Bir Aşk Hikâyesi:
Sevdim Seni
çağrısıyla gerçekleşen
üçüncü havalimanı protestosu,
İstiklal Caddesi, 2014,
kaynak: Kuzey Ormanları Savunması
Yaz, 2014*
I.
“Ben her mevsim o yere üzgün üzgün giderim
O ağacın altını hep ziyaret ederim
Seni elin elimde, yanımda hissederim
O yeri, o günleri ah, anmaz olur muyum hiç?
O güzel yıllar için ah, yanmaz olur muyum hiç?”
Cengiz, sol eliyle, önündeki balon bardaktan bir yudum bira aldıktan sonra, sağ elinde tuttuğu tütünü sarmaya devam etmek isteyince “Al işte!” diye sesini yükseltti; Arap kâğıdı ıslanmıştı.
Gün içerisinde gökyüzünde dolaşan bulutlar akşam daha fazla dayanamamış, kısa süren bir yağmur bırakmıştı. Süslü Saksı Sokak’ın ıslak zemini, kırmızı, yeşil, sarı ve mor yazılı tabelalardan gelen ışıklarla tuhaf bir görüntü sunuyordu.
Şiirci’nin sokağa bakan masalarından birinde Cengiz’le karşılıklı oturan Cebo, fotoğraf makinesinin ekranındaki görüntüleri dikkatli bir şekilde incelerken, arkadaşının bir kez daha yakındığını duyunca başını kaldırdı:
“Ne oldu abi?”
Cengiz, kulağı kafede çalmaya başlayan “O Ağacın Altını Anmaz Olur Muyum Hiç” parçasında, sokağın zeminindeki renk cümbüşünü seyrediyordu. Parçalanmış Arap kâğıdını buruşturup kül tabağına attıktan sonra Cebo’ya baktı:
“Al işte oğlum! Paşa bile anlamış derdimi... Duymuyor musun başlayan şarkıyı?”
Tabakasından yeni bir kâğıt çıkaran Cengiz, Zeki Müren’in sesini ayırt edip gülümseyen Cebo’nun elindeki fotoğraf makinesini işaret etti:
“Nasıl hatun ama? Görüyorsun, yürüyüşte milletten çok onu çektim... Öyle dallar, yeşillikler içinde öyle sakindi ki… Parça da şimdi üzerine geldi yalnız! Ah o çilleri, o Euphemia sakinliği... Ta ki Nil’e kadar! Allah’ın belası Nil… Mısırlı gariban köylünün kâbusu Nil!”
Cebo makineyi masanın üzerine bırakıp Arjantin bardağı eline aldı, “Gerçekten hoş kadınmış. Tam da fotoğrafı çekilecek türden” dedikten sonra birasından bir yudum içti:
“Ama bir şey diyeyim mi, hiç bizim Türklere benzemiyor bu.”
“Ben insan ayırmam Cebo, bilirsin.”
“Ah, tabii tabii.”
“...”
Cengiz “Aman neyse!” deyip makineyi aldı ve akşamüzeri İstiklal Caddesi’nde çektiği fotoğraflara bakmaya başladı. Üç dört fotoğrafa baktıktan sonra “Aslında ben bu kızı, yani bu orman kızını daha önce buralarda, hatta inan kasabada falan gördüğümü de hatırlıyorum... Ama bugün bir başkaydı be!” dedi.
“Hım.”
“Hım ya… O zaman Cebo efendi, şu orman kızına içelim, ne dersin?”
“Bence de içelim abi... Şey, sen bu arada fotoğrafları ve haberini gazeteye yolladın değil mi, rahatız?”
“Seni beklerken yolladım iki dakikada, sorun yok… E peki genel olarak nasıl buldun çektiğim fotoğrafları?”
“Bence iyi abi.”
“…”
“Zeki Müren de ne güzel söylüyor vallahi, rakıya mı otursaydık?”
“Bir dur hele, şu biraları bitirelim önce.”
“Gece uzun diyorsun.”
“Hem onu diyorum hem de aslında ben de o ağacın altını Paşa gibi görüp unutmamak istiyorum diyorum.”
“Ne ağaçmış arkadaş!”
Cengiz ve Cebo, masaya gelip bir isteklerinin olup olmadığını soran esmer erkek garsondan birer bira daha istedi. Cengiz iç çekerek fotoğraf makinesini kapatıp taşıma çantasına koydu ve sonra Mis Sokak’a doğru bakarak “Buralarda, yani Beyoğlu’nda ne zaman vakit geçirsem sanki paralel evrendeki hayatımı yaşıyorum gibime geliyor” dedi. Bu sefer de Cebo sokağın zeminindeki renk cümbüşünü seyrediyordu.
