“Saçma saçma konuşma, senin kafan güzel!” Bunu günümüz duyumlarına göre değerlendirdiğimiz hâliyle değil, kafamın çalıştığını günümüz diliyle ifade edince anladım. Günceldi. Bunu tattım neyse ki. Kariyerimin henüz ilk on yılında bile değilim, ama kendimce tecrübelerim var. Tanıdığım bildiğim yetenekli insanlar benim alanıma girmişti. Şanslıydım. Biri ise iki bağımsız yanımı ele geçirdi sanmıştım. İnsan kayıplarla yüzleşince, sevgiye inanıyor. Ne kadar sert adımlar atsam da bu sevgi meselesi beni bağlayıcı kılıyor. Halbuki kendime ve kaybıma söz vermiştim. Sadece tasarlananı veya kendi uygulamak istediklerimi bozup tekrar kuracaktım. Kendimi değil.
Farklı deneyimler arayışına çıkınca da dev bir tecrübe bireyiyle karşılaştım. Daha önce tanışıyorduk, tabii. Ancak birlikte bir çalışma yapmamıştık. Denemeliydim, zaten ihtiyacım vardı. Benimle aynı dili konuşuyordu. Bekledik. Hangi iş olsa yapardı, yapardık zaten. Anlaştık. Bu işin kuralı bu değil miydi zaten. Beton gibi sert sağlam kalıplarımızın olması ama yöntemsiz tutunmak için askı sistemlerimiz… İhtiyaç buydu. Ama farklılığımız şuydu: Ben acele etmeliydim. Henüz tadamadıklarımı istediğimde, istediğim yerde ve zamanda deneyimlemeliydim. Üretebilmek için tek koşulumu belirlemiştim.
Zamanla çalışma mekânlarından biri olan malzeme koridoruna ilerledim. İçerisinde kurulumu bekleyen minik devasa malzemelerin arasında yerde kartonlar gördüm. Tek renk ama dikkat çeken detayları olan türden. Uzandım. Sırtıma batan belli belirsiz pürüzler hissettim. Ama acıtmadı, bilinçli olarak uzandığım içindir herhalde.
Nasıl bir yerdi diye soracak olursanız, soğuk. Ancak ben zaten yeterince sıcak yerden geliyordum. Buraya yeterdim.
Zamanla gittim geldim, kendimi malzemeler arasında buldum. Onları tanıdım. Onlar bana işlendi. Ben onlara dokundum. Ben kendi sergimi kurdum bile. Heyecanımı gizlemedim. Bu bilincimle yaptığım bir görüntüydü. Böyle akılda kalması en doğrusu olurdu.
Karton parçaları ve çiçekler. Bir de devasa malzeme dolapları. Uzandıkça benimsedim. Raflar arasında yeni malzemeler keşfettim. Onları da ekledim. Sonra aklıma geldi de bu iş bağımsız yapılacak bir iş değildi. “Güzel çirkin yapmak”, bu da gerekiyordu. Düzen insanı değildim. İfadelerim de sade ve anlaşılır olmamıştı hiç.
Birkaç ay geçmesiyle malzeme koridorunda bir koku belirdi. Yumuşatıcı diyeceğim, belirli bir tanımı olacak. Sizi de rahatsız edecek. Ama bilirsiniz, evinizin kokusudur bu. Güven kokusu gibi adlandırırım ben. Temiz, sakin, ama fark edilir hemen. Bu kokuya fazla kapıldım. Dikkatim dağıldı.
Tüm malzemeleri yerli yerinde bıraktım. Ürkütücü gelmişti bozma fikri. O sırada biri geldi. O bana “Ben bir şey yapmadım, bırakıp giden sensin” dediğinde anladım, bazen kesişimlerin gerçekten doğru zamanda olması gerektiğini. Vakitli vakitsiz aceleciliğime birinin isteyerek eşlik etmesi gerektiğini.
Etmiyorsa bu “seni bitirecek” benzeri ifadelere hazır olunmasına.
Ben bir tasarımcıyım, her şeyden önce sevgiye inanırım. Bazen kaybolurum. Kaybolurken de düzlükte yürürüm. Başarıların da bazen aceleciliğimle desteklendiğini bilirim. Ancak bu kez kariyer yolculuğumda değil kalben bir tasarıda beklemeyi seçemediğim için, sergimi hayata geçiremedim. İki ayrı çizgiyi aynı kalemle çizmeyi denedim diyelim. Sonuçsuz olarak beni işaret eden biçimde.
