fotoğraf: Elmira Zenger
Çift

Çift olmakla beraber içine girilen ve geriye kalan herkesi dışarıda bırakan bir çember vardır. Bu çember adeta Kadıköy’deki dershane binaları gibi aynalı ve içeriyi göstermeyen camlarla kaplıdır. Böylece Çift’in yaşadıkları (onlar göstermek istemedikçe) dış dünya tarafından görülmez ve Çift ona yansıtılanın ötesinde bir şeyi geri yansıtmaz.

Çift olmak, tek doğduğumuz dünyada iki kişilik güçlerle donatılmak, yanılma payı daha düşük, sağlaması iki kere yapılmış düşünceleri benimsemek, daha az yanlışa düşmek, farklı konularda daha çok şey bilmek, kısacası daha yenilmez bir ordu kurmak demektir. Bu müttefiklik dış dünyayla savaşta avantaj, doğal bir üstünlük sağlar ve üstünlük sadece aktif çatışmalardaki cephaneyle kısıtlı değildir; tek iken uğranan hayal kırıklıkları, çemberin içine girince ortak bir mağduriyete, omuz silkebilecek bir üzüntüye ve haklı bir öfkeye dönüşür ve geçmişten gelen yaraların pansumanı kolaylaşır.

Çift, aynı evi paylaşıyorsa (paylaşmıyorsa bu yazıda kastettiğim cinsten bir Çift değildir zaten; çünkü öylesinin kurduğu birlik daha kaygan, daha uçucudur) o evi ortak bir bütçe ve zevk doğrultusunda dayayıp döşer. Sonra kapısı her açılıp da içeri girildiğinde Çift olarak varlıkları, seçimleriyle ifade etmek istedikleri şey, onları diğerlerinden ayrıştıran unsurlar bir kez daha teyit edilir. İdari haritası çizilmiş, jeopolitik konumu belirlenmiş, sokak ve mahalle düzenlemeleri yapılmış, sınırları titizlikle (ve çok ciddi bir vize aşamasıyla) muhafaza edilen bir devlettir Çift’in evi. Evin düzeni, detaylarında yatan süreçlerin (“ulusal tarih”) bilgisi, bu birliğin gücünü pekiştirir. Aynı şekilde diğer çiftleri ziyaret etmek, başka birliktelikleri gözlemlemek de Çift’teki ortaklık (“ulusal kimlik”) duygusunu netleştirir. Başkasında neyin olmadığını kolayca saptayan Çift, kendini daha iyi anlar ve seçimlerinin doğruluğundan emin ve tatmin olur.

Fakat bu son paragraftan yola çıkarak Çift’in değişmez bir düzenin içinde hapsolduğunu ve mahpusluktan yüzde yüz memnun olduğunu iddia edemeyiz; zira kontrollü değişim de Çift’e sevinç ve daha iyisi olmak adına motivasyon verir. Bu yüzden Çift, beraber alışverişe gitmeyi, gördüğü yeni bir koltuk, diş fırçası tutacağı veya mutfak havlusu üzerinden ortak estetik anlayışını ve karar mekanizmalarını test etmeyi sever. Yeni alınan eşyayı eskisinin yerine yerleştirmeyi, bu yeniliğin zihninde canlandırdığı sonsuz varoluş ihtimalini seyretmeyi de. Benzer şekilde, seyahat ederken tanıştığı, bazen doğru düzgün aynı dili bile konuşmadığı insanlarla birkaç kadeh içkinin verdiği rahatlık içinde samimiyet kurarken de repertuarının zenginleştiğini ve Çift olarak ikamet ettiği bu üçüncü vücudun boy attığını hisseder.

Gün sonunda veya arkadaşlarla gidilen bir tatilden, yemekli bir partiden dönüşte son vedalaşmanın, el sallamaların ardından Çift’in arabalarına bindikleri an, dış dünyayla iletişim tamamen kesildiğinde çemberin sınırları koyulaşır. Emniyet kemeri takılır, müzik açılırken başlanan ve yatak odasında küpeler çıkarılıp gece kremleri sürülene dek devam eden, ortak değer yargıları üstünden yapılan bazı auditlerin sonucunda, Çift ortak fikir kütüphanelerine referans amaçlı birkaç analiz daha ekler. Bu analizler sayesinde, dış dünyayı daha az korkulacak, olgulara indirgenebilecek bir yere dönüştürür.

