beste yapmak ve ses tasarlamak arasındaki fark, son albümü ve
müzik dünyasının geleceği üzerine.
1979 yazında yayımlanan Gay Left dergisinin sekizinci sayısında “In Defence Of Disco” [Diskonun Savunması] başlıklı bir yazı yer almaktadır.1 Disko müziği ve alt kültürünü anavatanı ABD’de değil de kıta ötesinden, İngiltere’den takip eden Richard Dyer’ın bu müziğe hak ettiğini düşündüğü değeri vermek amacıyla yazdığı bir yazıdır bu. Disko müziğinin sadece kapitalizmin amacına hizmet eden bir müzik tarzı olduğu iddiasına karşı çıkar ve olumlu bulduğu niteliklerini –belki de ilk kez böyle ciddi bir tezle– vurgular. Daha sonradan birçok önemli müzik yazarı ve kültürel incelemede referans gösterilen bu yazı, talihsiz bir şekilde disko müziğinin de neredeyse son yılına denk gelmektedir. Koca bir müzik türü 1980’lerin başlamasıyla birlikte hızla güç kaybederek, başka türlere evrilerek adeta bir hayalete dönüşecektir. Günümüze kadar gelen bir hayalet.
Disko müziğinin (on)binlerce şarkı ve koca bir kültür tarihiyle dolu kısa yaşam öyküsü, çoğu zaman iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda şarkı ve bir filmle hatırlanıyor artık. Birçokları için disko müziği sadece havalı dans figürleri ve hedonizm yüklü gece hayatından ibaret görülüyor, öyle ki kimi zaman müziğin kendisi bile fonda süs gibi kalıyor. Disko müziğine dair klişeleri hepimiz biliyoruz ama bu müziğin geniş bir toplumsal arka plana ve kültürel birikime dayandığını çoğu zaman es geçiyoruz. O zaman gelin bugün sizinle ömrü kısa sürmüş ama etkileri halen devam eden bu müzik tarzının derinliklerine, alt kültürüne ve sosyal etkilerine doğru bir yolculuğa çıkalım.
Disko müziğinin kökenlerine bakmak için 1960’lardan başlamakta fayda var. Bu dönemde popüler müzik alanı soul, funk ve R&B (Rhythm & Blues) gibi tarzların hâkimiyeti altındadır. Bu türlerin de ilhamını bir önceki kuşakta caz, blues, gospel gibi türlerden almış olduğunu hatırlatalım. Dolayısıyla diskonun kökenleri büyük oranda Siyahlar ve onların müzik geleneğiyle özdeşleşmiş durumda. 1970’lere gelindiğinde soul ve R&B diğer türlerle etkileşime girerek yavaş yavaş değişmeye başlıyor, yanına Latin ritim ve melodileri, Afrika müziği, biraz big band estetiği ve en enerjik hâlleriyle bakır üflemeliler eşlik etmeye başlıyor. Bir de makine gibi çalışan 4/4’lük ritimleri ve tok sesiyle insanı harekete geçiren davullar… Muhteşem bir ritmik bütünlük içinde çalınan bu enstrümanlara çoğu zaman da yüksek perdelere çıkabilen ve duyguları tetikleyen güçlü kadın ve erkek vokaller eşlik etmekte. Dolayısıyla disko müziğinin gerçek anlamda el emeği göz nuru bir müzik olduğunu söylemek yanlış olmaz. En sonda bu konuya tekrar geleceğiz.
