaynaklandığı sorusuna tam bir yanıt bulamıyorum.4 Yine de buraya kadar her şey, klasik bir belgesel anlatısının tercih edildiğini işaret eder yönde. Öte yandan kamuoyunda ön plana çıkan, filmin Craig ve ahtapotun ilişkisi üzerine oluşu… Başarılı sinematografisinin ötesinde, bana kalırsa insanları büyüleyen yanı burada yatıyor. Onu gelenekselleştiren diğer öğelerin ötesinde, tanıtım metinlerinde de sıkça vurgu yapılan ilişkisel, dolaşık olma hâli esas dokusunu oluşturuyor. Bu sayede film seyirciyle güçlü bir diyalog kurabiliyor. Bu da bizlere bu yaklaşımın doğa koruma alanı için de belgesel pratiği için de bir hayli önemli ve dönüştürücü olduğunu gösteriyor.

İlişkisel, karmaşık, dolaşık olma hâli şeklinde tanımlamaya gayret ettiğim yaklaşım, esasında sosyal bilimlerde çok-türlü araştırmalar içerisinde ortaya çıkan bir terminolojiye dayanıyor. İklim krizi ve çevresel yıkımlarla birlikte tüm disiplinlerde, ekolojik krizlerin ardında yatanları ve aynı zamanda çözüm yollarını araştırma eğiliminin yükseldiğini söylemek mümkün. Antropoloji disiplininde bu eğilim, insan ötesi çalışmalar, yaşam formları antropolojisi veya çok-türlü etnografi gibi adlandırmalarla ortaya çıkmakta. İçinde bulunduğumuz ekolojik krizin en önemli etkenlerinden birinin, insan ile doğa arasına sınır çeken, bir başka deyişle meşhur kültür ve doğa ikiliğini kuran mevcut anlayış olduğu tartışılıyor. Bu ikiliğe eleştiri getiren çalışmalar, daha önce hayvanlara ve bitkilere insandan doğru veya insan aracılığıyla5 yaklaşan disiplin içerisinde bir dönüşüm yaratarak, farklı yaşam formlarına odaklanmaya başlıyor. Bu ontolojik dönüşle birlikte gelen çok-türlü etnografi, antropolojinin sadece araştırma öznesini değil, öznenin oluşuna dair varsayımlarını değiştiriyor. Bu sayede, insan olmayan türlerin varoluş hâlleri ile içinde yaşadığımız dünyayı inşa etmedeki rolleri ve olası gelecek etkileri üzerine daha çok düşünmeye, bunları anlamaya çalışmaya başlıyor, yeryüzündeki yaşamı ortak bir inşa süreci olarak görebiliyoruz. Bu da insanın merkeze yerleştiği ve insan eliyle şimdiye dek bizi felaket senaryoları dışında bir yere götürmeyen sistem ve anlatıdan uzaklaşmamıza imkân sağlayıp sorumluluklarımızı hatırlamamızın yolunu açıyor. Bu literatürü derinleştirmeden, neden Ahtapottan Öğrendiklerim’in söz konusu tartışmaları anımsattığını dile getirmek istiyorum. Donna Haraway, karmaşık ama etkileyici bir şekilde, yaşadığımız çağın krizlerinin ilişkilenme biçimlerimizle nasıl bağlantılı olduğunu aktarıyor: “Öteki’ne büyük bir merakla yaklaşmak ve aile yapmak”6...

Suyun altına dönersek, Craig ahtapotun nasıl düşündüğüyle ilgilenmeye başlıyor, buna merak duyuyor. Bana kalırsa Ahtapottan Öğrendiklerim’i kelp ormanında çok-türlü bir görsel etnografiye en çok yakınlaştıran sahne, onun ahtapotun balıklarla oyun oynadığını keşfettiği an. Buna birazdan değineceğim. Craig tüpsüz dalış gerçekleştiriyor. Sık sık nefes almak için su yüzeyine çıktığı düşünülürse aslında sürekli kesintiye uğrayan bir “bir aradalık”ları var ahtapot karakteriyle. Ekip olarak verdikleri röportajlarda, su dışındaki tüm vakitlerini de kaydettikleri görüntüleri izlemeye ayırdıklarından bahsediyorlar. Seyirci olarak bizler, Craig sabah suya giriyor ve akşam gün batımında çıkıyormuş gibi izliyoruz. Esasında ekibin ekran karşısında sualtı görüntülerini inceleme safhasını da dahil ettiğimizde, karşımızda sahiden tüm bu prodüksiyon sürecinin başında suyun altına dalıp, kelp ormanındaki canlılarla zaman geçirip, bir hikâye kesiti oluştuğunda sudan çıkan insanların var olduğunu söyleyebiliriz. Burada her iki canlı türü için zorlayıcı yanları olan bir ilişki izliyoruz. Yalnız bir ömür geçiren ahtapot, insan türünün varlığını kabul ediyor görünüyor, insan türü de kendisi için alışılmadık ölçüde soğuk olan suyun altında neredeyse bir sene geçiriyor. Bu süre zarfında ahtapotun dokunuşları ve insanın bakışları aracılığıyla, birbirlerine duydukları merak ve büyülenmişlikle bir çeşit “aile yapma” hikâyesi izliyor gibiyiz; eğer aile yapma eyleminin büyük bir merak, dikkat, ilgi ve emek gerektirdiği varsayımından hareket edersek.

