I.
Şehirler arası yolculukta kucağımıza açtığımız bir haritayı veya misafirlikte elimize tutuşturulan kalın bir fotoğraf albümünü inceler gibi inceleriz metroda insanları. Herkesin yüzü çaresizce birbirine dönüktür. Emrimiz üstüne tutuklanıp önümüze getirilmişlercesine sorguyla bakarız onlara; çantalarının ağzında duran ellerine, ayaklarındaki yorgunluğun şeklini almış ayakkabılara, az bilinen bir alfabeyle yazılmış yüz hatlarına, cep telefon kılıflarındaki desene, kıyafetlerindeki iri bir lekeye dalarız uzun uzun. Bazen de kaçamak bakışlar atıp gözlerimizi kaçırırız; sonraki satırda aynı yerde duran bir daktilo misali, takıldığımız detaya geri dönmek, karşımızdaki insanın nereden gelip nereye gittiğine dair bir hikâye yazmak üzere. Hikâye yazmak “zorunludur”, gördüklerimizi tasnif etmek, zihnimizin raflarını düzenli tutabilmek için.
Bazı saatler avantajlıdır, detaylar ve ipuçları sunar kendiliğinden. Uyumadan sınava çalıştığı gecenin sabahında okula gidiyor; fosforlu kalemle çizdiği ders notları klasörün tepesinde dalgalanmış, canı burnunda. Gri halıfleks döşeli koridorlarında yüksek topuklarını asimetrik şekilde aşındırdığı, dev monitörlerde Excel dokümanlarına baktığı bir ofisten dönüyor; gözleri kan çanağı, kucağında açlıkla saldırıp anca yarısını bitirebildiği protein barının buruşuk paketi. Yüzlerinin büyük kısmını örten terli saçlarıyla tıraş vakti gelmiş kaniş köpekleri andıran iki arkadaş; yakası açık okul gömleklerinin altında eşofmanları, parmak uçlarında bir tur bile döndüremedikleri basketbol topuyla amatör takımın antrenmanına yetişme çabasında.
Yolcuların bir yere yetişmeye çalışmadığı günün tembel saatlerinde insanları okumak daha güçse de ödülü daha büyüktür.
II.
Kış günü öğlen güneşiyle yıkanan vagonda sakinlik hakimken orta kapıdan giriverirsin ve kaçacak yerin yoktur. Birkaç yolcunun huzursuz bakışı altında boş koltuklardan birine oturursun. O an yolculuktaki kıdemsizliğinden utanarak bilirsin ki oturduğun koltuk belki de en az sana aittir. Koltuğun boş olmasından hoşnut olanları hayal kırıklığına uğrattığının farkındasındır.
Varsayalım bir çift var karşında. Tedirgin hareketlerle seni bir kez süzen yakın yaşlarda bir kadın ve yanında, vagondaki kadın nüfusunun artmasından belki de hoşnut bir adam. Elleri değiyor birbirine ya da el ele tutuşuyorlar. Parmakları yüzüksüz. Kadının yüzünden bir gölge gibi geçen telaştan ilişkinin ciddi olduğu anlaşılıyor. Lüzumsuz bir efor sarf edip üst bedenini tamamen çevirerek yüzünü sevgilisine dönmeye başlıyor kadın, iki kelimede bir. Adamın bakışları önünde, onun hareketlerinden etkilenmeksizin aynı noktaya bakıyor. Kadın yüzünü her ona çevirdiğinde, aralarındaki sessiz sözleşmenin ipi geriliyor. Adam, ne olup bittiğini hemen anlamasa da tren bir sonraki istasyona varmadan niyeti kavrayacak.
Bu yolculuk birkaç dakika önce sen içeri girene kadar ne kadar sıradan ve huzurluydu. Çiftin kaz tüyü montlara sarılı sırtları vagona dolan donuk güneşi kana kana içiyordu, istasyondaki üşümenin son izleri siliniyordu nefeslerinden. Şimdi karşılarında: Bir kadın, tek başına!
Kadının başı adamın omzuna dayalı, içiyse rahat değil. Kalkıp sevgilisine bir şeyler söylüyor, kısa. Adam hafifçe ona doğru çeviriyor gözlerini. Dudağında imalı bir tebessüm, kendinden memnuniyet ifadesi. Adamdaki küstahlığı yakalıyor kadın, aynı zamanda adama yakalandığını da fark ediyor. Şimdi kadının bunca yansımayı, bu aynayı yüzünden silmesi gerek. Fakat böyle çetrefilli duyguları bir anda ortadan kaldırmak kolay değil. Bu operasyon hemen gerçekleşemez. Üstelik ne hadle böyle düşünüyor adam? Karşılarında oturan alt tarafı bir kadın, tek başına. Başını adamın omzuna dayıyor tekrar, az önceki tökezlemeyi reddedercesine. Gözlerini sana çeviriyor, çekinmeden. Şimdi sana daha önce seni hiç görmemiş gibi, bir erkek gibi, hatta tam olarak yanındaki erkek gibi bakmaya çalışacak.
