Tasarım Bienali Seyir Defteri
Bütün Sesler Parmağınızın Ucunda

Hayli zor bir dönemde hayata geçirilen 5. İstanbul Tasarım Bienali, bu yıl “Empatiye Dönüş: Birden Fazlası İçin Tasarım” başlığıyla açıldı. Aslında kendisi de farklı unsurlarıyla bir tasarım ürünü olan bu bienalin bir özelliği de ilk kez bir ses tasarımcısının bu süreçte yer alması oldu. Empati kurmanın farklı bir yolunun ses olabileceği düşünülerek, bienalin küratörleri ve grafik tasarımcısının önerisiyle oluşan bu fikri, İngiliz besteci, müzisyen ve ses tasarımcısı Maxwell Sterling hayata geçirdi. Görsel temaya eşlik eden ve bütün yayınlarında duyulabilecek bu özel ses tasarımı bu yılki bienalin ayrılmaz bir parçası oldu.

Maxwell Sterling izniyle

Halen 30’lu yaşlarının başında olan Sterling, Leeds College of Music’te akustik bas ve caz kompozisyonu eğitimi aldı. Daha sonra Los Angeles’ta şehrin ünlü üniversitesi UCLA’ya (University of California, Los Angeles) geçti ve o süreçte aynı zamanda film müzisyeni olarak çalışmalar yapmaya başladı. 2016’da yayımlanan ilk albümü Hollywood Medieval, deneysel elektronik müzik alanında eleştirmenlerden büyük ilgi gördü ve dijital başladığı yolculuğuna 2017 yılında plağa basılarak devam etti. Sterling’in ikinci albümü Laced With Rumour: Loud-Speaker Of Truth ise tam da küresel pandeminin başlarında, 2020’nin Nisan’ında yayımlandı. Nottingham Contemporary müzesinin siparişi üzerine çok kanallı bir ses enstalasyonu için yapılan parçalardan oluşan albüm, müzede Moki Cherry ve Penny Slinger’ın da işlerinin yer aldığı bir odaya eşlik etmek üzere tasarlanmıştı. Müziğinde çok farklı türlerden beslenen Sterling, akustik ve elektronik sesleri bir araya getiren, akışkan ama dinleyicinin konsantrasyonu da talep eden eserler yapmakta. Film müzikleri de yapan Sterling, Tai Shani, Friedrich Kunath, Louise Gray gibi sanatçı ve tasarımcılarla çalışmış. Sterling’in punk ve post-punk döneminin ünlü fotoğraf sanatçılarından Linder Sterling’in oğlu olduğunu da belirtmiş olalım.

Adı Oneohtrix Point Never, Kara-Lis Coverdale ve (beraber de çalıştığı) James Ferrero gibi elektronik müzik sanatçılarıyla birlikte anılan Sterling ile e-posta üzerinden yaptığımız söyleşide bienal için yaptığı çalışmadan, kendi müziğine ve müzik dünyasının geleceğine dair çeşitli konulardan konuştuk:

Yaptığın ses tasarımı ilk olarak 5. İstanbul Tasarım Bienali’nin açılış videosunda karşımıza çıkıyor ve bienalin özellikle sosyal medya ve YouTube üzerinden yayımlanan içeriklerine eşlik ediyor. Bu açılış videosunda çalışmanı dört temel katmana dayandığını söylüyorsun; dünya, doğa ve teknoloji, hayat dürtüleri ve güçleri ve son olarak kozmos. Bu farklı katmanlar fikrine nasıl geldiğini sorabilir miyim?

İstanbul Tasarım Bienali’nin temasını oluşturan konular ilgimi çekmişti. Empati, şu içinde bulunduğumuz COVID-19 zamanlarında daha önce olduğundan çok daha önemli bir hâle geldi. Küratörler Sumitra, Billie ve Mariana1 ile konuşarak, bienalde yer alan ve çalışmamda kullanabileceğim temel unsurlardan bir liste oluşturduk. Maria João’nun2 tasarım çalışması da bana ilham verdi. Kendisinin görsel olarak yarattığı katmanlar benim seste ortaya koymaya çalıştığım bütün katmanları içeriyordu: kozmos, doğa, dünya ve teknoloji. Kompozisyon olarak bakarsak, heyecanlı bir çırpıntı yayan, insani bir dokunuşu olan bir şeyler yazmak istedim.

İlk konuşmamızda daha önce İstanbul’a hiç gelmediğini söylemiştin. Eğer bu pandemi olmasa ve İstanbul’a gelebilseyin, sence çalışman daha farklı olur muydu?

