Sevdim Seni
devam ediyor desene’ diye sordu. »

Sılada Almancı, burada yabancı
Şehir bizim değil, köy bizim değil
Gayri yerim yoktur gidin der hancı
Vatan bizim değil, il bizim değil
—Yüksel Özkasap, “Sılada Almancı”, 1989
Önsöz niyetine: Bir arkadaş, bir dergi için, yeni albümü Felicita vesilesiyle Gözen Atila’ya dair bir soruşturma hazırlayacağını, benden de yazı beklediğini söylemişti. O soruşturma maalesef hiç yayımlanmadı. Bu yazıyı o zaman yazmıştım; evet, söz uçuyor, yazı kalıyor ve tabii her şey, nasip und kısmet.
Bu zamanlar, yatırımını kulaklarına yapanlar için gerçekten çok zorlu zamanlar. Her YouTube ya da Spotify linki, özünde cefasıyla birlikte beliriyor ekranda. Sorun tıklayıp dinlediğin parçada değil elbet, beraberinde dinlemeye sürüklediklerinde: O single, bu best of, aman canım şu plak firması derken göz kapanıyor, kulak kapanmıyor, dinliyorsun. DJ’ler ise esas tehlike; kulağa giren set çok daha kolay yeni kapılar açıyor, biliyorsun.
İşte, bu ahval ve şerait içinde sanki 2000’lerin başındaymışsın ve de 512 MB’lık bir iPod’un varmış gibi, kulağını tek bir müzisyene/gruba, döneme, türe parsellemek en iyisi. İnanır mısın, basları ancak o zaman duyabiliyorsun!
Kadıköyü’nden kente göçmeden önce, Gözen Atila’yı çeşme başında (Bant Mag. Havuz/Bina), kahvehanede (arkaoda) görmüşlüğüm, set’lerine kulak kabartmışlığım vardı elbet. Ve yine, garip sılayı andıkça ya da toprağımın item’ı metalik Casio saatime her 6’yı 45 geçe baktığımda, teypten çalan nefis “Casio Havası” parçasıyla (Uzun Havalar albümünden) yaşlar da gözüme dolar gelirdi.
Bu soruşturma vesilesiyle, kendisinin, daha doğrusu biricik projesi Anadol’un üç albümünü iPod Shuffle’ıma atıp (parçaları karıştırmadan!) arka arkaya, sakince dinleme fırsatım oldu, çok da iyi oldu gerçekten. Fakat cihazımın hafızasının boş kalan kısmı da, Çürüyen Hatıralar adlı ilk albümünü internet ortamında bir türlü bulamamam nedeniyle sızım sızım sızladı.
Ne bileyim, mesela Karga’nın barına oturup, The Big Lebowski filmindeki vakur kovboyun Ahbap’ı “Melekler Şehri” Los Angeles’la birlikte anlatması gibi, ben de Anadol’u “Körler Ülkesi” Kadıköy’le birlikte hikâyeleştirerek anlatmayı deneyebilirim elbet: “Gözen Atila, kendine ‘Anadol’ derdi. Aslında ‘Anadol’ benim geldiğim yerde kimsenin kendine takacağı bir isim değildi...”
Ama daha geniş bir resim ortaya koyabilmek için “Kadıköylülük” hâlinden bahsetmem daha yerinde olur. İktidarın Gezi eylemleri akabinde Beyoğlu ve çevresini İstanbul’un muhalif kesimlerine kapatma eğilimi, aslında eylemler için çok daha kullanışlı olan Kadıköy’ün geniş düzlüklerinin de etkisiyle –siyasi talepleri ve görünümleri çeşitlenmiş– yeni bir Kadıköylü kimliğinin doğumuna zemin hazırlamışken, elbette tek ve durağan bir Kadıköylülüğün olduğunu söylemek mümkün değil.
Ve tabii, herhangi bir Kadıköylü kimliğine sahip olmak için ilçede oturmanın gerekli olmadığını eklemem lazım. Bahsettiğim bir tür ruh hâli, algılayış tarzı, üretim şekli… Anlıyor musun beni? Bu nedenle “based in İstanbul” durumundayken, doğrudan ilçede yaşayıp yaşamaması önemli olmamakla birlikte, Gözen Atila’nın post Barış Manço Moda’sının/evreninin bir sakini olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Genelde üst-orta sınıf ailelerin, mümkünse bir buçuk yabancı dil bilen, eğitimli, kulakları ve gözleri Kapıkule sınır kapısının ardına dönük çocukları...