Vagonun pencerelerinden akıp giden çirkin manzaraya dalmış gözlerine bakıyor önce. Saçlarına. Farkında olmadan elini kendi saçlarına götürüyor, sonra mümkün olduğunca doğal görünecek bir yavaşlıkla kucağına indiriyor elini. O da saçını kestirmeli belki. Yeni bir şeyler yaptırmalı, şaşırtmalı sevgilisini. Yarın bambaşka bir kadın gibi çıkmalı karşısına. Daha önce hiç görmediği biri gibi, adeta öğle vakti vagona teklifsizce giriveren bir kadın gibi çıksa mesela? Yeni bir elbiseyle, kestirdiği saçlarıyla. Peki ya yakışmazsa? Bir tren yolculuğunda yaşanan kısa gerginlik hatırına bunca zahmete girmenin âlemi yok, hissediyor.
Sonra senin dudaklarına bakıyor kadın, atkından göründüğü kadarıyla beyaz boynuna, boynunun omuzlarınla birleştiği yerde seçilen kolyenin yakamozuna bakıyor erkek gözünden (bakmaya çalışan kadın gözüyle). Mantona yöneliyor bakışları, sonra eldivenli ellerine. Eldiveninin teki yarı sıyrılmış baş parmaktan. Telefonda çalan şarkıyı değiştirmek için sıyırdın belki. Vagon sallandıkça saçların aralanıp kulağının içine yuvalanmış beyaz kulaklık görülse de ne dinlediğin duyulmuyor. Ne dinlediğini bilememenin getirdiği kontrolsüzlükten rahatsızlık duyuyor kadın. Kucağında duran çantadan dizlerine, oradan da pantolonunun bittiği yerden çizmelerine sıçrıyor gözleri, çizmelerinin çamursuz tabanlarına. Kendi kirli botlarını bilekten çaprazlayıp koltuğunun arkasına doğru çekiyor istemsiz, savunmaya geçercesine.
Bir an aklına komik bir şey geliyor kadının, bir anı. Anı komik değil, hatta gerçek bile değil. Sadece anı olarak anlatılabilecek bir anekdot, daha önce kurduğu. Ama o kadar detayın önemi yok; o, aklına komik bir anı gelmiş ve bunu sevgilisine heyecanla anlatan bir kadını canlandırmak istiyor şimdi. Bu, güzel bir çözüm, ağızlarındaki kötü tadı silmek için. Kalkıp sevgilisinin gözlerine bakıyor bu sevincin bahanesiyle ve küçük bir kıpırdanma görüyor. İçine kurt düşüyor: Belki sana doğru bakıyordu adam, az önce kendisinin yaptığı gibi?
Bu ihtimali kötü kader gibi kabulleniyor ve büyüklük göstermeye karar veriyor. Tatsızlığı arkalarında bırakmak onun elinde. Hem o, aklına komik bir anı gelmiş bir kadın her şeyden önce. Bu rol, acı gerçekleri ezip geçer. Zaten bu alt tarafı bir tren yolculuğu! Karşındaki çift beraber uyandı belki güne, aynı yastıkta. Beraber bindiler trene, el ele karşılıklı oturacakları yerlere gitmek için. Böyle güleç bir kış gününü küçük bir şey uğruna soldurmanın manası ne? Aklı bir anda dağılıyor, küçük şeyin tam olarak ne olduğunu hatırlamaya çalışıyor, kaşları harcadığı enerjiden alnının ortasında çatılıyor hafifçe. Hah, tamam; bir kadın, tek başına! Hatırladığına sevinirken sevgilisinin sorusunu kaçırıyor. Adamın artık hareketsiz dudaklarına bakıyor, söylediğine dair bir iz bulmaya çalışırcasına. Ne söylemiş olabilir adam ve dahası, adamın söylediği neyi değiştirir? Bambaşka bir hızda sürüyor kadın düşüncelerini. Ve trenin değilse de bu çiftin kondüktörü o.