Çember dışındakilere dair karakter analizler birikip ortak fikir kütüphanesi genişledikçe, Çift’in beraber yarattığı dil, tutumlar, tepkiler daha sofistike hâle gelir. Diğerlerini daha üç boyutlu, daha detaylı bir incelemeye tabi tutmaya, hayatı öğütmek için yazdığı kod dizisine farklı senaryolar (“if… then...”) eklemeye başlarlar. Bireysel olarak yapılan çıkarımlar bu kütüphanenin üst raflarına fırlatılır bazen, hatta Çift olarak deneyimlenenler ve varılan yargılar, kimi durumlarda bireysel çıkarımları hepten hükümsüz hâle getirir. Diğer olağanüstü hâllerde, örneğin maddi-manevi zor zamanlarda veyahut analizlerin önünü çeken Çift elemanı ile diğerinin arasında bariz bir entelektüel asimetri olan durumlarda, Çift’in sıkıntıdaki üyesi, tek olarak varlığını askıya alır ve bireysel çıkarımlarını toptan çöpe atar. Çift olmanın sağladığı sermaye, kendi başına ortaya koyabileceğinden hayli yüksektir, dolayısıyla ona yönelmesi en pratiği ve akıllıcasıdır. Bu kararı veren kişi, gönüllü olarak silikleşir.

İşte o noktada çemberin dışındakiler için tedirginlik başlar, çünkü artık muhataplarının kim olduğu belirsizleşmiştir. Çift’in eskiden beri arkadaş olunan teki, Çift hâlindeyken artık tanımadıkları bir insandır. Bu insanın jestleri, alışkanlıkları, mönüden seçtiği yemek, bazen fikirleri artık aşina değildir. Sesinin tonu, güncel bir mevzuya yaklaşırken takındığı tutum bile kimi zaman yabancıdır. O zaman çemberin dışındaki şahıs, bundan böyle kiminle arkadaş olacaktır? Bu arkadaşlık sürebilir mi? Bu arkadaş, Çift’in tanımadığı teki tarafından yürütülen bir soruşturmanın sonucunda yargılanacağı korkusuyla giderek ikirciklenir. Çemberin dışında kalmanın ötesinde, tıpkı artık istenmeyen bir evcil köpek gibi çemberi göremediği bir noktaya terk edildiğini bir süre sonra acıyla fark edecektir.

II.

Fransızca sınıfımda 55-60 yaşlarında, Harvard Hukuk mezunu, önemli yerlerde önemli işler yapmakta olan, kızlarını Paris’te üniversiteye göndermiş ve emekli olur olmaz yanına taşınmanın hayalini kuran bir karı koca var. Kalemin ucunu yumuşatmaya gerek kalmasın diye onlara C ve S diyeceğim.

C ve S, örnek bir çiftten beklenecek tüm dayanışmayı, uyumu gösterir, nefeslerinin altından (yaşlarından beklenmeyecek ölçüde) dedikodu yapıp göz devirirler. Kurallara uymak adına birbirleriyle asla İngilizce konuşmaz, aynı yüksek ahlakın yansıması olarak ödevlerini birbirine göstermeden yaptıkları için bazen cevaplarda çatışır ve çatışmalarını da bizlere göstere göstere intermediate seviyedeki Fransızcaları vasıtasıyla sürdürürler. Ama meselemiz bu değil. Mesele bu çiftin insanda merak ve bazen de utanç tetikleyen küçük ritüelleri.

Ritüellerden ilkinde, koca S, Fransızca hocasının bizi daha yakından tanımaktan ziyade basit konularda kendimizi ifade etmemiz amacına yönelik sorularına mutlaka karısına olan sevgisiyle alakalı bir cevap verir.

(Süreklilik kipiyle çekilecek fiillerin kullanımına örnek teşkil etmesi için) “Bugün tüm gün ne yapmaktaydınız?” “Tüm gün karımı düşünmekteydim!”

(Alışkanlıklara dair cümle yapısını öğretirken) “Hafta sonları yapmaktan vazgeçemeyeceğim…?” “Karımla akşam yemeği yerken bir kadeh şarap eşliğinde onu ne kadar sevdiğimi söylemektir.”