Saturday Night Fever’da İtalyan göçmeni bir ailenin ortanca çocuğu olan Tony Manero, her zaman gittiği gece kulübünde katıldığı yarışmayı partneriyle yaptığı bir hayli romantik –ve hiç disko olmayan– bir dansla kazanır.2 Ama bu başarısız dansı içine sindiremez ve ödülünü çok daha iyi dans ettiğini düşündüğü Porto Rikolu çifte verir. Filmin kurgusal dünyasındaki bu durumun gerçek hayattaki izdüşümlerini bulmak hiç de zor değil. Latin müzikleri ve dansları, o dönemde New York’ta yaşayan çoğu Porto Rikolu Hispaniklerin müzikal dünyasında çok önemli bir yere sahipti. 1960’larda salsa ve boogaloo gibi Latin müzikleri kimilerince pek makbul tarzlar olarak görülmez ama sokaklarda geniş kitleler tarafından benimsenmektedir. 1973 yılında gerçekleşen ilginç bir konserde Tipica ’73 isimli boogaloo ekibi, ünlü R&B topluluğu Kool & The Gang ile sahneyi paylaşacaktır.3 Aynı yıl, dönemin meşhur isimlerinden Joe Bataan’ın gerçek bir Latin dans albümü olan SalSoul yayımlanır. Bu albüm öyle başarılı olur ki, albümü yayımlayan plak şirketi daha sonra adını Salsoul olarak değiştirir!4 Salsoul Records sonraki yıllarda disko müziğinin de en önemli plak şirketlerinden biri hâline gelir. Joe Bataan ise ertesi yıl soul ve R&B müziğin yıldız isimlerinden Gil-Scott Heron’un ünlü “The Bottle” parçasını kendi tarzına uyarlayıp “La Botella” adıyla yorumlayarak bir başka ilke imza atar.5
Belki 1970’lerin isyankâr ruhunun da etkisiyle, disko müziğinin gelişiminde doğrudan Afrika çıkışlı bazı müziklerin de önemli bir yeri olduğunu söylemek lazım. Bunların başında, birçok DJ ve eleştirmen tarafından disko müziğinin ilk hitlerinden biri olarak görülen Kamerunlu Manu Dibango’nun Fransa’da kaydettiği “Soul Makossa” parçası sayılabilir.6 1973 yılında yayımlanan bu parça, ritmik yapısıyla birçok disko parçasına da ilham kaynağı olur. Aynı dönemde Fela Kuti, Osibisa gibi sanatçı ve toplulukların müzikleri de diskolarda sık çalınanlar arasındadır. Aslında disko dönemine ait olmayan ama dönemin DJ’leri tarafından çok sıkça çalınan bir başka parça ise Michael Olatunji’nin “Jin-Go-Lo-Ba”sıdır. Santana’nın 1969 yılında ilk albümünde “Jingo” ismiyle yorumlayarak meşhur edeceği parça, Afrika’nın ritimlere dayalı ilkel (arkaik) müziğini başarılı bir şekilde yansıtmaktadır.
Disko müziği ile eşcinsel kültürün bağlantısı ise bizi bambaşka bir yere götürüyor. Başta referans verdiğim Dyer, yazısında diğer tezleri yanında eşcinselliğin bu müzikle ilişkisini, erotizmin ifadesi üzerinden kuruyor. Popüler müziğin içerdiği erotizmin fizikselliği dışlayan bir duruşu olduğunu söyleyen Dyer, diskoda ise daha kapsayıcı, bütünsel bir vücut erotizminden [whole body eroticism] bahsediyor. Ritmik yapısı disko kadar güçlü bir tarz olan rock müziğin erotizminin tek yönlü, dayatıcı, daha çok fallik ve erkeksi bir erotizm olduğunu söylüyor. Elektro gitarla özdeşleşen bu tarz, hep erkeksi bir cinsellik ifadesi ortaya koymakta. Halbuki ilhamını Siyahların müzik geleneklerinden alan disko, ritmik unsurları yeri geldiğinde daha yumuşak, bazen de sert kullanabiliyor. Siyah müzikte ritmin kendi içinde tekdüze ve dayatıcı olmadığını belirtiyor Dyer; ritmik unsurların oyunbaz, atlayan, zıplayan, bazen ana ritmin gerisinden gelip, bazen önüne geçen formunu örnek gösteriyor. Burada ritim ve erotizm bütün vücut için geçerli; her iki cinsiyete de alan açacak şekilde kuruluyor. Dyer kendilerini toplumsal normların erkeklik anlayışının dışında tanımlayan erkek eşcinsellere, disko müziğindeki her türlü cinselliğe açık bu tavrın daha çekici geldiğinden bahsediyor. Burada Dyer’ın bu makaleyi 1979 yılında yazdığını tekrar hatırlamakta fayda var; LGBTİ+ hareketinin kitleselleştiği dönemde yazdığı bu makaleyle aynı zamanda bu gündemden beslenen yeni bir tartışma alanı da açıyor.