Atila’nın çocukken piyano çalması ya da yaptığı işlerin başından beri –neredeyse sadece– Bant Mag(azine)-arkaoda-Bina üçgeninde yankılanması bahsettiğim türden Kadıköylülüğün göstergeleri arasında. Türk basınının –batık– amiral gemisi Hürriyet gazetesinden bir muhabirin “Dipten Gelen Sesler” başlığı altında yeni albüm tanıtımları yaptığı haberinde, son albüm Felicita’dan bahsederken “Gözen Atila’nın, namı diğer Anadol’un müziği uzun süredir alt kültürde kendine sağlam bir yer edinmiş durumda” demesi ise, “Kadıköylü” anne babalarla biz çocukları arasındaki –Akmar Pasajı günlerinden beri büyüyen– o tatlı uçuruma işaret etmesi açısından kayda değer: “Üst” kültürün alt kültürle uğraşan çocuklarıyız! Aman annecim/babacım, sen onlar gibi olma, abin/ablan gibi bankacı, pardon influencer ol!
Haklı seküler kaygılara sahip İstanbullu mobil genç nüfus için (son zamlardan evvel talebe Akbil’i, 2,67 TL idi!) –iyice adının çıkıp– çekim merkezi hâline gelmesinden biraz süre önce (sanırım ilk lokmacı açılmadan!) Kadıköy’ün, özünde ise Moda’nın, Avrupa yakasının kaosunu kanıksamış insanları, Meksika’yı ilk defa görmüş New Yorklu Jack Kerouac gibi heyecanla (ve biraz da mübalağayla) konuşturduğunu hatırlıyorum: “Burada kuşku diye bir şey yok azizim, kayıtsızlık var, millet kahverengi gözlerini çekinmeden dikiyor insanın üstüne, tek laf etmeden, öylece, bakışlarından yufka yüreklilik ve uysallık taşıyor.” (On the Road kitabından… Yeri gelmişken, Kadıköy duvarlarının dili olsa da konuşsa: Neo-Beat’çi arkadaşlara ne oldu yahu?)
Yine, kentli Kerouac’ın zaman algısının Meksika düzlüklerinde ters yüz olması gibi, Kadıköy’de de zamanın eğilip büküldüğünün sıkça tecrübe edildiği ve daha da ilginci, milenyuma adım atmaya niyetli ilçe sakinlerini seyyar eskicilerin, neredeyse her köşede konumlanmış sahafların, plakçıların, vintage kıyafet dükkânlarının bir eski mont, bir eski kaset, bir eski abajur, bir analog fotoğraf makinesiyle her seferinde kandırarak @secularturkey zamanına hapsettikleri de çok net bilinmektedir. Fakat bu durumu, biraz da özellikle son yirmi yılda, diğer Anadolu köyleri tarafından gittikçe kuşatılan –son İstanbul köylerimizden– Kadıköyü’nün öz savunması olarak görmek, anlamak lazımdır. Ön cephesinde öğrencilerin, hipster’ların, sanatçıların, kolalı beyaz yakalıların olduğu bir var olma/kalma gayreti.
Bu çerçeveden bakıldığında, Anadol’un –dediğim üzere ilk albümü gibi duran ama ikinci albümü olan– Hatıralar’ını (2017) kulağımızda ve zihnimizde bir yere oturtmak çok daha kolaylaşır: Albüm kapağı, Gönül ve Kamuran kardeşlerin albüm kapaklarını çağrıştırır evvela. “Sazlıklardan Havalanan Havada Asılı Kalan”la İlhan İrem’i, “Aşkına Köle Bir Isaura”yla 70’lerin meşhur Brezilya telenovelasını, “Sekiz Sütuna Sekiz Manşet”le 80’lerin TRT macera dizisini hatıralarımızdan çağırır. Yine, “Zengin Olur Giderim”le Özal’lı dönemi, “Alkollü Şehre Geri Dönme” ile içkiye alkol denmeye başlanan o meşum yılları, “Kiralık Aşk”la da org virtüözü, meslek büyüğü Sayın Ümit Besen’i –bana– hatırlatır. Evet, oldukça tekdüze bir albümdür, kulağı bir süre sonra yorar ama Paul McCartney’in Beatles sonrası çıkış albümü McCartney’i (1970) gibi de, ileride yapılacak işleri (Wings grubu) zihinlerimize fısıldar. Ve gerçekten de –kendimden biliyorum– pop(üler) kültür zehirlenmesinin henüz bir çaresi yoktur.
