Başkası Olmamak
Başkası olsan kendinden,
Belki çok daha güzeldin.
— Paralel evrende Tarkan

“Olabileceğim sayısız insan vardı”, İstanbul’a gittiğimde bunu düşünürüm. Öyle durmaksızın düşünmek ki görüş mesafem azalır, yol kenarına çekip kendimden inmek isterim. İstanbul, kabarmış bir dalga gibi üstüme kapanır, sular geri çekildiğinde kendimi ne hâlde bulacağımdan korkarım.

Sokak köşelerinde kimi geçmiş versiyonlarım belirir; şimdiye kıyasla hiç de karmaşık olmayan duygular yaşadığım yerlerde. Bunca minyatür hisle nasıl baş edeceğimi kestiremem, çocuklarla konuşmayı bilmeyen yetişkin çaresizliği hissederim. Azalttığım ihtimallere karşı sorumluluk duyarım, ama onlarla nasıl barış yapmam gerektiğine karar veremem.

Bu kadar ihtimalin tek bir insan –ben– olarak yola devam ettiğine inanmak güç gelir. Bir yandan da başka benleri gözümde büyütmeden veya hor görmeden, hakkaniyetle zihnimde canlandırmak imkânsızdır. Bugüne değin verdiğim kritik kararlar, zamanlamalar, kazalar, başarılar, doğru ve yanlışların eleğinden geçip kendime ulaştığımdan emin olmak için hızla kişisel tarihimin üstünden geçerim. Olamadıklarıma dair aynı anda memnuniyet ve huzursuzluk duyarım.

Bazı benleri az çok tanırım; üç puan fazla alıp başka Anadolu lisesine gitmiştir, gözleri babasınınkiler gibi yeşildir veya tatilde kayaların üstünden kayıp ayağını boydan boya kesmemiştir. Diğer bazı benleri ise hiç tanımam. Bu, karanlık bir mağaradaymışım gibi içinde kaybolduğum, büyük heyecan veren his, en çok başka ülkede tatildeyken, bambaşka diller konuşan insanlarla çevriliyken kendini hissettirir.

İlk kez gördüğüm sokakları alışkın adımlarla yürüyen, evlerine, işlerine, dostlarla akşam yemeğine kör gözlerle, sağa sola bakmadan giden insanların tavırlarını seyrederken kendimi onlardan biri olarak, onların arasında hayal ederim. Arka masalarında değil, onların masasında oturduğumu. Kendime dışarıdan ve onlara içeriden yaklaşırım. Bir süre sonra ayarım bozulur, restoranın terasına dalga dalga yayılan kahkahalarının sebebini anlar gibi hissederim; belki hepimiz eşit derecede çakırkeyif olduğumuzdan. Elime, koluma, hareketlerime, içime bir hafiflik gelir. Kendi sakinliğime şaşırırım. Bu kadar kolaydı demek, diye hayıflanırım. Her şey tadımı kaçıracak kadar netlik kazanır gözümde. Öğrendiğim bu acı gerçeği dökmeden taşıyabilmek için başımı omuzlarımın üstünde bir akvaryum taşıyor gibi dikkatle tutarım, hiç kıpırdatmadan, sadece gözlerimi yere indiririm. Herhangi görsel detay, içimdeki pimi hepten çekecek diye korkarım çünkü.

Amerika’da ise başka insanlar olabilme ihtimali aklıma hiç gelmez.

Amerika en soğuk hâliyle gerçeğini dayatır, beş duyumu çepeçevre sarar, beni kendi hâlime (veya başka hâllere) bırakmaz. Acımasız hızı, sürtünme şiddeti, yoruculuğu, uğultusu ve tüm plastikliğiyle kemiklerimin arasını, hücrelerimin içini, ucumu bucağımı doldurur ve beni ince bir ipin üstünde, anda durmaya, hâlihazırda her kimsem o olmaya zorlar. Kendimi, sevdiğim ve sevmediğim yönlerimle, en dolambaçsız yoldan yaşamak zorunda kalırım. Her hareketim, bir işgale direnişten, bir acil duruma cevaptan ibarettir. Sabrım ve insanlığım azalır; güçlü bir reaksiyona, tedavisi olmayan bir yaraya dönüşürüm. Akvaryum, boynumun üstünden kayıp düşer ve bin parçaya bölünür. Sabah işe elimde buzdolabı poşeti içine koyduğum balıklarımla giderim. Öğle tatili olmadan balıklarımı tuvalete atıp üstüne sifon çekerim.

{Fotoğraf: S. Zenger}

benlik, Elmira Zenger, kimlik