Bir Sabah

Sabah. Gün çarçabuk ikiye ayrılıyor. Haberler ve ağaçlar… Uyanır uyanmaz eve buyur ettiği sesler, farklı kıtalardan günün ilk zorbalık haberleri... Kahvaltı ederken dinlediklerimizden bahsediyoruz. Balkona çıkıyorum. Ağaçlar yavaşça salınıyor; bir güvercin büyük bir açılışa hazırlanıyormuş gibi boynundaki tüyleri kabartıyor. Bir isyan meydanında bir gül açıyor olabilir şu anda, tam açması gereken renkte, tam açması gereken zamanda. Bulutlar ve ağaç tepeleri birbirine her zamankinden yakın. Aralarında gizil bir anlaşma var. Ya da bizim soyumuz dünyaya onlar kadar ait olmayacak hiçbir zaman. Yağmur başlıyor.

Balkonda Kafka’ya, Heidegger’e, Cansever’e göz gezdiriyorum evler üstüne düşünmek için.1 Evlerimiz... İçinde yaşadığımız çirkin insan gerçekliğine karşı kurduğumuz sığınaklar mı onlar? Hiçbir aidiyet imkânı bulamadığımız bir gerçeklikten kendimizi duvarlarla yalıtabilir miyiz? Bir aidiyet alanı kurabilir miyiz duvarlarla kendimize? Kafka’nın öyküsündeki küçük yaratık yuvasını kazıp kurdukça o yuvada bulmayı düşlediği huzur ondan giderek uzaklaşıyordu. Dışarıdakileri aratmayacak, onları aşan huzursuzluklar, korkular buluyordu ancak o yuvanın içinde. Ya Heidegger? Şehrin karmaşasından bunalan benliğini kaçırdığı kara ormandaki kulübesine her gidişinde şehri, onun ürettiği hayatı ve düşünceleri de götürmüyor muydu? İnsanlar ve yerlerin su sızmaz bütünselliğiyle ilgili yazılar yazarken, kendisi ne kadar bütünleşebiliyordu kulübeyle ve ormanla? Seneler önce bir kez daha birlikte aklıma düşmüştü Kafka’nın öyküsü ve Heidegger’in kulübesi. Ixelles’deki daireye taşındığım gün. Yan odada kalan ev sahibimin düş kapanları ve cadı kuklalarıyla süslemiş olduğu odamdaki ilk gecemde, Belçika’ya ayak bastığımda içimi sarmış olan özgürleşmeye ilişkin duyguların pörsümeye başladığını, birkaç aydan fazla zamandır tanıdığım tek bir kişinin bile olmadığı bir şehirde yaşamanın tuhaflığını idrak ediyordum. Ben kendi bilincimin içlerinden, yıllar önce geçip gitmiş bir hissi bulup çıkarmaya çalışırken ev sahibim odasında Nina Simone dinliyor, Nina’nın sesi farklı zamanlar arasında düğümler atıyordu. Sabah kalkıp odalarımızdan çıktığımızda birlikte kahve içip dairenin diğer ucundaki odada, kimileri raflarda, kimileri yığınlar halinde yerde duran yağlıboya resimlerine bakmıştık. Resimlerin en eski olanlarına bakarken “Sanki bunları yapan ben değilim” demişti. “Sanki uzaktan tanıdığım, kendime pek yakın da bulmadığım bir başkası.” Şimdi bir yerlerde yine Nina Simone çalıyor, mesela bir otel lobisinde, herkesin yanına kim düştüyse onunla konuşmaya dalmış olduğu bir başka sığınakta. Asansörün kapısı açılıyor, Cansever yavaş yavaş yürüyüp lobiyi geçiyor. Resepsiyoniste başıyla bir işaret yapıp otelden çıkıyor. Birkaç metre ileride bir başka otele giriyor. Lobi. Nina Simone çalıyor yine. 

Doğru ya. Birer oteliz biz de… Zihinlerimizin lobilerinden, içlerini göremediğimiz odalarından gelip geçen hiçbir şeyin tam karşılığını bulamadığı…

Giyinip evden çıkıyorum. Benjamin elindeki ıslak kâğıtlara bakarak, aceleyle karşıdan karşıya geçiyor. Demek ki yine gurbetteyim. Oysa capcanlı imgelerin içinden bakıyorum insanlara. Belki gurbette olmakta ustalaşabiliyor insan, iç ve dış arasındaki kimi köprüleri yıkarak. Meydana bu sabah güneş vurmuyor. Yağmurlu meydandan gelip geçen insanların bazısı hiç durmadan bir şey arıyor. Bir kulübe, bir yuva, bir kabile. Uyumsuz, biçimsiz ruhlarını kapsayacak; bu gerçekliği aşan ya da delen bir ikinci gerçeklik… Bir ev gelip düşünceme saplanıyor.