“Nasıl abi?”
“Beyoğlu ve Kadıköy, yani kasaba işte, o kadar farklı ki diyorum... Ne zaman buraya gelsem, bir başka Cengiz’in hayatını yaşıyor gibi oluyorum. Sana da olmuyor mu?”
“Eh abi boşuna mı kasabamıza kasaba diyoruz, buralardan o kadar ayrı ki… Kasaba zaten, köye benzer özellikli yer demek… Kadıköy değil, Kadıköyü Kadıköyü! Al, buradan yak!”
“Şimdi Ahura Mazda var, burası Kadıköy’e göre daha renkli daha heyecanlı ama son kertede vapura ya da sarı dolmuşa binerek Kadıköy’e geri dönebilmek bence büyük garanti, insanın kolunda altın bileziğinin olması gibi bir şey.”
“Öyle tabii, Beyoğlu yaşam vaat ediyor ama katiyen aitlik hissi vermiyor abi... Kervansaray gibi, kaldığın kadar varsın. Bugün varsın, yarın burada olacağını kim tahmin edebilir?”
“Yani… Bazen düşünüyorum da, iyi ki eve çıkmak istediğimizde Yeldeğirmeni’nde çıkmışız, Kadıköy çocuğu olmuşuz, pardon Kadıköyü’nün çocuğu!”
“E yani, buna yüzde yüz katılırım… Gerçi, Kadıköylülüğün baştan aşağıya kötü bir şey olduğunu söylenenler de var ya ama neyse. ”
“Orada bir şans eve çıkmasaydık, Kadıköy’lerde takılmasaydık buralarda, Mis Sokak’ta, çaycılarda, belki de bugünkü gibi eylemlerde takılan biri olurdum herhalde.”
“Ha işte bahsettiğim bizi eleştiren tayfa tam da bu tayfa.”
“Tamam, şimdi mevcut hayatımda bir sıkıntı yok ama insan yine de ihtimalleri düşünüyor, garip.”
“Ya aslına bakarsan böyle ihtimaller artırılabilir tabii.”
“Hadi arttır bakalım!”
“Mesela Naziler de savaşı kazansaydı ne olurdu, düşünebiliyor musun?”
“Değil mi? Ya da İzmir’de kalsaydım abim gibi mi olurdum?”
“…”
“…”
“Cengiz sen Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabını okumuş muydun?”
“Okudum da, pek bir şey hatırlamıyorum… Ama dur dur, Sabrina vardı değil mi? Şapkasıyla.”
“Evet evet.”
“Konuştuğumuz konuyla ne alakası var peki şimdi?”
“O kitapta Kundera aklımda kaldığı kadarıyla şöyle bir şeyler diyordu: İnsan hayatını sadece bir kez yaşar ve doğal olarak kararlarımızın hangilerinin doğru, hangilerinin yanlış olduğunu kestiremeyiz, çünkü biz insan olarak herhangi bir durumda ancak bir tek karar verebiliyoruzdur.”
“Hım.”
“Yani düşünsene abi, insanların ikinci, üçüncü bir yaşamı yok ki çeşitli kararlarını birbirleriyle karşılaştırabilsinler falan da diyordu.”
“Güzel demiş Kundera, helal… Ayağında Kundera, yar gelir dura dur…”
“Dur bir dakika ya! Bir de yine, yalnızca bir tane hayat yaşadığımız için şu anki hayatımızı öncekilerle karşılaştıramayız veya kusurlarımızı gelecekteki hayatlarımızda gideremeyiz diyordu… Reenkarnasyon meselesi olmadığı için tabii de Kundera’nın dediği gibi eh doğal olarak insan olaylar nasıl gelişirse öyle yaşar diye düşünenlerdenim.”
“Reenkarnasyona falan inanmıyorum, yoksa sen inanıyor musun?”
“Konu o değil ama ben de inanmıyorum… Hatta Kundera’nın şu lafını da hiç unutmam: Rolünü ezberlemeden sahneye çıkan bir tiyatro oyuncusu gibiyiz.”
“Bak sen şimdi böyle konuşunca ben de bir şeyler hatırlar gibi oldum. Ben o kitabı İzmir’de bunalımda olduğum, kaçmak istediğim lise yıllarında okumuştum ve şu cümlesini birden çok iyi hatırladım: Yaşadığı yeri terk etmek isteyen insanlar ya da insan mıydı, neyse artık, mutsuz insandır.”
