Biz eskiden kalma kitaplarda okuruz ancak kendilerini; yaradılışlarının gereğine uyarak işledikleri zalimlikleri okuyup öğrenir, rahat ve huzur taşan kameriyelerimizde göğüs geçiririz. (Anlatıcı)1
Kafka’nın “Çin Seddi’nin İnşasında” öyküsü insan gerçekliğini ören somut ve soyut sınırlarla ilgilidir. Öykünün Çin Seddi’nin inşasında görev almış anlatıcısı, bir yandan duvarın nasıl inşa edildiğiyle ilgili bilgiler verirken, bir yandan da imparator ve imparatorluk, imparatorun otoritesi ve bireyler arasındaki ilişkilerin muğlaklığını tartışır. Duvarın inşasıyla ilgili anlaşılanlardan biri şudur: Önce canavarlar, sonra duvar inşa edilir. Sınır hattına ilk taşın yerleştirilmesinden çok önce, Çin’in kuzeyinde yaşayan göçebeleri canavarlaştıran tasvirler bütün imparatorluğa yayılır. Onların yaptığı zorbalıkları anlatan kitaplar elden ele gezer; yüzlerinin korkunç, üstlerinden kötülük akan resimleri yaramazlık yapan çocukları korkutmak için kullanılır. İmparatorluğun kuzeye uzak yerlerinde yaşayan, hayatında hiç kuzeyli bir göçebe görmemiş, muhtemelen hiç görmeyecek olan insanlar için de bu böyledir. Önce zihinlerde, sonra yeryüzünde kurulur sınır.
Fakat sınır, sürekli değildir. Çin Seddi’nin parça parça inşa edildiğini söyler öyküyü anlatan. Bir baştan diğer başa ya da iki uçtan ortaya doğru örülmemiştir duvar. Biner metrelik, birbirinden bağımsız çok sayıda parçayla oluşturulmuştur. Bir duvarcı ekibi bir yerde –iki baştan çalışıp ortada buluşarak– bin metrelik bir duvar parçası inşa ettikten sonra başka bir yere taşınır, orada bin metrelik bir başka bağımsız duvar parçası inşa eder. Başka duvarcı ekipleri de başka yerlerde. Duvar kesik kesiktir; tamamlandığı ilan edildiğinde dahi boşlukları vardır. Kimilerine göre bu boşluklar duvarın tamamlanmış kısımlarından fazladır. Duvar, hayal edilen canavarları dışarıda tutmaya kısmen yarar; canavarlaştırılan şey içeridedir de. Anlatıcıya göre aslında duvarın işlevi zaten, düşünülenden başkadır.
Ve büronun penceresinden, yöneticilerin planlar çizen ellerine pırıl pırıl yansısı vuruyor tanrısal dünyaların. (Anlatıcı)2
Henüz duvar inşa edilmeden elli yıl önce mimarlık, özellikle de duvarcılık imparatorluk genelinde büyük önem kazanmaya başlar. İmparatorluğun her tarafından insanlar ulvi bir göreve gider gibi başka şehirlere duvarcılık öğrenmeye gider; okul bahçelerinde çocuklara çakıl taşlarından duvar inşa etme pratikleri yaptırılır. İnşaat başladığında sayısız insan yıllarca evinden uzakta, duvar inşaatlarında çalışarak yaşamayı göze alır. İmparatorluk halkı duvarın inşasında görev alanlara kahraman muamelesi yapar; kutsal yerlerde duvarın tamamlanması için yakarılır, ilahiler söylenir. Oysa bu halk için duvarın neden, ne için inşa edilmekte olduğu muğlaktır. Devasa imparatorluğun bir noktasında oturan imparator, onun otoritesi, yasası, buyrukları; bunların tümü onlar için uzak ve anlaşılmazdır. Tuhaf bir kafa karışıklığıdır imparator; söylemleri ve eylemleri dağınık, parça parça, farklı zaman ve mekânlar arasında geçişli; bir bütünlüğe ulaşması imkânsız, çok boşluklu bir kolaj gibidir. Duvar da böyledir. İmparatorlukta yaşayan bireyler için, hatta duvarın inşasında çalışanlar için bir proje, bir sistem olarak bütünsel değil ancak parça parça kavranabilir, duvar parçaları ve söylem parçaları olarak…