Öncelikle şunu söylemek isterim ki, İstanbul’a şahsen gelemediğim için çok üzgünüm. Önümüzdeki nisan ayında gelebilmeyi ümit ediyorum. Bir besteci ve ses tasarımcısı olarak, içinde bulunduğu ortamdan ilham alan biriyim. Kuşkusuz, gelebilseydim İstanbul’un peyzajından ve geniş yerleşiminden ciddi şekilde etkilenir veya ilham alırdım ve bu çalışmama da yansırdı. Ancak karantinada olmanın ve bu vesileyle farklı türden gündüz düşleri görmenin getirdiği şeyler de var, bunun üzerine konuşmak da mümkün. Mesela Google Maps’te gitmek istediğimiz yerlere bakarken dijital gezginler hâline gelmemiz gibi.

Peki bienalin teması sana herhangi bir şekilde ilham verdi mi? Mesela beste, müzik yapmak veya ses tasarımı konusunda birtakım yeni fikirlere sebep oldu mu? Veya bütün bunlar zaten senin de kafanda olan, aklından geçen sorular mıydı?

Empati beni çok düşündüren bir konu, şu anda daha da fazla. Tasarım ve sanat dünyasının empatinin önemini daha iyi kavraması gerekiyor. 2020 istatistiklerine detaylı bakmadım ama pandemi dolayısıyla depresyon, kızgınlık, şiddet ve umursamazlıkta ciddi bir artış olduğuna iddiaya girerim. Empati üzerine odaklanmış bir bienal için ses tasarımı yaparken kendi süreçlerimi de baştan sona düşünmem gerekti. Neden belli bir sese ilgi duyuyorum? Bu ses başkalarında nasıl duygular uyandırıyor? Neden şu iki farklı unsuru birbiriyle buluşturuyorum? Sanırım ses tasarımcısı rolü, bir sanatçıdan farklı olarak çok daha işlevsel olmayı ve bir kişiden fazlası için düşünmeyi gerektiriyor. Bienale bana bunu öğrettiği için minnettarım doğrusu.

Müzik bestelemek ile ses tasarımı yapmak arasındaki farka dair senin düşüncen nedir? Sanatçılık ve zanaatkârlık arasındaki fark gibi mi? Veya sence böyle bir karşılaştırmanın bir anlamı var mı –hele ki içinde bulunduğumuz zamanlarda ve müzik teknolojilerinin geldiği noktada? Bunu film müzikleri yaptığını da dikkate alarak soruyorum.

Bence bu iki disiplin arasındaki sınırlar artık giderek daha fazla bulanıklaşıyor. Kendimi ancak şimdi, Pentagram Design’da3 neredeyse bir yıldır profesyonel olarak çalıştıktan sonra, bir ses tasarımcısı olarak düşünebiliyorum. Ses tasarımcısı ile besteci arasındaki farkı anlamanın bir yolu, bu iki farklı rolün “zamanı” nasıl gördüğüne ve ele aldığına bakmak olabilir diye düşünüyorum. Bir ses tasarımcısı 6 saniyelik bir ses kimliği tasarlamak için bütün bir hafta boyunca çalışabilirken, Don Cherry gibi usta bir müzisyen iki gün içinde bir trio ile koca bir albümü dolduracak kadar müzik yapabilir; bu anların içine onlarca yılın bilgi ve tecrübesini damıtmış olarak tabii.

Ben bu her iki rolü de taşımaktan keyif alıyorum; film müzisyenliği de aynı şekilde. Bazen kendi fikirlerinizin kaybolması ve başka birisi tarafından verilen yaratıcı bir şablonla çalışmak da hoş bir şey olabiliyor. Ondan beslenebiliyorsunuz, kendinizi tekrar baştan yaratmanın baskısından kurtuluyorsunuz.

Buradan senin müziğine gelelim istersen. Bandcamp’te son albümün Laced With Rumour: Loud - Speaker Of Truth’un notlarına baktığımda çok çeşitli etkiler ve referanslardan beslendiğini gördüm (Arthur Russell, Alva Noto, geleneksel, hiper-modern, akustik, sentetik gibi). Sonuçta ortaya çıkan müzik de elektronik ve akustik unsurların değişik formlarda bir birleşimi gibi. Senin bu unsurlar arasındaki uyumu mu yakalamaya çalıştığını, yoksa bunların arasındaki gerilimi mi göstermeye uğraştığını merak ediyorum.