“Bu dediğini de şimdi ben hatırlamıyorum abi ama var diyorsan vardır.”
“Var var.”
“…”
“O zaman başa dönersek Cebo efendi, biz şimdi bence mutsuz insanlar değiliz ya, çünkü Kadıköy özelinde İstanbul’u terk etmek istemiyoruz.”
Bir süre daha muhabbet ettiler. Cebo boşalan bira bardaklarını tazelemesi için garsonla göz göze gelmeye çalışırken, Cengiz masanın üzerindeki taşıma çantasına bakarak iç çekti ve bir kez daha akşamüzeri gördüğü o genç kadını düşünmeye başladı:
“O ağacın altını anmaz olur muyum hiç?”
II.
Cengiz akşamüzeri Taksim metronun yürüyen merdiveninde, sağ tarafta beklerken kendini meydanda buldu. Bulutlu gökyüzüne bakıp bir of çekti. Öğle yemeği sonrası gazetedeki masasında çalışırken, yazı işleri müdürü yanına gelerek omzuna nazikçe dokunmuş ve Kuzey Ormanları Savunması’nın İstiklal Caddesi’nde 18.30’da başlayacak yürüyüşüne katılıp bir haber yapmasını istemişti. Şefinden gelen isteği heyecan duyar gibi yaparak kabul etmişti ama öfkesinden önünde duran Türk kahvesini içememişti: Radikal, bir önceki gazetesi Agos gibi Osmanbey’de yer alsaydı eyvallah da, ama şimdi kim Allah’ın Bağcılar’ından Ahura Mazda’nın Beyoğlu’suna gidecekti ki? Neyse ki yürüyüşe gidip fotoğrafları ve haberi yolladıktan sonra mesaisini erkenden tamamlanmış olacaktı. Bay uyuşuk muhabir Ercan’ı gönderselerdi ne olurdu sanki? Cengiz şehir dışı seçeneği olmadığı müddetçe gazetenin dışına çıkmayı sevmezdi.
Kuzey Ormanları Savunması tam da Başbakan Tayyip Erdoğan’ın temel atma törenine katıldığı gün, üçüncü havalimanın yapımına tepki göstermek amacıyla bir yürüyüş çağrısı yapmıştı; Tünel’de toplanan kitle Fransız Kültür Merkezi’nin önüne kadar yürüyecek ve sonrasında bir basın açıklaması yapacaktı.
Saçlarını ovarak Taksim Meydanı’na çıkan Cengiz, “Bu havaya Joy Division yakışır ama araya da bir Ömür Göksel alırım!” diyerek telefonundan Spotify’ı açtı; Unknown Pleasures albümünü seçti, sıradaki parçaya da “Gel Taksim’e Gel”i ekledi. Kulaklığını takarken yavaş adımlarla İstiklal Caddesi’ne doğru yürümeye başladı.
“I’ve been waiting for a guide to come and take me by the hand
Could these sensations make me feel the pleasures of a normal man?”
Fransız Kültür Merkezi’nin önüne geldiğinde, caddeyi görecek şekilde merdiven duvarına yaslanıp beklemeye başladı. Telefonunu çıkarıp Cebo’ya “Gurbetteysen, yani İstiklal’deysen bir arpa suyu içelim mi? Ben şu an Ian Curtis’le birlikteyim, iki saat falan sonra Mis gibi Sokak’ın başında buluşalım mı?” diye bir mesaj yazdı. Telefonunu cebine koyduktan sonra, gülümseyerek bu sefer fotoğraf makinesini eline aldı, gerekli ayarlamaları yaptı.
“Madem seviyorsun ne saklanıyorsun utanıyor musun
Gizli köşelerde buluşuyoruz kimden korkuyorsun
Gel Taksim’e gel orda buluşalım
Gel Taksim’e gel kol kola olalım”
Ömür Göksel’in parçası çalınca neşeyle kafasını sallamaya başlamıştı ki, Nil’in iki arkadaşıyla birlikte, caddenin uç tarafından gelmekte olduğunu gördü. Harbiyeli Nil yani, harbi o muydu? Evet, maalesef oydu! Panikledi, kaç yıldır görmediği Nil şu an karşılaşmak isteyeceği son kişilerden biriydi. Kendisini görmeden bir şeyler yapmalıydı, arkasını dönüp hızlı adımlarla kültür merkezinden içeri girdi. Hayır, Ömür Abi; Nil de Taksim’e gelivermesin! Müziği kapattı.