Aile yapma eylemi, içinde yaşadığımız ekolojiye tekrar bakmamıza imkân sağlıyor. Craig ahtapotun yanındayken, onun suda süzülüşünü koca etekli bir teyzenin hızlı yürüyüşüne benzetiyor. Avını yakalamaya uğraşırken veya pijamalı köpekbalığından kaçarken ahtapotun kendisini müttefik edindiğini düşünüyor. En çarpıcı anlardan birinde de ahtapotu oyun oynarken izliyor Craig. Burada David Graeber’ın, başlığını “Eğer eğlenemeyeceksek tüm bunların anlamı ne?”7 diye kabaca çevirebileceğim yazısını hatırlıyorum. Craig karakteri diğer her şeyi kabul edebiliyor, biçimsel bir benzetme, beraber avlanma gibi; fakat ahtapotun oyun oynaması onu hayrete düşürüyor. Graeber metinde her zamanki gibi keyifli bir dille, hayvanlara oyun oynamayı yakıştıramamanın bilim insanlarının suçu olmadığını, herkesin market aktörlerine dönüştüğü bir anlayışta insanlarda da bu gibi eylemleri meşrulaştırmanın güç olduğunu dile getiriyor. Tam olarak böyle bir noktadan filmin bir çeşit farklı bir ekoloji hayal etme denemesi yaptığına inanıyorum.

Böylece, girişte üçüncü bir senaryo olarak dile getirdiğim “bir dayanışma biçimi olarak film” modeline örnek oluşturabilecek bir iş ortaya çıkmış oluyor. Craig ile ahtapot arasında kurulan merak ilişkisi, seyirciyi de kelp ormanlarına merak duymaya, bağlanmaya ve sorumluluk hissine götürüyor. Ahtapottan Öğrendiklerim, bir ahtapotu suyun altındaki bahçesinde ziyaret etmek gibi. Craig suyun altında bir katılımcı gözlemci, ahtapot da bizlere oyun oynayıp eğlenmedikçe hayatın herhangi bir anlamının olmadığını hatırlatan ve suyun altından yukarıya, kelp ormanlarını tehlikeye ve Craig’i bunalıma sokan sistemimize radikal bir eleştiri sunan etkin bir araştırma öznesi. Ahtapotun yaşamını, yaşam alanını izliyor ve “doğa koruma” alanının uzun süredir bize söylediklerini kendi kendimize söylemeye başlıyoruz; böylesine pek çok katmanda yıkıcı bir yaşamın ne anlamı var?

{fold içindeki imge: Pippa Ehrlich ve James Reed, Ahtapottan Öğrendiklerim, 2020, film karesinden detay, kaynak: Women and Hollywood}

1. Güney Afrika, Botsvana, Angola ve Namibya’da yaşayan San halkı. San usta iz sürücüler, av arazileri ve hayvan çiftlikleri sebebiyle yok edilmekte olan iz sürme pratiklerini yaban hayatı koruma örgütlerine öğretiyor.

2. Filmin anlatısında derinine inilmese de burada bir çalışma eleştirisinin var olduğunu düşünüyorum. Betimlediği, bir tükenmişlik sendromu ve yabancılaşma hikâyesi. Çalışmanın “doğal” olduğunu düşündüğü yaşam her ne ise onu o yaşamdan kopardığına dair bir şeyler söylüyor. Yaptığı işi hayatının anlamı olarak belirlediği için de yapamaz hâle geldiğinde kendini ne üzerinden tanımlayacağını bilemediği varoluşsal bir sancı çekiyor.

3. Soğuk sulardaki çeşitli yosun yataklarından oluşan zengin ekosistemler.

4. İzlerken bu bölümler beni epey düşündürdü. Araştırmacı ile araştırma özneleri arasındaki mesafe, araştırmacının oradaki varlığını görünmez kılmayı seçip seçemeyeceği, araştırmacının sorumluluğu gibi antropolojide uzun geçmişi olan konuların insan ötesi araştırmalarda nasıl bir hâl aldığı, alabileceği üzerine sorular belirdi önümde. Öte yandan, Sea Change projesinin araştırma öznesi ahtapot değil okyanus; üç boyutlu, içindeki her canlı ve aralarındaki dengeyle birlikte var olan su kütlesi...

5. Geleneksel antropolojide hayvanlar ve bitkiler ritüellerde, sembollerde, yemek olarak veya tanrı olarak; insanın merkezinde yer aldığı bir ekosistemin çevresel öğeleri olarak karşımıza çıkıyor. Bu yaklaşımın çözgüsü ise kolonyalizm tartışmalarına içkin bir şekilde ilerliyor.

6. Making kin, “akrabalık kurmak” olarak da çevriliyor. Haraway de bir röportajında making kin derken, hem kinship’e, hem kind (tür) ve kind (nazik) ile ses benzerliklerine bir atıf olduğunu dile getiriyor. Röportaj için: “Making Kin: An Interview with Donna Haraway”.

7. David Graeber, “What’s the Point If We Can’t Have Fun?”, The Baffler.

Ahtapottan Öğrendiklerim, antropoloji, belgesel film, doğa, etnografi, film, hayvan, insan, sinema, Yağmur Koçak