…Ve kuzeyden geldiler konvoylar hâlinde,
Plastik deniz topları, güneş kremleri ve sonsuz endişeleriyle,
Durmaksızın arşınladıkları plajla ev arasındaki taşlık yolda,
Tembelce sürüklenen deniz terliklerinin altında oluşan elektrikle
Bıraksan bin bir gece yanardı,
Sokak lambaları.
(Henüz yazılmamış bir yazlıkçı destanından)
I.
Yazlıkçı, şehrin gürültüsüyle düzenini sayfiyenin sakinliğine, telaşsız ve asfaltsız yollarına taşır, büyük şehir plakalı aracının bagajında kontrollü kaos ve anksiyete getirir. Kasabaya, bu grubun yokluğunda hiç hissedilmeyen bir önem atfolur birden, hareket gelir. Sokaklar ve plajlar renklenir, çocuk sesi ve anlam dolar. Kalp masajı yapılmış da hayata dönmüş gibi canlanır her şey.
Garsonlar ellerini arkadan kavuşturup başlarını kaldırarak tavana monte edilmiş televizyonu izlemeyi veyahut meşrubat buzdolabının üstünde Fotomaç okumayı bırakır, müşterilere hizmet etmek için yarışırlar. Tozlu bir yolun sonundaki bakkala kolilerce temizlik malzemesi, konserve yiyecek ve ekmek kasaları yığılır. Belediyenin düzenlediği bahçe ve parkları çeviren kireç beyazı, pütürlü duvarlara yakın zamanda gerçekleşecek yemiş festivallerinin, konserlerin, etkinliklerin fotokopi afişleri yapıştırılır. Soluk tenteleriyle stantlar kurulur küçük meydana; gümüş takıcılar, deri bileklik, çanta ve anahtarlık satıcıları oyuncakçılarla beraber köşeleri paylaşır. Pastaneler, restoranlar, büfeler, gazete bayileri, kitapçılar, çay bahçeleri ve barlar bu demografik değişime ve köpüren talebe kayıtsız kalamaz, kaldırımlara taşar. Yazlıkta ihtiyaç duyulabilecek her tür ürünü bulunduran o tek dükkân, senelerdir değişmemiş, sadece kalabalıklaşmış vitrininin çevresini şişmiş deniz yatakları ve halkalara geçirilmiş demode mayoların kompozisyonuyla genişletir, kapı önündeki şezlongda oturan mankene giydirdiği kolluk, simit, şnorkel ve paletle görsel kataloğunu tamamlar. Dekoratif fesi ve yöresel işlemeli kırmızı kadife yeleği içinde Roma dondurması sattığını iddia eden dondurmacı, külah akrobasilerini tekrar tekrar sergilemek üzere hazırlanır. Yazlıkçılar, kendileri için kurulan bu özenli sahneye denizle kucaklaşmaktan bitap düştükleri her günün sonunda çıkar ve ürünlere tek tek, çok beğenecekleri bir şey aniden önlerinde belirebilirmiş gibi bakarak alışveriş ederler.
Deniz grupları, sabahtan akşama kadar tıpkı bir satranç oyununda olduğu gibi, belli kurallar içerisinde ve hiyerarşideki yerlerine göre yer değiştirir. Piyon çocuklar, plajın en ön sırasını teşkil eder ve denizin soğuğundan morarmış dudakları, fazla suda kalmaktan iyice buruşmuş el ve ayaklarıyla her yöne delibozuk ilerleyebilirler. Kale anneler, suyun serinliğine alışmak için baldırlarına kadar girdikleri denizde çattıkları kaşlarının üstünde siper ettikleri elleriyle rüzgârı ve dalgaları gözlemler ve yüzdükçe ısınacakları konusunda yeminler eden çocuklarını mutlu etmek uğruna gönülsüzce biraz ileri ve sonra çokça geri kulaç atarlar. Fil konumundaki babalar ve diğer yetişkin erkek grupları, gün ortası sıcakladıkları için plansızca atladıkları suda hızla, çaprazlama ilerleyerek başları ufukta anca küçük noktalar olarak seçilinceye dek açılır. At konumundaki ergenler ve sitenin gençleri, birbirini deve güreşi için omuzlarına aldıklarında suyun içinde biçimsiz L’ler çizer. Lacivert görünce aklı başından gitmeyen, sevgisini ölçülü yaşayabilen denizin şahları, denize anca boşken, sabah çok erken ya da akşam herkes gittikten sonra girer. Hareketleri seri, tereddütsüzdür, bir süre soluk almadan açılıp aynı şekilde geri döner ve ayakta kurulanarak evlerinin yolunu tutarlar.