(Korkmak ve endişe etmek kalıplarının üstünden geçerken) “Hayatta en korktuğum şey…?” “Canım karımı kaybetmektir.”

S’nin bu tür cümleleri neden bir grup kurs öğrencisinin önünde kurduğunu üç senedir (tıpkı S’nin C’yi gün içinde düşündüğü gibi) aralıksız düşünürüm ve bu perdenin arkasını hayal etmeye çalışırım. C’nin ileri derecede kıskanç olduğunu, belki önceden S’yi uygunsuz bir iletişimin ortasında yakaladığını, bu yüzden S’nin onu rahatlatmak ve kuşkuları silmek için böylesi saçma bir gösteriyi üşenmeden düzenlediğini iddia etmek en kolayı. Hatta bu teorimi destekleyecek irili ufaklı kanıtlar da topladım:

  • Birkaç ders S’nin sol yanına oturma hatasına düşen sınıf arkadaşımız (orta yaşlı, masaj terapisti, neşeli ve iri göğüslü) D’nin dekoltesine C’nin gözlerini fal taşı gibi kocaman açılmış gözlerle bakması
  • Dar jean pantolonunun içinde külot izi belli olan hocamız sınıfa arkasını dönüp tahtaya bir şey yazarken C’nin (kocası adına) yerinden sıçraması
  • Mini etek giydiğim günlerde, yanımdaki C’nin bacaklarımın manzarasını kocasının açısından kapatacak şekilde öne eğilmekten tüm ders sandalyesine yaslanamaması ve bazen defterine yazı yazmaması

Eh, yine de bu iddiamın doğruluğunu bilemeyiz tabii.

Bu ritüele zincirli bir diğeri: S’nin sevgi dolu örneklerine karısı C’nin cevabı, gizlemeye çalıştığı bir gururla ve belki kibirle göz devirmektir. Ve C’nin cevaplarında asla kocasına olan duyguları veya onunla vakit geçirmekten duyduğu zevk ve hatta kocasına dair herhangi detay belirmez. Hep sınıftaki diğerleri gibi basitçe kendinden, işinden, kedilerinden ve bazen Trump’a dair memnuniyetsizliklerinden bahseder.

Bu, C ve S’nin ilişkisindeki tek zıtlık değil. Hatta çift olmaları, türlü zıtlıkların üstüne kurulu. C’nin soylu bir aileden (her Noel ailenin en gösterişli konağında buluşup uzak kuzenler dahil tam yüz kişi yemek yemelerinden sık sık dudaklarında alaycı bir gülümsemeyle bahsederler) S’nin ise Mısır kökenli yoksul bir aileden gelişi, C’nin S’den on yaş kadar büyük, saçları ağarmış, bakımsız bir kadın olmasına karşılık S’nin fit ve yağız bir Ortadoğu delikanlısını andırması; C’nin kötümser, plancı ve kitap kurdu karakterine karşılık S’nin sinir bozacak denli iyimser, spontane ve sportif oluşu.

Bunca kontrastın yanı sıra çift olarak anlatmayı çok sevdikleri, iki tarafın ailesinin de memnun kalmadığı evliliklerinin, çulsuz ilk günleri var. Defalarca gördüğüm, kaba saba çizilmiş bir taslak gibidir bu, ama her bir çizgi anlam ve arka plan hikâyesi dolu: Kilisede değil, belediye binasında kıyılan, sıradan bir giysi ve takım elbiseyle katıldıkları gösterişsiz nikâh. Bir odalı, boş, küçük dairelerinde sadece yakın birkaç dostun davet edildiği ve ucuz şarabın su olup aktığı kutlama. “Ne çok eğlenmiştik ve aileler nasıl da kudurmuştu!”

Doğrusu bu ifade yaşlarıyla uyumsuz, hatta biraz uygunsuz gelir bana, tıpkı dedikoduculukları gibi. Özel bir detayı samimiyetle göstermektense, salt başkalarını dışarıda bırakıyor olmaya abartılı bir övgü. Çembere övgü.

III.

Çift, onu oluşturan bireylerin dışında ve ötesinde, bambaşka bir canlıdır. Handle with care

aile ilişkileri, çember, çift, Elmira Zenger, ev, evlilik, romantik ilişki