Evet, kuzeyli göçebeler canavarlaştırılmış, büyük tehlike olarak öne sürülmüştür fakat insanlar ile bu bilgi arasında dev bir boşluk vardır. Duvar yine de bir muamma, üstüne sınırsızca fikir üretilecek bir bilinmezliktir. Bir bilge duvarın önceki çağlarda inşa edilememiş olan Babil Kulesi’nin temeli olacağını iddia eden bir kitap yazar örneğin. Bir duvarın bir kuleye nasıl temel teşkil edeceğine dair tam bir açıklama da getirmeyen bu kitap büyük ses getirir (Anlatıcı “sembolik” bir temelden söz edildiğini düşünür). Yani bu duvarın, kavranması mümkün olmayan fakat çok yüce bir amaca hizmet ettiği –içinde gizil bir yücelik, aşkınlık olduğu– düşüncesi o denli içselleştirilmiştir ve duvarın tamamlanmış bir bütünlük olarak kavranması o denli zordur ki, tamamlandığında bir biçimde Babil Kulesi’ni var edeceği düşüncesi inandırıcı olabilir…
Aslında imparatorluk halkı –içten içe– duvarın inşasına ilişkin bir sebepte karar kılmak, birleşmek istemektedir; fakat onlar bunu istedikçe fikirler çeşitlenmekte, duvarın yarattığı söylemsel alan karmaşıklaşmaktadır. Gelgelelim bu, yıllar boyunca duvarın inşasının tüm imparatorlukta en önemli şey, birleştirici bir amaç olmasına engel olmaz. İnsanlar kendileri, iktidar ve duvar arasındaki boşluktan; duvar inşaatının altında yatan belirsizliklerden bihaber değildir. Fakat anlatıcıya göre zaten tam da bu belirsizlikler sebebiyle toplumsal birlik bütünlük sağlamaktadır duvar; belki bu belirsizlikler insanların iç çelişkileriyle, varoluşlarına içkin anlamsızlıkla örtüştüğü, anlaşılmaz ama yüce bir şeylere duydukları açlığa karşılık geldiği için…
*
Kafka’nın başka eserleri gibi, insanların iktidarla, ideolojilerle, kimlik kategorileriyle ilişkileri üstüne düşünüp konuşmak için elverişli imgeler içeriyor bu öykü de… Aşağıda bu öykünün ışığında Marksçı ideoloji kuramlarına ve Deleuze ve Guattari’nin “kaçış/uçuş çizgileri”ne değinen bir düşünce akışı var.
Marksçı bakış açısına dayanan pek çok kuram ideolojiyi toplum genelinde söylem ve pratiklere derinden nüfuz eden; bireylerin düşünsel dünyalarının, öz imgelerinin, kimliklerinin, arzu ve fantezilerinin içinde şekillendiği bir (çarpıtılmış ya da üretilmiş) gerçeklik olarak görüyordu. Marx’a göre bir sınıfın diğerine dayattığı bir yanlış –çarpıtılmış– gerçeklikti bu. Onu izleyen başka kuramlarda, örneğin Althusser’de3 ise artık dışarıdan dayatılan değil, içeriden çalışan bir şeydi; gerçekliği çarpıtan değil, bizzat gerçekliği kuran bir şey… Sonuçta bu kuramlarda ideolojiler adeta bütünsel, monolitik yapılardı; zihinleri ideolojiler tarafından biçimlendirilmiş bireylerin bu yapılardan kaçma şansı yoktu (devrimler ya da Benjamin’in bahsettiği türden uyandırıcı şoklar, “kaplan sıçrayışları”4 haricinde). Žižek’in, Marx’ın “b-Bilmiyorlar, fakat yapıyorlar” sözünün etrafında gezinerek ve onu “Biliyorlar, fakat yine de yapıyorlar” diye değiştirerek yaptığı, Lacancı psikanalize yaslanan tartışmasında5 dahi; parçası oldukları yapılara içkin güç ilişkilerinin, saçmalıkların, eşitsizliklerin bilincine varan bireyler için bile kaçış yoktu ideolojik gerçeklikten. Nereye kaçsak aynı gerçekliğin içindeydik hâlâ.