Kesinlikle bu ikisi arasındaki gerilimi değil. Bir taraftan, temelde sevdiğim bazı şeylere sıkça geri gelmekteyim: Üniversitede akustik bas ve caz kompozisyonu, sonra da UCLA’da film besteciliği okudum, bu sırada da her türden elektronik müziği dinliyordum. Diğer taraftan, ben sanırım her zaman bir şeyleri –kökenlerini flulaştırarak– birbirine karıştırmak için farklı yollar arayıp buluyorum. Cazdaki (özellikle de cazın klasik Hint müziğine yakınlaşan tarafındaki) armoni, mikro-tonlar ve ritim zenginliğini, Musique Concrete ve minimalizmin dünyalarıyla buluşturunca da ortaya çok ilginç bir karışım çıkıyor.

Bununla birlikte, tarihin kronolojisiyle oynamayı da çok seviyorum, mesela Theolonious Monk’un Autechre’ın müziğiyle ne yapabileceğini hayal etmek gibi (ki bu bence oldukça güçlü ve üzerine düşünülesi bir önerme!)

Müzik, teknoloji ve prodüksiyonun günümüzde geldiği nokta, müzisyenlere çok geniş imkânlar sağlıyor. Bunların arasında kaybolmamayı sen nasıl başarıyorsun? Bestecilik veya ses tasarımı için sınırlarını nasıl çiziyorsun?

Gerçekten müzik yapmak için baş döndürücü bir dönemde yaşıyoruz. Her şey daha önce yapılmış gibi geliyor ama aynı zamanda olası bütün sesler de parmağının ucunda. Şu anda 30 avrodan düşük bir ücret karşılığında bütün 808 davullarından4 Royal Albert Hall’da kaydedilmiş İran neyleri koleksiyonlarına varana kadar çok çeşitli ses kütüphanelerine erişebiliyorsunuz. Sanırım şu dönemde ya katı kurallar veya çerçevelerle belirlenmiş bir yaratıcı sürecinizin olması gerekiyor ya da çok özel bir konseptle hareket etmeniz. Ben şahsen kendimi ritmik ya da armonik olarak sınırlamayı tercih ediyorum. Martta çıkacak yeni albümüm tek bir tempoda hazırlandı ama arada farklı zamanlı, alternatif anlatı ve bakış açıları barındıran “kardeş tempolar” da içeriyor. 

İçinde bulunduğumuz bu pandemi döneminde performans (icra), adeta soyu tükenmekte olan bir canlıya dönüştü. Popüler müzik endüstrisi farklı çıkışlar peşinde; çoğu zaman müziğin birtakım başka cazip yaratıcı endüstrilerin (sosyal medya, filmler, bilgisayar oyunları vb.) yan ürünüymüş gibi ele alındığına şahit oluyoruz. Diğer taraftan yapay zekânın da müzisyenlere rakip olabileceği sıkça konuşulan şeyler arasında. Senin bu konulara dair görüşün nedir; bu durum müziği ve müzisyenleri nereye götürecek?

Şu anda depresif ve korkutucu bir zamanda yaşıyoruz gerçekten. Doğrusu bunlara verebileceğim net bir cevabım yok. Bu yıl çoğu arkadaşım gibi benim için de adapte olmayı öğrenmekle geçti. Özlemin ve nostaljinin bizim için gerçekten neyi ifade ettiğini öğreniyoruz. Zoom, asla gerçek bir konserin yerini alamayacak; dinlemekle ve konsantre olarak bağlantı kurmakla oluşan kolektif enerjinin yerini.

Yaratıcı olanlar her zaman adapte olmak için, seslerini duyurmak için bir yol bulacaklardır. Bunun bizi nereye götürdüğünden emin değilim ama tek bildiğim, canlı müziğe ihtiyaç duyduğumuz ve bu olmazsa ortadan kaybolacağımız.

1. Mimar ve küratör Mariana Pestana, yardımcı küratör Billie Muraben ve programlar küratörü Sumitra Upham.

2. Maria João Macedo, bienalin görsel kimlik tasarımcısı. Christopher Çolak’ın tasarımcıyla söyleşisi: “Değişken Fontlar ve Empatiye Dönüş

3. New York, Londra, Berlin ve Austin’de ofisleri olan, çokdisiplinli bir tasarım stüdyosu.

4. Roland TR-808, 1980’lerin başında üretilen ve sonrasında elektronik müzik sanatçıları arasında büyük bir popülerliğe kavuşan bir davul makinesi/sentezleyicisi.

Harun İzer, İstanbul Tasarım Bienali, Maria João Macedo, Maxwell Sterling, müzik, ses tasarımı, Tasarım Bienali Seyir Defteri