Aceleyle içeri girmesinden şüphelenen güvenlik görevlilerini sakin davranışlarıyla rahatlattıktan sonra bahçeye çıktı. Ah, şu an burada bir iki kadeh bir şey yuvarlamak ne de güzel olurdu, belki Mösyö Meursault bile gelirdi. Ağaçlardan yayılan kokuyu içine çekerek etrafına göz atarken, yanından ellerinde dövizlerle geçen iki genç kadının konuşmasını duydu; polis Tünel’den yürüyen kitleyi Galatasaray Lisesi’nin önünde durdurmak üzere hazırlık mı yapıyordu? “Ah oui, ya ne olacağıdı!” diyerek yürüyüşe katılacak olan kadınları geçip kapıya geldi. Kendisinden istenen haberi yapmasa gerçekten şefinin güveni kırılabilirdi. Güvenlik görevlilerini yine şüphelendirdiğini hissedince, özür dileyerek gazeteci olduğunu ve haber için koşturduğunu İngilizce anlattı. Az kalsın ziyaretçi kimliğini geri vermeyi unutuyordu. Merde!
Ian Curtis’le birlikte, nefes nefese kalarak lisenin önüne yaklaştığında TOMA’ları ve çevik kuvvet polislerini fark etti. Sonrasında, yukarıya doğru yürüyen kitlenin sesini duydu. Kulaklığını çantasına koydu, fotoğraf makinesini ve not defterini çıkarıp hazırda tuttu. Öyle ya da böyle yürüyüşe yetişmişti, metrodayken sardığı sigaralarından birini tabakasından çıkarıp yaktı. Klink! Hım, iyi sarılmıştı sigara gerçekten. Çıkırt!
Bir TOMA’nın bitişiğinde, hazırda bekleyen kadın çevik kuvvet polislerini görünce durdu ve ilk fotoğrafını çekti; polisler gerçekten ciddi görünüşleriyle çok çekici görünüyorlardı. Acaba bu kadın robokoplar erkek arkadaşlarıyla, eşleriyle nasıl bir ilişki kuruyordu? Eve iş getirdikleri oluyor muydu? Bu düşünceler içinde deklanşöre bastığında polislerden biri fotoğraflarının çekildiğini fark ederek irkildi, “Ne yaparsınız, basın emekçisiyiz biz de” der gibi gamzelerini ortaya çıkaracak şekilde gülümseyerek adımlarını hızlandırmak zorunda kaldı. Kendisine doğru hareket eden polisin dişiliği geride kalmış, yerine cinsiyetsiz bir şey gelmişti. Merde! Cengiz tekrar gerçek dünyaya döndü, şimdi araya biber gazı falan sokmaya hiç de gerek yoktu.
TOMA’lar ve polisler nedeniyle lisenin önünde daralan yolda, insanlardan müsaadeler isteyerek ilerleyen Cengiz, biraz daha geniş bir alana çıkınca rahatladı. Hazzopulo Pasajı’nın girişinden geçtiğinde kitlenin SALT Beyoğlu’nun önünde beklemekte olduğunu gördü. Tıngır mıngır yürümeye devam etti.
Yürüyüşçülerin en önünde, sepetlerinde Kuzey Ormanları Savunması’nın logosunu taşıyan bisikletliler vardı. Bisikletlilerin hemen arkasında, havalimanı inşaatı sırasında kesilecek olan ağaçlara dikkat çekmek için kahverengi çuvallar giymiş, başlarına sentetik yapraklar takmış ve kollarını dal gibi iki yana açmış genç kadınlar ve erkekler duruyordu. Ağaç görünümlü yürüyüşçülerin gerisinde “3. Havalimanı, Sermayenin Yeni Talanı” yazan büyük pankartı taşıyan milletvekilleri Sezgin Tanrıkulu, Aykut Erdoğdu ve Melda Onur, onların arkasında da 150-200 kişilik esas kitle vardı; bir ağızdan “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam”, “Diren orman, diren İstanbul”, “Kuzey köyleri yalnız değildir”, “Yağmaya, talana, yoksulluğa hayır” gibi sloganlar atılıyor, düdükler üflenip davullar vuruluyordu. Yürüyüşçülerin taşıdığı döviz ve pankartlar, gri rengin hâkim olduğu İstiklal Caddesi’nin bir bölümünü yeşile boyamış gibiydi.