Kafka’nın öyküsünde duvar, Žižek’in sözünü ettiği türden bir “yüce nesne”, Althusser’in sözünü ettiği türden bir ideolojik “aygıt”tı. Tam resmedilemeyen, tam anlaşılamayan fakat aşkın olarak algılanan bir şey… İnsan varoluşuna içkin, hiçbir mantığa uymayan güdülerle, fetişleştirilen fikirlerle (örneğin güvenlik, kurtuluş…), başkalarıyla birleşip bütünleşmeye yönelik arzularla ilgili, yüce bir nesne… Sınırlar yaratan bir aygıttı, hem somut hem de soyut sınırlar, içeridelikler ve dışarıdalıklar, kimlik kategorileri… Fakat Kafka’ya göre bu sınırlar sürekli ya da tanımlı değil, parça parça, delik deşiklerdi. Bu yüzden Kafka’nın öyküsü Deleuze ve Guattari’nin toplumsal yapılara yaklaşımıyla da ilişkileniyordu: Deleuze ve Guattari’ye göre otoriter yapılar, ideolojiler, kimlik kategorileri monolitik, sınırları tanımlı ve çıkışsız olmak bir yana, “kaçış, uçuş çizgileriyle” doluydu.6 Deleuze ve Guattari, Kafka okumalarında “Çin Seddi’nin İnşasında” öyküsüne de değiniyor ve bu öyküde otoritenin süreksizliğini görüyorlardı.7 Güç, kendi otoritesini mutlak addetse de parçalı bir biçimde uygulanıyordu; parçaların arasında tutarsızlıklar, boşluklar vardı. Öte yandan Deleuze ve Guattari için arzu sadece toplumsal sistemler tarafından şekillendirilen, kontrol altında tutulan değil, aynı zamanda bu sistemlerin içinden kaçıp duran şeydi. Bireylerin kimliklerini ören yalnızca ideolojik gerçeklik değil, aynı zamanda bireylerin kendilerine has özellikleri, arzularının ve fantezilerinin zapt edilemez yanlarıydı. Bu yüzden bahsedilen sistemlerin sözde bütünsellikleri zaten kapsadıklarını varsaydıkları bireylerin öznelliklerinin yarattığı “kaçış/uçuş çizgileriyle” delik deşikti.
Kafka, Çin Seddi’nden söz ederken yazılarıyla içlerinden kaçmaya –ya da içlerini oymaya– çalıştığı toplumsal yapıların herhangi birinden ya da hepsinden bahsediyor olabilir. Kapitalizm, din, devlet ve onun bürokrasisi ya da dönem Avrupa’sını biçimlendiren dışlayıcı ideolojiler ve kimlik inşaatları… Kafka bir yandan bütünsellikler tahayyül eden toplumsal yapıların ve o yapıların ürettiği gerçekliğin içinde şekillenen benliklerden, bu sebeple (modern insanın) kendi özüyle temas kurmasının –ya da kendi kendine yabancılaşmamasının– imkânsızlığından söz ediyordu. Öte yandan bu toplumsal yapılara içkin muğlaklığın; bireyler ve toplumsal yapılar arasındaki –modern– süreksizliğin; bir bireyin kimliğinin (bu kişi bir ideolojinin ya da kimlik kategorisinin ateşli savunucusu olsa dahi) her şartta dönüşken ve kendine münhasır, sınırlanamaz, tanımlanamaz olduğunun farkındaydı. Homi Bhabha’nın kavramlarıyla ifade edecek olursak8 farkında olduğu şey şuydu: Kimlik sabit bir olgu değildir; tanımlanmış kimlik kategorileri içinde değil,9 her zaman “üçüncü mekân”da oluşur; her zaman melezdir. Ne üçüncü mekân ne de ürettiği melezlik tekrarlanabilir niteliktedir; bunlar her zaman duruma özgüdür, özgündür, tikeldir… Bu, bireylerin kimlikleri kadar kolektif kimlikler için de geçerlidir. Kendilerini sorunsuz, aşkın bütünlükler olarak tahayyül eden totaliter kimlikler ya da bu tahayyüllerin ezip geçtiği kimlikler… Ulusal kimlikler, etnik kimlikler, çoğunlukların, azınlıkların kimlikleri; hepsi hiç durmadan, değişen koşullara göre revize edilir. Geçmişe ilişkin referansları, sınırları, diğer kimliklerle ilişkileri yeniden, yeniden formüle edilir. Hepsi parça parçadır; hepsi boşluklar ve yarıklarla, hepsi bir diğeriyle, hepsi “kaçış/uçuş çizgileriyle” doludur. Canavarlaştırılanlar zaten içeridedir. İçeride olanlar zaten dışarıdadır.