Hatıralar’ı dört-beş adet değişik orgla kaydettiğini söyleyen Atila, bu albümüyle, caz sanatçısı (“üst” kültürlü yani!) bir arkadaşımızın evinde, takılmanın dibine vurduğumuz geceden sonra –sabaha karşı sızmak üzereyken– çocukken kendisine alınmış orgu çıkartıp –utangaçlığını üzerinden attıktan sonra– kafasına göre kâh gülümseyerek kâh sırıtarak bir şeyler çalmasını gözümüzün önüne getirir… Her şeylerin arasından görünen ceylan ürkekliğine sahip, fena olmayan bir “başlangıç” albümü de diyebiliriz.
Bir yıl sonrasında gelen Uzun Havalar albümüyle görüyoruz ki Atila artık doğaçlamalarını daha ciddiye almaya başlamış: Orgların yanına yöresine haykırışlarla, ağlamalarla birlikte saksafonlar, trompetler, kemanlar eklenmiş (Hatıralar’ın 10. parçasında da saksafon vardı, iyiydi, hoştu). Bence çok da iyi yapılmış, en sevdiğim işi bu ikinci albümü oldu zaten. Yine kelime oyunlu, ironik parça isimleri mevcut. “Ay Çürüdü”yle Fikret Kızılok’un batmış ayı bu sefer çürümüş, “Ya Evde Korksan”la Orhan Gencebay’ın “Ya Evde Yoksan”ı on küsur dakikalık siberpunk bir deneyime dönüşmüş ve biliyorsun, “Casio Havası” zaten kulağımızın nuru.
Fakat Hatıralar’ın tersine, bu albümde bir duygu bütünlüğü yok. Tam bir parçaya kapılmış gitmişken, devamındaki parça çok ama çok farklı bir ruh hâline sokup çıkartabiliyor kulakları. 60’lı ve 70’li yıllarda, birlikte çalıştığı müzisyenlerin yakın zamanlı 45’liklerini toparlayarak, bir de 33’lük çıkaran yapımcıların ticari zekâsını akla getiriyor bu durum hemen… Belki de Atila’nın amaçladığı bir bütünlük olmamasıydı, bilemiyorum Altan, bilemiyorum.
Son iş Felicita’nın kapağında, albüm kayıtlarında da yer alan müzisyen Lale Kardeş’in ilkokul günlerinden, elinde mini Casio klavyesiyle bir müsamere fotoğrafını görüyoruz, güzel bir seçim olmuş gerçekten. Albüm isminden de anlaşılacağı üzere, pop kültür zehirlenmesinin etkileri hâlâ geçmiş değil, geçmesin de.
Bu albümle Anadol’un aşina sound’u –tek tabancalık proje çerçevesinden çıkıp– gerçek anlamda daha kolektif bir çabanın ürünü hâline ulaşmış. Takdir edilesi. Kardeş’li davullar ve yine, gitarlar, yaylılar, üflemeliler; dosta güven, düşmana korku veriyor. Özellikle açılış parçası “Gizli Duyguları”daki gitar; Ayyuka’yı, Replikas’ı, Congulus’u akla/kulağa getiriyor.
Albümdeki favori parçalarım “Felicita Lale” ile bir önceki albümdeki “Casio Havası”nın kayıp bir uzantısı gibi duran “Ablamın Gözleri” oldu elbette. “Eciflere Gel”in girişindeki konuşmalar, bir önceki albümde yer alan benzerleri gibi rahatsız etti. Fakat iki parça sonraki, on beş dakikalık “İstasyon Plajında Bir Tren Battı”da ucundan gelen Vangelisyen tat (“Blade Runner”), kulaklarımı ağzıma vardırdı, hoştu yani, ne yalan söyleyeyim.
Son olarak, Uzun Havalar albümündeki gibi duygusal bir bütünlük yok. İstanbul’un eski semtlerinin çevresine sonradan yerleşmiş kuzeyli bazı vatandaşlarımızın yaptıkları avangart binaların merdivenlerini andırıyor bu durum, inmesi de çıkması da ayrı güç… Diyeceğim o ki, artık çok iyi şekilde anladım, Atila’nın Anadol’la zaten amaçladığı şey bu imiş meğer!