SALT Beyoğlu’na yaklaştığında grubun ortalarında leyleğe benzer bir kıyafet giymiş bir yürüyüşçü ile üç tahta ayaklı bir yürüyüşçüyü de gördü. Sanki bir festivaldeydi. Gördüklerini not defterine yazdıktan sonra uygun bir yer bulup ağzında sigarasıyla fotoğraf çekmeye başladı; “Bu yürüyüş tıpkı Rumların Baklahorani’si gibi… Gerçekten de bu şehirde hiçbir şey kaybolmuyor, sadece şekil değiştiriyor, vay anasını!” diye düşündü.
Çektiği fotoğrafları kontrol ederken arkasından birisinin kendisine dokunduğunu fark etti. Başını kaldırdı, bu Özgün’dü; önünden “Ben gruba doğru iniyorum, sonra görüşürüz abi! Bu arada Cebo’ya da çokça selam!” diyerek hızlı adımlarla geçince, Cengiz de “Tamam tamam!” anlamına gelen bir işaret yaptı. Tam o sırada yürüyüşçülerin SALT Beyoğlu’na bakarak seslerini daha da yükselttiklerini duydu: SALT’ın ikinci katından, sarı zemine siyah harflerle “DOĞAYA İNSANA HAYATA DÜŞMAN RECOP TAZYİK GAZDOĞAN - KUZEY ORMANLARI SAVUNMASI - #3HavalimanınaDiren” yazılı bir pankart sallandırılmıştı. Kendisini tutamayıp gülmeye başlayınca ağzındaki sigara düştü; “Bunlar bu yaratıcılıklarını daha kalıcı şeyler için kullansalar ya!” diye düşünürken fotoğrafladığı pankart, yine asanlar tarafından alkışlar ve sloganlar eşliğinde kısa bir süre sonra kaldırıldı.
Kitle tekrar yürümeye başlayınca, sırtını caddedeki dükkânlardan birinin duvarına yaslamış olan Cengiz de hareketlendi. Bu sefer de, uzaktan birbirine benzeyen ağaç insanları fotoğraflamaya başladı; kollarını açmışlardı, gözleri kapalı bir şekilde, yavaş adımlarla ilerliyorlardı. Fotoğraf çektikçe ağaç insanların arasından birisi dikkatini çekmeye başladı; yüzü hiç de yabancı gelmiyordu. Sarı saçlı, çilli genç kadın gerçekten yürüyen bir ağaç gibiydi; başındaki yapraklarla soylu bir antik Yunan kadını gibi görünüyordu. Yoksa Rum Euphemia mıydı? Kimdi bu kadın, bir insan bu kadar güzel ağaç olur muydu? Acaba performans sanatçısı mıydı? Birkaç genel fotoğraf çektikten sonra ağaç kadını değişik açılardan fotoğraflamaya başladı; “3. havalimanı için böyle ağaçlar kesilecekse kendimi yollara kitlerim ben!”
kaynak: Kuzey Ormanları Savunması
“Oo, kimleri görüyorum… Cengiz Beyler de buradaymış!”
Cengiz düşüncelere dalmış bir şekilde deklanşöre basarken, Nil objektife doğru kafasını eğip baktı. Gözünün tam önünde Nil’in durduğunu gören Cengiz “Ha siktir, sıçtık şimdi!” diye panikledi. Keçinin sevmediği ot hakikaten kadrajında bitiyordu. Makinesini indirip, karşısında duran Nil’e gülümseyerek baktı; ah, keşke fotoğraf makinesi kendi yüzüne yapışsaydı!
Nil, arkasına bakarak, kendisini bekleyen arkadaşlarına “Siz gidin gidin, ben sizi bulurum! Eski sevgilim de...” dedi. Sonrasında dönüp iç çektiği Cengiz de bir yandan gazeteci gülümsemesini yüzünde sabit tutmaya çalışıyor, bir yandan da ilerlemeye başlayan ağaç kadını gözden kaçırmamaya çalışıyordu. Ama Nil’in bir kez daha iç çektiğini duyunca, konuşması gerektiğini fark etti:
“Selam Nil! Nasılsın ya?”
“İyiyim, yani iyiyim... Seni sormalı asıl Cengiz, off Allahım, kaç yıl oldu ya!”
“Kaç yıl oldu, hım… Aslında ben o kadar yıldan sonra Atlas Sineması’nda karşılaşırız sanıyordum.”