*
Nedir bugün Çin Seddi? Yeryüzüne ve zamana saplanmış dev bir çizgi. Bir zamanlar onu var etmiş olan anlatıların ve kimliklerin yitişiyle, çoktandır insanları birbirinden ayırma işini bırakmış, turist bakışını tatmin etmek için restore edilen parçaları dışında yavaşça ve görkemli bir biçimde çürümekte –yeryüzüne dönüşmekte– olan bir çizgi…
Kimlik kurgularının ve göç istikametlerinin nasıl da hızlı değiştiğini, bugünün sınırlarının ileride büsbütün anlamsızlaşacağını, dünya yüzeyini düz ve dalgalı hatlarla işlemiş çağımıza ait binlerce kilometrelik betondan ve metalden yapılma sınır duvarının günün birinde anlaşılmaz çizgilere dönüşeceğini düşünürken, turist kafilelerinin, grafitilerin ve moloz yığınlarının arasında Kafka’nın anlatıcısını görüyorum. Öykünün sonunda “Sorunun irdelenmesinde şimdilik daha ileri gitmek istemiyorum” diyordu; çünkü bu “ayaklarımızın altındaki zemini çekip almak demektir.”11
Gitseymiş… Kendimizi o boşlukta bir görseymişiz…
Havada uçuşan toz gibi özünde hoppa ve hafif insan varlığı hiçbir bağı kaldırmıyor; bu varlık kendi kendini bağlamayagörsün, çok geçmeden bağlarını çılgınca sarsmaya başlayacak, seddi de, zincirlerini de, kendi kendisini de parça parça edip dört bir yana fırlatacaktır. (Anlatıcı)12
1. Franz Kafka, “Çin Seddi’nin İnşasında”, Bütün Öyküler, çev. Kâmuran Şipal (İstanbul: Cem Yayınevi, 2012).
2. Kafka, age.
3. Louis Althusser, On The Reproduction Of Capitalism: Ideology And Ideological State Apparatuses (Verso, 2014).
4. Walter Benjamin, “On The Concept of History”, Walter Benjamin: Selected Writings, 1938-1940 içinde (Harvard University Press, 2003).
5. Slavoj Žižek, The Sublime Object of Ideology (Verso, 1989).
6. Gilles Deleuze ve Félix Guattari, Anti-Oedipus: Capitalism and Schizophrenia (Penguin, 2009).
7. Gilles Deleuze ve Félix Guattari, Kafka: Toward a Minor Literature (University of Minnesota Press, 2003).
8. Homi Bhabha, The Location of Culture (Routledge, 1994).
9. Bhabha özellikle de sömürgeci-sömürülen gibi “ikilik”lerden bahsediyordu.
10. Cai Guo-Qiang’ın Çin Seddi’nin batı ucundan Gobi Çölü’ne doğru 10.000 metrelik, baruttan bir hat çizdiği ve bu hattı 27 Şubat 1993 günü saat 19.35’te, karanlıkta ateşe verdiği projeye ilişkin bir barut çizim ve bir eskiz.
11. Kafka, age.
12. Age.