Yazlık ev, kasabaya en iyi ihtimalle birkaç ay geçirmek için gelen şehirlilerin ikinci evidir. Bu evde, şehirdeki kurallar bütünüyle geçerli değilse de (mesela genellikle halı bulunmaz ve içeride ayakkabıyla gezilebilir) tümden iptal de edilmemiştir (Sabah ve akşamları kumlanmış zemin köşe bucak süpürülür ve silinir). Evin içi patlıcan-biber kızartması, kaynayan şeftali veya dut marmeladı, akşamları da hindistancevizli şampuan ve duş buharı kokar. Televizyon arkada, çoğu zaman tüm bireyleri balkonda zeytinyağlı yiyen ailenin salonunda mavi bir ışık olarak sımsıkı kapalı perdelere yansır. Bazen bir yarışma programı, eski bir Türk filmi veya akşam haberleri kısık seste, ıslak mayoyla oturmaktan hare şeklinde lekelenmiş koltuklar için oynar. Sivrisinekleri engellemek amacıyla girişe takılmış yaylı tel kapının açıldığı balkon, şehirdeki evlerden farklı olarak hem plajın hem mutfağın hem salonun hem de bahçenin uzantısı gibi görülür. Balkonda güneşten pişmiş taşları sulamak, bahçe hortumuyla veya hortumun bağlı olduğu evin arkasındaki küçük musluğun altında kumlu ayakları yıkamak, plaj havlularını ve yıkanmış mayoları asmak kaytarılamayacak yazlıkçı ödevlerindendir. Yaş ne kadar küçülürse ödev o kadar artar.
Yazlıkta komşuluk, yani hayatta asıl önemli şeylerin gerçekleştiği şehirde beraber vakit geçirmediğin insanlarla her sene birkaç ay düzenli vakit geçirmek, onlardaki değişimleri, dönüşümleri kısıtlı süre ve koşullar dahilinde gözlemlemek insana hem zamanla ilgili tuhaf bir bilgelik, hem de genel anlamda kararlılık hissi verir. Yaz tatilinin nasıl geçeceği, komşular hakkında bilinenler sayesinde öngörülür bir deneyime dönüşür. Komşu dostluğu bazen şehre taşsa da hiçbir zaman yazlık balkonlarında kurulan mangallarda içilen rakının etkisiyle verdiği samimiyet hissini vermez. Herkesin sınırlarını bildiği ve ona uygun şekilde davrandığı türden bir yakınlıktır bu. Mayo kumaşından kesilmiş iç çamaşırlarıyla birbirlerini görüyor oldukları gerçeği, aradaki mesafeyi değiştirmez; yazlıkçılar iş konuşmaz, birbirine kırılmaz ve beraber uzun vadeli planlar yapmaz.
Şehir koşturmacasında adeta unutulan aile büyüklerinin yazlıkta aktif rolü vardır. Sabah erkenden kurdukları sofranın çatal bıçak şakırtılarıyla çevredeki villaların sakinlerini uyandırır, yazlıkların önündeki taşlık yoldan geçen ahbaplarıyla yüksek sesle sohbet ederler. Göğüs kafeslerinin bittiği yerde aniden balon gibi şişen göbekleri ve güneşin altında durmaktan ciğer rengine dönmüş ciltleriyle yaşlı amcalar bahçeyi üstleri çıplak vaziyette saatlerce sular, sitenin çiçekleri ve yeni ağaç dikimiyle yakından ilgilenir, çocukların ufak tefek bisiklet tamiratlarını zevkle yaparlar. Yaşına rağmen hâlâ aralıksız sigara içen, hırıltılı sesi haricinde bir sağlık problemi bulunmayan kısa saçlı, zayıf ve zarif eşleri haftada bir kurulan pazarda uzun vakit geçirir ve bölgesel yeşillikleri detayıyla bildiğinden sürekli değişen muhteviyatını reklam edeceği dev pazar çantalarıyla eve dönerler. Bu çift her gün yeni bir grup misafiri ağırlamak için et marine eder, güneş yanığından bozulan mutfak eşyalarına, çevredekilerin her türlü derdine pratik ve bazen bitkisel çareler bulur.