Bütün bu arka planda gelişen disko müziğinin ilk şarkısının hangisi olduğu ise hayli tartışmalı bir konu; çok sayıda parça bu alanda ilk olarak örnek gösteriliyor. Ancak çeşitli yazar ve müzisyenlerin uzlaştığı parçalar arasında Harold Melvin & The Bluenotes ekibinin “The Love I Lost” isimli şarkısının başta geldiğini söyleyebiliriz. 1973 yılının sonlarına doğru kaydedilen bu teklinin kendini o güne kadarki bütün parçalardan ayıran belirgin özelliği, davulcu Earl Young’ın four-to-the-floor davul ritimleri ve hi-hat zillerini açık-kapalı kullanım tekniği oluyor. Four-to-the-floor aslında gayet basit bir ritim, 4/4’lük bir müzik ölçüsünde bas davulun her vuruşta vurulması anlamına geliyor; şu anda neredeyse bütün elektronik dans müziklerinin de standardı olan dört-dörtlük ritim yapısı. O güne kadar pek fazla uygulanmayan bu stil, Earl Young’ın bir makine gibi çalışan ve asla ritim kaçırmayan çalış tarzıyla mükemmel bir şekilde birleşiyor. Yine bu sıralarda yayımlanan bir başka disko parçası olan The Temptations’ın “Law Of The Land”i de benzer özellikleriyle öne çıkıyor. Diğer taraftan enstrümantal parçaları “TSOP” (“The Sound of Philadelphia”) ile MFSB topluluğu ve Hues Corporation’ın “Rock The Boat” gibi hitleri de 1973 yılı içinde bu davul tekniğinin uygulandığı parçalardan.
Bu noktada disko davullarının büyüsünün, aslında her zaman farkında olmadığımız sihirli bir dokunuşla tamamlandığını da eklememiz lazım: Yeni teknolojiler! Motown, Stax gibi plak şirketleri ve R&B’nin hâkim olduğu 1960’ların dans müziği, 1970’lerin başlarına gelirken dört-beş yıllık bir süre içerisinde yeni teknolojilerin farklı kullanımlarıyla ciddi bir evrim geçiriyor ve klasik anlamda disko müziği de bu füzyondan ortaya çıkıyor. Her ikisi de daha önceden bilinen ama bu dönemde kitlelere ulaşan iki yenilik, bu gelişmelerin anahtarı oluyor: subwoofer [bas hoparlörü] ve remix [yeniden düzenleme].7
Bas hoparlörünü meşhur eden olay, Amerika’da 1974 yılında Earthquake [Deprem] isimli filmin gösterime girmesi. Gösterimlerde kullanılan Sensurround adındaki bas hoparlör sistemi, seyircilerin düşük frekanstaki sesler (ve titreşimler) ile depreme benzer sallantılar hissetmelerine yol açıyor. Gece kulüplerinde bas hoparlörü kullanımı bundan da önceye, 1970’lerin ilk yıllarına kadar gitmekte. O dönemin efsane isimlerinden David Mancuso’nun, New York’taki evine önce arkadaşları davet ederek başladığı ve the Loft adıyla ünlenen ev partileri, sonraları biraz daha profesyonelleşerek dans etmeyi seven genç ve popüler bir kitlenin en büyük eğlencesi hâline geliyor.8 Tam bir odyofil olan Mancuso, the Loft’un bas hoparlörleriyle güçlendirilmiş ses sistemini ses mühendisi arkadaşı Alex Rosner ile birlikte kuruyor.9 1970’lerin ortalarından itibaren bas hoparlörleri birçok gece kulübünün standart malzemesi hâline geliyor.
Aynı dönemlerde plak ve kayıt teknolojisinde de bas hoparlörüne paralel bazı yenilikler gerçekleşmekte. Mesela 12-inch adı verilen plaklar tam bu sıralarda ortaya çıkıyor. Ünlü disko prodüktörü Tom Moulton bir röportajında 12-inch formatının kendisi tarafından şans eseri bulunduğunu anlatıyor.10 O vakte kadar DJ’ler 45’lik olarak da bilinen daha küçük boyutlu 7-inch formattaki plakları kullanmaktaydı. Kayıt süreleri genelde 3 dakikayı pek geçemeyen bu plaklar, alan darlığı yüzünden ses kalitesinin de çok iyi olmasına imkân vermemekteydi (7-inch’e kayıt için çoğu zaman bas frekanslarının filtrelenmesi gerekiyordu). 12-inch’lerin daha geniş yüzey alanları, bu plaklara daha derin ses izleri kazınmasını mümkün kıldı ve böylece daha düşük ses frekanslarının da (yani bas seslerin) plak üzerine kaydedilmesi sağlanabildi. Ses farkını evde plak dinlerken hissedebiliyordunuz ama esas fark parçaları kulüplerde çalarken ortaya çıkıyordu, hele ki ses sistemi de buna göre tasarlanmışsa!