“Hiç değişmemişsin, yine Cengizce şakalar şakalar ya! Issız adam değil sanki resmen sızısız adam ya!”
Şakaya sinirle gülen Nil, elini saçlarına götürüp geriye doğru attı. Cengiz’in tekrar uzaklara baktığını fark edince “Nereye bakıyorsun sen ya? Beni mi arıyorsun yoksa?” diye atıldı.
“Bir gazeteci arkadaşla geldim de eyleme, ona bakıyorum, kaybettim herhalde.”
“…”
“Ah, Özgün nerelerdesin sen aslanım ya? Kaybetmesek bari birbirimizi, haberimiz ortak olacak da.”
“Hım, yaz gazeteci yaz durumları yine.”
“Maalesef!”
“E nasılsın, ne yapıyorsun Cengiz?”
“Çalışıyorum işte, şimdi Radikal’deyim. Haber yapmak için geldik. Asıl sen ne yapıyorsun burada?”
“E eyleme geldim, birazdan lisenin önünde basın açıklaması yapmak zorunda kalacağız gibi görünüyor.”
“Kalacağız gibi görünüyor derken?”
“KOS’tayım ben.”
“KOS ne ya?”
“Kuzey Ormanları Savunması, biz kendi aramızda KOS diyoruz.”
“Ha, yani sen şimdi ciddi ciddi eyleme geldin, öyle mi?”
“Evet, öyle. Bunun nesi garip? Neyine şaşırdın?”
“Vay be, değişmişsin Nil.”
“Öyle mi dersin sızısız adam?”
“Aslında ben seni o kadar yıldan sonra Bukowski gibi sokaklarda şarap içerken görürüm diye düşünüyordum.”
“Off, zaman işte... Herhalde bir tek dünyada zamanın kendisi değişmiyor. Doğa bile değişmek zorunda kalıyor; e bak ya, bu şerefsizlerin havalimanı yapmasıyla o da mahvolacak, değişecek!”
“Sizi pek bir politik gördüm.”
“Gezi’den sonra kim değişmedi ki?”
“Ben.”
“…”
“…”
“E ne yapıyorsun eylemden sonra? Bir bira içelim mi, geçmiş günleri yâd ederiz.”
“Ben biber gazı kokteyli derim?”
“Efendim?”
“Ya çok isterdim ama gazeteye yetişmemiz gerek. Özgün’ü de kaybettim, yazık çocuğa ya. Beni arıyordur şimdi.”
“Peki, öyle olsun.”
“…”
“…”
“KOS demek.”
“Evet KOS, ne var?”
“Bak bak sen ya.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Hiçbir şey, hiçbir şey… Neyse.”
“Tipik Cengiz işte, her zamanki gibi yine kaçıyor!”
“Yok yok, valla haber için! Özgün neredesin sen ya, bizim stajyer de o!”
Cengiz, Nil’le tokalaştıktan sonra liseye doğru yürümeye başladı. Nil’le bir daha denk gelmemek için eylemi terk etmesi gerekiyordu. Ama ya basın açıklaması? İnsan Kitap’ın önünde Özgün’ü gördü. Kendisi gibi İstanbul İletişim’li olan Özgün’le ara sıra böyle eylemlerde, basın toplantılarında denk gelirlerdi. Cengiz, Özgün’e selam verip ayrılması gerektiğini söyledi, acaba basın açıklamasını kendisine gönderir miydi? Ne demekti.
Polis, kitlenin Fransız Kültür Merkezi’ne yürümesine izin verecek gibi görünmüyordu, etrafın birazdan toza gaza bulanacağı belliydi. Cengiz oflaya poflaya Meşrutiyet Caddesi’nden girip Nevizade’ye çıktı. Acaba ağaç kadını bir daha ne zaman görecekti? Nil tarihte daha önce yaptığı gibi yine taşmıştı ve ekinleri, ağaçları mahvetmişti. Al işte, yürürken kendisini Mısırlı gariban köylüler gibi hissetti. Merde!
III.
Cebo, “E abi, ağaçlı kadın dışında yürüyüşü nasıl buldun? Gezi ruhu devam ediyor desene” diye sordu. Cengiz, daldığı yerden kendisine seslendiğini duyunca Cebo’ya baktı: “Ha, sıradan protesto işte... Marmaray açıldığında da böyle kıyamet koparılmıştı ama şimdi en çok kıyamet koparanlar kullanıyor. Bisikletleriyle hem de!” Cebo gülmeden yapamadı.