Dertlerini şehirde bıraktığından yazlıkçının tek stres kaynağı, yağmur ihtimaline karşılık balkondaki büyük şemsiyeyi ve yastıklı ferforje salıncağı eve sokmaktır. Kırılan gül fidesidir. Bir gece mekanizması bozulduğu için kapanmayıp orta bahçeyi göle çeviren fıskiyedir. Her akşam elleriyle besledikleri hâlde günlerdir ortada görünmeyen sokak köpeğidir. Hafta sonu çevre kasabalardan denize gelen ve halk plajını kalabalıklaştıran, kendi görgü kurallarına uymayan yabancılardır. Eskiden her gece büyük orgunun başına geçip aynı şarkıları değişmeyen coşkuyla çalan piyanist şantörlü bir çay bahçesiyken 2000’lere doğru ismine “club” eklenmiş, artık kapısına taşra DJ’lerinin isimleri yapıştırılan yerden geceleri gelen gürültülü müziktir.
Lafı açılmışken: Bu derme çatma çay bahçesi club’larından yıllar önce, ultraviyole ışık oyunlarıyla giysilerin, rujların, ojelerin rengini bambaşka gösteren ve kasabanın gençlerini tıpkı yere düşmüş bir lolipopa çekilen karıncalar gibi kendine çeken yazlık diskosu, seneler içinde değişmemiş, sadece biraz paslanmış tabelasıyla istikrarlı ama artık modası geçmiş bir eğlence anlayışı sunmaya devam etmektedir. Karanlık rock barlardan, akustik gitarla pop şarkılarının cover’landığı turkuaz havuz kenarlarından, bir gecede club’a dönüşen çay bahçelerinden yorgun düşenler bazen nostaljik değeri için buraya uğrar. Bazen de bu küçük sahil kasabasını tesadüfen ziyaret eden turistler ve eski müdavimler önündeki kısa giriş kuyruğuna eklenir. Diskonun bambudan örülmüş çatı kısmındaki açıklıktan yanıp sönen renkli ışıklar meydandan bile görünür. Bu işletmenin fıçı bira hariç ikram ettiği tüm içecekler kötüdür. Pistte dans eden herkes bunun kurbanıdır ve bir anda gelen ilhamla uydurulmuş bir içkinin sarhoşudur.
Akşamki şatafatın aksine, sabahın erken vakitlerinde kasaba meydanı makyajını silmeden yatıp darmadağın uyanmış bir kadın yüzü gibidir. Çöpçüler gelip temizleyene dek izmaritler, gazlı içecek kutuları, meşrubat şişeleri, çekirdek ve türlü yiyecek ambalajı sokak köşelerinde öbeklenmiş bekler. Henüz sadece gazete bayileri ve kahvaltı ikram eden işletmeler açılmış, çalışanlar gözlerinden akan uykuya direnerek temizliğe girişmiştir. Tepeye monte edilmiş tüm televizyonlar şimdiden yerli müzik kanallarına kurulmuştur. Birkaç dükkândan gelen farklı şarkı, akşamki agresif kakofoniden uzak, organik bir ahenkle birbirine dolanır, kuş ve böcek sesleriyle karışarak rahatsız etmeyen bir kolaj yaratır. Sabah serini, bisikletinin gidonuna taze ekmek poşetini asmış, eve doğru pedal çeviren insanın kollarını ürpertir.
II.
Yazlığın zaman birimi yedi yıldır: Bebek doğar, okula başlar, liseye kayıt veya üniversiteden mezun olur, işe girer, evlenir ve çocuklarını döngünün parçası olmak üzere aynı kasabada dolaşıma sokar. Anca yedi yılda bir, bir şeyler değişir, aradaki yıllarda ise hiçbir şey değişmez. Ama yazlıkta her yeni gün yepyeni vaatlerle gelir. Ve herkes de her seferinde buna içtenlikle inanır.
Sayfiyenin miskinliği ve sonsuz sabrı, vahşi şehirliyi işte böyle ehlileştirir.
{Fold içindeki fotoğraf: Rio de Janeiro-Brezilya, Elmira Zenger, 2018}* Bu yazıyı Alicante’de bir yazlıkta geçirdiğim süre içerisinde, çocukluğumdaki yazlık günlerini hatırlayarak, onun verdiği ilhamla yazdım.