(Hep kendini belli ediyor o yürüyüş, kendi kendileriyle tanışmak için ruhlarını evden kaçıranlarda; insanlara, şarkılara ve kitap sayfalarına… Sonra, bir anın yüzeyinde beliren aksini kavramaya yaklaşmışken, içindeki uçuşkanların ayırdına varır insan. Orada, kendi aksinin yitişinde, ibadet yerleriyle gece kulüplerinin temsil ettiği göçebe doğası duyguların…)

Bir ev –kuşların benimle konuşabildiği bir zamana ilişkin bir his– öteki yakasında çocukluk bilincimin. Loşluğu koyu turuncuya çalan bir odada cızırdayan bir radyo: “O besteciler ki… Bizim şimdi dinleyeceklerimizi onlar dinlemeden duydular…” Çocukluğun kuşları omuzlarıma iniyor; bir keşiş, sırtında taşıdığı ağır işaretle geçiyor; bize anımsatılan her şey bilincimizle girdiğimiz bir dalaş. Evet, her defasında biraz daha küçülerek geçiyoruz kentlerden, dairelerden. Ama dünyanın daha önce hiç gitmediği bir köşesinde de geride bıraktığı bir parçasına rastlayabiliyor insan, kurumuş bir yılan derisi gibi duran, atıl ve ağırlıksız, sözcüklerin üstünde.

(Bir başkasının yaydığı buğuya giriyorum; bir bina saçağının altında, uzun boyunlu bir kadın uzun uzun tutuyor avucunda fincanı. Etrafında içgüdüsünün yırtıcı kuşları; saçlarının gevşek örgüsü sırtının ortalarına iniyor. “Bakın” diyor içinden, “neden?” “Neden, hep bir şey yokmuş gibi görev yerlerimizdeyiz, içimizde su toplamış testilerle, siz o her zamanki suratlarınızla, ben o her zamanki suratlarımla; neden gizeme dokunup vazgeçtik; neden duruyoruz vıcık vıcık çeperinde hayatın?” Kalkıyor sonra. Hangi tarafa doğru yürüyeceğini bilemezmiş gibi duraksıyor. Biliyor ne evlere ne de aşklara sığınılabileceğini, kendi kendisiyle dahi hiçbir zaman bütünleşemeyeceğini insanın… Caddeye doğru yürüyüp yok oluyor.)

Meydanın diğer tarafına doğru yürüyorum. Kadın, diye düşünüyorum, her şeyin o ilk örtüsünü kaldırmayı öğrenmiş bir kere. Hiçbir zaman duvarlarla yetinemeyecek, hep başka bir şeyler arayacak duvarların altında; çarşafların, sözcüklerin, harflerin altında; hep başka bir yerlerde arayacak anlamları... Bir çiftin bir yabancıya fotoğraf çektirdiği bir başka saçak altında, duruyorum. Tıka basa kıyafet dolu bir ikinci el mağazasında Nina Simone çalıyor. Uygun adım yürüyerek caddeyi dolduran askerleri görüyorum uzaktan. Naralar atarak giriyorlar meydana. “Kent halkı!” diyorlar, “Haberler ulaştırılmıyor, savaşlar sonlandı, birkaç yılı var. Görevimizdir sizi uyandırmak. Şimdi soyunun, bir karnaval gününde mahsur bırakıldınız. Bu korsan kılıklılar, masa başı çalışanıydı onlar. Bu cadılar, onlar aslında ev hanımı. Uyanın, yepyeni sokağa çıkma yasakları icat edin. Hiç yaşanmamış güzellikte maskesiz balolar ve valssiz flörtler...” Bir grup insan heyecanla askerlere doğru koşuyor. Bu gerçekliğin altında, üstünde ikinci bir gerçeklik var mı? Yoksa ne kadar soyunsak da, kazsak, kaçsak ya da uçsak da aynı yerde miyiz?

Meydandaki tek ağacın dibine oturuyorum. Sonra, yağmurun batmasıyla birlikte sessizliğe kapılıyor her şey…

Desen: Roysi Ojalvo Kamayor, 2015

1. Bahsi geçen eserler: Franz Kafka, “Yuva”, Bütün Öyküler, Çeviren: Kâmuran Şipal, Cem Yayınevi, 2012. Martin Heidegger, Poetry, Language, Thought, Perennical Classics, 2001. Edip Cansever, Oteller Kenti, Adam Yayınları, 1985.

ev, kent, okumak, Roysi Ojalvo Kamayor, şehir, yazmak