“Fakat abi politik konular açılınca aynı babam gibi konuşuyorsun ha!”
“Hadi len oradan!”
“Tabii adam AKP’linin önde gideni.”
“Ben bir şeyli değilim. CP’liyim ben, Cengiz Partisi.”
“Senin farkın burada… Ama Perinçek’in partisi gibisin, neydi? İşçi Partisi! Azdılar ama çoktular...”
“Beni kabul edecek bir kulübe üye olmak istemem.”
“Woody Allen diyorsun?”
“Ama bak ben sana şunu söyleyeyim, Türkiye gibi ne idiği belirsiz bir memlekette politikaya dalarsan alır götürür seni, kendini…”
“Ama abi geçen yıl bu zamanlar, Gezi direnişi çok güzel değil miydi? İnkâr edemezsin bunu, sen de heyecanlanmıştın. Yalan mı şimdi?”
“O kapsül senin başına gelinceye kadar ben de destekledim Gezi’yi, doğrudur.”
Cebo, elini saçlarına götürüp, Gezi protestoları sırasında başını sıyıran gaz kapsülünün acısını ilk günkü gibi hissediyormuşçasına ovuşturdu. Ayla ve Cengiz o gün ne kadar da üzülmüştü… Cengiz tekrar tütün sarmaya başlarken konuşmaya devam etti:
“Ya yalnız yürüyüşte bir şey dikkatimi çekti, onu söylemeden edemeyeceğim.”
“Mesela?”
“Şimdi şu benim kızın da aralarında yer aldığı ağaç insanları gördün, bir de leylek kostümü giymiş bir çocukla, üç tahta ayaklı bir çocuk vardı.”
“Ha, evet. Bayağı hazırlanmış bu Kuzey Orman Savunması’cılar yürüyüşe, o net canım.”
“Aynen, KOS’çular.”
“Efendim?”
“Bir şey değil, boşver… Şimdi Rumların pagan zamanlarından kalma bir yürüyüşleri varmış eskiden, Baklahorani diye, daha önce duymuş muydun hiç?”
“Bakla ney?”
“Horani.”
“Yok, abi ilk defa senden duyuyorum.”
“O zaman bak anlatayım. Rumların…”
“Bizim Rumların mı, Yunanistan’dakilerin mi?”
“Özbeöz yerli malı yahu. İstanbul’a ait bir gelenek... Rum dediğin zaten Anadolulu demek. Ne Yunanı?”
“Pardon abi.”
“Baklahorani, namı diğer Tatavla Karnavalı... Ama bir dakika, bir lavaboya gideyim, dönüşte anlatayım ya. Sıkıştım kaldım!”
Cebo, Cengiz gittikten sonra garsondan birer bira daha istedi. Uzun süredir oturduğu sandalyeden kalktı, biraz hareketlenmek iyi olabilirdi; elini belinde gezdirerek sokağa doğru yürüdü. Mis Sokak’ın sonunda yoğunlaşan kalabalığa bakınca, az önce Cengiz’e söylediklerini düşündü; Kundera’dan yaptığı alıntılar tartışmayı hemen sonlandırmıştı sonlandırmasına da, acaba başka bir Cebo gerçekten mümkün müydü? Şüphesiz bu düşünmesi heyecan verici bir konuydu.
Lise eğitimini babasının istediği gibi başarıyla tamamlasaydı ve İstanbul Üniversitesi’ne değil de, arkadaşları gibi Boğaziçi Üniversitesi’ne, Galatasaray Üniversitesi’ne veya Bilgi Üniversitesi’ne gitseydi nasıl bir Cebo olurdu ya da Cengiz’in dediği gibi Kadıköy’de değil, Avrupa yakasında yaşasaydı? Ayla’yı ya da Cengiz’i tanımasaydı? Başka birinin çocuğu olarak doğsaydı, nasıl olurdu? Peki ya, hakikaten Naziler İkinci Dünya Savaşı’nı kazansaydı ne olurdu ya da Kurt Cobain’ler, van Gogh’lar, Jim Morrisson’lar, Yavuz Çetin’ler intihar ederek ölmeseydi? Albenisi yüksek konulardı ama gerek kendi hayatı için gerek de dünya tarihi için, böyle akıl yürütmelerde başlangıç noktası neresi seçilebilirdi ki? Her olay matruşka gibi iç içe değil miydi?