Gözen Atila, adı geçtiği her yerde ısrarla söyle(n)diği üzere “based in Berlin, Germany” durumunda. Kendisi ta “Alamanya”lara ne sebeple gitmiştir ya da herhangi bir sebepten mi gitmek zorunda kalmıştır, orasını bilemiyorum. Ama bu durum onu müzisyenlerimiz içerisinde Derdiyoklar, Köln Bülbülü Yüksel Özkasap, Cem Karaca (12 Eylül 1980 sonrası, Die Kanaken), Cartel, Azer Bülbül ve en son da Ezhel ile Elektro Hafız’ın yer aldığı gruba dahil ederek değerlendirmemiz gerektiğini söylüyor.
Bununla birlikte, yerli ve yabancı basında –kendisinin de istediği üzere– Anadol’la ürettiği işin “psychedelic synth (Turkish) folk project” şeklinde kategorize edilmesiyle ilgili bazı şüphelerim var. Yapılan müziğin “Turkish”, Türk-iş(i) ya da folk olarak adlandırılıp adlandırılmamasına dair şöyle sorular geliyor aklıma mesela:
Sorduğum soruların –tabii varsa– net yanıtlarını hemen bulabilmek çok kolay değil elbette. Ama dinlediğim üç albümünden hareketle şunu söyleyebilirim ki Atila, Anadol için ilhamını Anadolu’dan değil –büyük– şehirlerimizin tavernalarından, gazinolarından, diskoteklerinden, 60’lı, 70’li ve 80’li yılların popüler –dünya– müziğinden, Yeşilçam melodramlarından almış. Enstrümantal parçaları için seçtiği Türkçe isimlerle Türkiye iç pazarını (çünkü parça isimleri Urduca olsaydı ne değişirdi?), bir bütün olarak müziğiyle de diğer ülkelerin Kadıköy’lerinde yaşayan müzikseverlerin kulaklarını, DJ’lerin set’lerini hedeflemiş.
Bitirirken şunun da altını çizmem gerekiyor: Gözen Atila belki de yeteneklerini –Anadol projesi sebebiyle– henüz tam sergilememiş, sergileme fırsatı olmamış ya da sergilemek istememiş bir bestecidir, icracıdır. Bir röportajında “Anadol’u canlı icra etmeye yönelik düşüncelerin var mı?” sorusuna –konsere çıkmaktan imtina eden Orhan Gencebay ağırbaşlılığıyla– verdiği “Anadol, kayıt ve icra süreci olarak fazlasıyla stüdyoya ait bir müzik. Seyirlik bir şeye dönüşecekse eğer bambaşka bir formata taşınması, müzisyenlerle birlikte belki tekrar düzenlenmesi gerekecek” cevabının da hissettirdiği gibi, belki de müzik tarihçileri Anadol projesini Atila için bir ayak-kulak bağı olarak değerlendirecektir o ileriki güneşli, motorların maviliklere sürüldüğü günlerde. Çünkü kendisini ilk dinlemeye başladığım zamandan itibaren aklıma bir gelip iki giden şey, 60’lı, 70’li veya 80’li yıllarda gençliğini yaşayan bir müzisyen olsaydı, bugün Osman İşmen’ler, Mustafa Özkent’ler, Yurdaer Doğulu’lar, Esin Engin’ler, Ihsan Al-Mounzer’lar, Gökçen Kaynatan’larla birlikte anılması gibi bir ihtimalin var olduğuydu.
Ama tabii başka bir ihtimal daha var. O da Anadol projesini bitiren Gözen Atila’nın –albümlerinde müthiş misafirperverlikle ağırladığı– Lale Kardeş ve Taner Yücel ile ya da ne bileyim, Alamanya Kreuzberg’de elini sallasan değeceğin, her milletten onlarca yetenekli ve çok iştahlı müzisyenle sıkı bir grup kurarak başka, yepyeni bir müzik yapmaya başlaması mı dersin?
*Ankara merkezli Radio Racoon’da Katibim Records adında, haftalık bir programa başladım. Salı akşamları 20.00 ile 21.00 arası eski Sovyet coğrafyasından Kuzey Afrika’ya, Levant bölgesinden Uzakdoğu’ya, 60’lı, 70’li ve 80’li yıllardan en avangart, en saykodelik kayıtları çalıyorum. Canlı dinleyemeyenler için de geçmiş kayıtlar şu adreste oluyor, beklerim.