Vagona genç bir adam biniyor, başında kadının sevgilisinin tuttuğu futbol takımının amblemini taşıyan bir bere. Bu detayı görür görmez yanaklarında gül kurusu bir öfke beliriyor kadının; sevgilisinin ilgisinin dağılması artık an meselesi. Derhal anısını anlatmalı, yoksa her şey çok yapay kaçacak. Evet, anının kendisi de yapay ama hakiki özen, anıya hakikat bulaştırabilir. Anı hakiki olduğu zaman her şey –çokbilmiş gülümseme, adamın kendinden memnuniyeti, kadının aynasındaki kızgınlık– hepsi kolayca silinebilir.
Adam sol kolunu sıyırıp saatine bakıyor. Kadın uzanıp adamın bileğini tutuyor hemen, zamanı inkâr etmek ister gibi. Geç kaldı evet, çok geç kaldı. Düşününce, gerçek olmayan komik anısı artık komik değil. Heyecanı kaçtı bu fikrin. Her parlak fikrin er geç sönmesi ne kadar acı, diye hayıflanıyor. Zaten saçı iyi görünmüyordu, planladığı gibi başını geriye atarak abartılı bir kahkahayla gülse tepedeki ayrımı bozulup gün boyu tuhaf durabilirdi.
Telefonunun cebinde titrediğini hissediyor. Ama telefona bakarak bir şeyleri, gerçekleşmesi muhtemel diğer kötülükleri kaçırmak istemiyor. Veya belki o kötülük zaten hiç gerçekleşmedi, bu sabahki gibi taze her şey. Aklında senaryolar yazıp silerken sayfalar inceldiyse de yırtılmadı ki. Düşünme hızını yavaşlatıp gözünün önüne kendini bir deftere yazıp silerken getirince düşüncesinin saçmalığını fark ediyor ve sevgilisine bakıyor şefkatle. Şefkati, yersiz düşüncelerinin üstüne siyah bir çizgi çeksin istiyor. Adam şefkatin ılık buğusunu hissetmiş gibi montunun önündeki fermuarı aralıyor.
Tren sonraki istasyonda durunca içeriye 16-17 yaşında iki kız giriyor gülüşerek. Ağızlarında gürültülü, yarım cümleler. Çiftin çaprazına oturuyor ve dört koltuk kaplıyorlar, geriye ve öne ani kaykılmalarıyla. Bir tanesi telefon ekranını diğerine gösterip kulağına bir şeyler fısıldıyor, tiz kahkahalar atmaya başlıyorlar. Derken yaklaşan tehlikeyi sezmiş hayvan gibi sohbetten sıyrılıp yaşından beklenmedik, bilge bir kavisle kaşını kaldırıyor ekranını gösteren kız ve çifte bakıyor hesap sorarcasına (veya hesap vermeyeceğini peşinen dayatırcasına). Büyük doğallıkla yargılama hakkını eline alıyor böylece. Sonra iki kız kelimelerin üstünü elleriyle örterek birbirinin kulağına cümleler üflemeye ve söylenenlerden gıdıklanmışçasına kıkırdamaya devam ediyor. Kadın, diplomasiden yoksun bu ilkel savaş hamlesine nasıl karşılık vereceğini bilemediği için telefonunu cebinden çıkarıyor ve aramalara, mesajlara bakıyor, bölük pörçük bir ilgiyle. Kaçırdığı aramalardan birinin kimden olduğunu görüyor ve adeta fikirlerini doğrultmak amacıyla, dimdik oturarak mesaj yazmaya başlıyor. Detaylı bir mazeretten sonra birkaç soruyla endişesini dile getiriyor mesajında. Telefonu cebine koyarken kızların alaycı bakışları yakıyor yüzünü, bakışlarını yere indirip onların gözünden kendini görmeye çalışıyor ne düşündüklerini anlayabilmek için. Rüyada bir türlü yazı okuyamamak gibi, ergenlerin gözünden kendini anca bulanık bir siluet olarak görebildiğini fark ediyor ve çaresizce derin nefes alıp veriyor. Yolculuk boyunca içinde kaynayan sabırsızlığın yükseldiğini, bademciklerinin arasında belli belirsiz bir zonklamaya dönüştüğünü hissediyor.
Sevgilisinin kıpırdanıp ayağa kalkmasıyla inecekleri durağa geldiklerini fark ediyor birden. Küllenmiş öfkesiyle karşı koltuğa bakıyor telaş içinde ve az önceye kadar oturduğun koltuğun tüm plastik turuncusuyla parladığını görünce kendine kızıyor kadın, senin hakkında yazmaya başladığı hikâye yarım kaldığı için.
Halbuki sen onun hikâyesini şimdi, bu cümleyle bitireceksin.
{fotoğraf: Elmira Zenger}