Bas hoparlörü müziğin mekânda tecrübe edilme şeklini değiştirirken, remix ise dans müziği kayıtlarına ciddi şekilde yön veren bir gelişme olur. Aslında bir kayıt düzenleme tekniği olan remix’in kökeni, Pierre Schaeffer gibi Musique concrète bestecilerinin kullandığı teyp manipülasyonları, montaj ve üst üste kayıt tekniklerine dayanır. Bu yöntemleri kendi amaçları için kullanan prodüktörler, parçaları kulüplerde çalınmaya daha elverişli hâle getirmekteydi. Bu konuda anahtar isimlerden biri yine Tom Moulton oldu. Yeniden düzenlemesini yaptığı parçalara “A Tom Moulton Mix” ibaresinin eklenmesini şart koşarak remix yapan prodüktör/DJ kültünü de o başlattı. Onu aynı dönemde Larry Levan ve Francois Kevorkian, 1980’lerde Shep Pettibone, David Morales gibi isimler takip eti. 1990’larda ise Paul Oakenfold ve Fatboy Slim gibi isimlerle prodüktör/DJ’lik ilk küresel yıldızlarını üretmeye başladı. Tabii bu ayrı bir hikâye...
Disko müziğinin bitişi ise oldukça hazin bir öykü. Karakteri 1973 yılının sonlarında oturmaya başlayan tarz, 1974–1976 yılları arasında özellikle birbirinden başarılı tekli ve albümler yayımlayan Salsoul ve Philadelphia International Records gibi plak şirketleri sayesinde altın dönemini yaşar. Sonun başlangıcı ise 1977 yılında gerçekleşen iki önemli olayla ilişkilendirilir sıkça: New York’ta ünlü disko kulübü Studio 54’ün açılması ve yine aynı yıl ünlü Saturday Night Fever filminin gösterime girmesi…11 Zaten disko müziğinin popülaritesinin hızlıca farkına varan Atlantic, Columbia ve Warner Bros. gibi büyük plak şirketleri de hızlıca bu alana girer. Amerika’da Barbra Streisand, Rod Stewart, Rolling Stones gibi yıldızlar disko parçaları yayımlamaya başlarken, Avrupa’da Dalida, Elton John, ABBA gibi isimler onları izler.12 Disko kültüründe beyaz erkeklerin hâkimiyeti de bu dönemde giderek artar. 1970’lerin sonuna geldiğimizde disko müziğinin baş köşesinde üç İngiliz erkekten oluşan Bee Gees’in yer alması belki de bu durumu en güzel şekilde özetlemektedir.
Richard Dyer’ın “In Defence Of Disco” metnini yazdığı 1979 yılı, özellikle sağcı muhafazakâr Amerikalılar arasında yükselişe geçen Disco Sucks hareketinin de doruğa ulaştığı yıl olacaktır. 1979 Temmuz’unda bir beyzbol maçının arasında Radyo DJ’i Steve Dahl’ın önderliğinde (çoğu beyaz ve erkek) binlerce rock fanatiği, 10.000’e yakın disko plağını yakar.13 Bunu, 1980’lerin ilk yıllarında başlayan AIDS salgını izler. Hastalık Amerika’da eşcinsel toplulukların en büyük kâbusu hâline gelir; çoğu, korkudan gece kulüplerinden ellerini ayaklarını çekmek zorunda kalır.14 Yazar Paul Burston’un bu konudaki retorik sorusu oldukça çarpıcıdır: “Diskonun ölüm ilanı ile AIDS’in manşetlere çıkmasının adeta aynı anda gerçekleşmesi gerçekten bir tesadüf olabilir mi?”15
1980'li yıllar geldiğinde, disko müziğinin bıçakla kesilir gibi bitmesinde yine bir teknolojik gelişme de belirleyici olacaktır: Müzik üretimini kolaylaştıran ve bir anlamda demokratikleştiren ucuz synthesizer’ların (sentetik ses üreticileri) piyasaya girişi. Öyle ki 1980’lerden sonra bir daha asla synthesizer’ların ve bilgisayarların içinde olmadığı bir dans müziği düşünülemeyecek hâle gelir. Günümüzde ünlü dans müziği prodüktörlerinin çoğu üretimlerini başka bir müzisyene ihtiyaç duymadan, tek bir bilgisayarın başında yapabilmekte. Halbuki 1970’lerin disko müziği bunun tam tersidir; müziği yapmak için tek tek o enstrümanları çalan müzisyenler gereklidir. Benim açımdan bu on yıllık dönem içerisinde üretilen bunca müziğin değerli oluşunun en önemli sebeplerinden biri de bu: Disko, müziğin bizzat müzisyenler tarafından icra edildiği belki de son özgün dans müziği türüdür. Tavsiyem sizin de bu müziğe, üzerine yapıştırılmış ince ama parıltısı göz kamaştıran üst katmanı sıyırıp, onun altına geçip bakmanız, dinlemenizdir. Böylece disko müziğinde gerçek bir zenginlik ve derinlik bulacağınızdan eminim.