Geçmişe bakarak bir olayı, kişiyi ya da zaman dilimini, öncesi sonrası yokmuş gibi, cımbızla önemli bir dönüm noktası olarak seçmek nafile bir uğraş olmuyor muydu? Belki mezardayken geride kalan tüm hayatımıza bakarak objektif bir değerlendirme yapılabilirdi ama yaşarken asla… Evet evet, Kundera baştan sonra yine haklıydı; unut gitsin Cebo.
Cebo garsonun biraları getirdiği görünce masasına döndü. Sakince birasını yudumlarken Cengiz de geldi, büyük bir iştahla, tuvalete gitmeden önceki konuyu açtı:
“Bak unutmadım o konuyu. Anlatıyorum, ne diyorduk?”
“Ha, evet seni dinliyorum. Pagan dedin, Yunan değil Rum dedin, İstanbul dedin, bugünkü yürüyüş dedin. Aklım karıştı, unuttum.”
“Şimdi Rumlar Paskalya’ya kırk gün kala bir oruç tutarlar, Büyük Perhiz. Bilir misin?”
“Aa evet evet!”
“Nereden biliyorsun lan?”
“Bizim lisede Yunan olmayan bir Rum arkadaşımız vardı, oradan biliyorum.”
“Hım.”
“Hatırladığım kadarıyla oruçları boyunca et yemiyorlarmış onlar, sadece zeytinyağlı yeniyormuş. Hatta anneannesinin çok güzel fava yaptığını da söylerdi.”
“Bravo bravo, güzel nokta. Ben Baklahorani dedim ya işte, ismi de zaten bakladan geliyor. O oruçta sadece zeytinyağlı yendiği için. Nasıl ama?”
“Hım.”
“İşte İstanbullu Rumlar da Osmanlı dönemi, 1900’lerde falan, bu oruç öncesine denk gelen pazartesi günü pagan şenliklerine benzer bir şeyler yaparlarmış.”
“…”
“Tabii canım ama işte dini bir kisve altında ya da artık pagan olanla Hıristiyan olan iç içe karışmıştır. Ama böyle bir şey var, emin olabilirsin.”
“…”
“Şişt! Nereye bakıyorsun lan Cebo?”
“...”
“Oğlum bir şey anlatıyoruz burada, niye Şener Şen gibi el kol hareketleri yapıyorsun şimdi! Ne oldu, Ayla’yı mı gördün?
“…”
“Yoksa Nil’i mi gördün, söyle oğlum, hadi, o mu geldi yoksa?”
“…”
“Hay sikeceğim şu arkadaki sandalyeyi, o da bir yandan beni sıkıştırıyor!”
“...”
“Oğlum, şimdi niye gülmeye başladın? Bir dakika dur sen, ben şu sandalyeliyi bir önce…”
Cebo, Cengiz’in çektiği fotoğraflarda gördüğü ağaç kadının arkadaşlarıyla birlikte hemen arkalarındaki masaya oturmak üzere olduğunu görünce, Cengiz’e durumu el kol hareketleriyle sessizce anlatmaya çalıştı ama başarılı olamadı. Ağaç kadının oturmak için seçtiği sandalyeye yerleşmeye çalışırken Cengiz’in sandalyesine üç dört kere değdiğini görünce gülmeye başladı; belki de insan gerçekten yaşıyorken hayatta önemli dönüm noktalarıyla sırt sırta olduğunu anlayabilirdi, Kundera bir miktar yanılıyor olamaz mıydı?
Bir şeyler anlatmaya çalışırken Cebo’nun konudan kopmuş gibi garip hareketler yaptığını görerek sinirlenen Cengiz, arkasındaki sandalyenin kendi sandalyesine üst üste çarpmasına da artık daha fazla dayanamadı ve hışımla arkasına döndü:
“Bir dakika dur sen, ben şu sandalyeliyi bir önce… Pardon bakar mısınız? Ama rahatsız ediyorsunuz.”
Kendisine seslendiğini duyan Patrica, Cengiz’e döndü ve gülümsemeden yapamadı:
“Hello stranger!”
“Oo... Ama siz, sen?”
“Ben, pardon?”
“Al işte, merde!”
“…”
“Bir dakika ya! Cebo, oğlum?!”
“O yeri, o günleri ah, anmaz olur muyum hiç?
O güzel yıllar için ah, yanmaz olur muyum hiç?”
* İki yılı aşkın süredir yazmakta olduğum romandan tadımlık bir bölüm. Bir diğer tadımlık bölüm yine Manifold’tan okunabilir: “Kadıköylüler Elektrikli Denizkızı Düşler mi?”