1. Yazının tamamının yer aldığı dergiye şuradan erişebilirsiniz: Gay Left - a socialist journal produced by gay men 1975–1980
2. Saturday Night Fever demişken ufak bir dipnot açmamak olmaz. 1977’de gösterime giren bu filmin senaryosu 1976’da New York Magazine’de İngiliz müzik yazarı Nik Cohn’un yazdığı “Tribal Rites of the New Saturday Night” başlıklı yazıya dayanıyor. İlk başta gerçek bir röportaj sanılan bu yazının yıllar sonra aslında Cohn’un neredeyse tamamen uydurduğu bir hikâye olduğu da ortaya çıkıyor. Jeremy Gilbert ve Ewan Pearson, Discographies: Dance Music, Culture and The Politics of Sound (Routledge, Londra, 1999), s. 1-37.
3. Will Hermes, Love Goes to Buildings on Fire: Five Years in New York That Changed Music Forever (Farrar Straus & Giroux, New York, 2012), s. 26.
4. Peter Shapiro, Turn the Beat Around: The Secret History of Disco (Farrar, Straus and Giroux e-book, New York, 2005) s. 218.
5. Bu parçada kendisine saksofonda eşlik eden ise ünlü cazcı David Sanborn’dan başkası değildir.
6. John A. Jackson, A House on Fire: The Rise and Fall of Philadelphia Soul (Oxford University Press, New York, 2004) s. 152.
7. Ne yazık ki bu iki kelimenin de düzgün Türkçe karşılıkları yok. Subwoofer bir yana, geçenlerde bir prodüktör/DJ arkadaşım remix yerine “yapboz” eklemesini kullanmıştı; şimdiye kadar duyduklarım arasında en iyisi olabilir.
8. Bill Brewster ve Frank Broughton, The Record Players: DJ Revolutionaries (DJhistory.com, Londra, 2010), s. 127.
9. Alex Rosner ile yapılmış kapsamlı bir röportajı şuradan okuyabilirsiniz: “Alex Rosner”
10. Brewster ve Broughton, age, s. 139.
11. Tim Lawrence, “In Defence of Disco (Again)” (New Formations, 58, Summer 2006), s. 130.
12. Disko fırtınasının Türkiye’yi teğet geçtiğini söylemek pek de yanlış olmaz. Dönemin bu anlamda en ilginç kayıtlarından bazıları Osman İşmen Orkestrası’na ait. Orkestra 1978–1980 arasında çeşitli Türkçe türkü ve şarkılara disko aranjmanları yaparak birkaç albüm yayımlar. Diğer iki önemli girişim de şarkıcı Şenay (Honki Ponki) ve Nur Yoldaş’tan (Sultan-ı Yegâh) gelir. Özellikle Sultan-ı Yegâh yayımlandığı yıldan bu yana büyük bir ilgi görse de, tam da disko döneminin bitişini yakalayan bu kayıtlar dışında Türkiye’de disko müziği adına ses getiren fazla bir eser olduğu söylenemez.
13. Jaap Kooijman, “Turn the beat around: Richard Dyer's 'In Defence of Disco' revisited”, European Journal of Cultural Studies, 8(2) (2005), s. 258.
14. Tim Lawrence, “In Defence of Disco (Again)”, New Formations, 58 (Yaz 2006), s. 136.
15. Jaap Kooijman’ın makalesinden referansla, age, s. 264.