Paris-İstanbul Mektupları
İstanbul’a Mektup II

Sevgili Ezgi,

Yazmak, yazarak iletişim kurmak çok güç. Zamanın tembelliği çöktü üstüme. Cevabı yalnızca bir cümle olan sorulara yanıt vermeden aylar geçiyor. Mektupların hâlini ise görüyorsun.

Aylar önce işe gecikmelerinden bahsetmişsin. Aylar önceki ilk mektubumda işe başladığımdan bahsetmiştim. Üç ay sürmesini beklerken altı ay olmuş. Maalesef benimle devam etmek istediler; bir iş teklifini elimin tersiyle itecek lüksüm olmadığına inandığım için kabul etmek zorunda kaldım, artık ben de herkes gibiyim.

Bu beş ay boyunca hiç işe geç kalmamış olduğumu düşünüyordum ben de. Tarzım değildir, genelde hiçbir yere zamanında gitmem; tolere edilebilecek geç kalmaların sınırlarını zorlarım. Geciktiğimden değil, verilen ya da kararlaştırılan saatlerin gerçek önemine inanmadığım için. Her yere tam olarak ne zaman gitmek istiyorsam o zaman gidiyorum aslında, gayet gelişmiş bir zaman algım var. Yine de beş aydır işe en azından bir beş on dakika erken gitmemi evrenin bir mesajı olarak algılıyorum; senin yorumuna benzer bir şekilde, pozitif bir mesaj.

Tam olarak neyle meşgul olduğumu, bana neler düşündürdüğünü sana anlatmam için roman yazmam gerekir. Bu da yeni kaçış formülüm oldu. Anlatmaya üşendiğimden mi yoksa uzun uzun anlatmayı çok istediğimden mi, o romanlar yazılana kadar bilemeyeceğiz. Ama bil ki her günüm birkaç yüz yaşlıyla etkileşim hâlinde geçiyor. Kontrastları, evrenin şakalarını hep sevdim. Sanırım bu yüzden bir mizantrop olarak kendimi sürekli insanların ortasında, onları idare ederken buluyor, bundan para kazanıyorum. Bunu nasıl bir virtüözlükle yaptığım ise beni her gün şaşırtmaya devam ediyor. Yorulduğumu, yıprandığımı hissetmiyorum. Buna rağmen, eve döndüğümde hayat duruyor. Konuşmaya kalksam dilim dolaşıyor, kelimeler ağzımın içinde uzuyor, göz kapaklarım düşüyor. Gün içinde kendim olmaya verdiğim sekiz saatlik aradan asıl benliğime geçiş kolay olmuyor. Günlük birkaç sayfa okumayla geçmişimi hatırlamaya çalışıyorum. Hafta sonları ise eski Neslihan geri dönüyor. Her şeyi unutuyorum. İki günün bile yenileyici etkisi o kadar güçlü ki, eğer haftada üç günümü kendime ayırabilsem gayet konvansiyonel bir hayatım olabilirmiş gibi hissediyorum. Hâlbuki bu bile adil değil. Zamanımızın yarısından fazlasında kendimiz olabilmeliydik ideal bir yaşam için.

fotoğraf: Neslihan Elagöz

Seninle bir pinpon topunun hareketi gibi mektuplaşmak isterdim, istedim, denedim, başaramadım. Bu ülke ve yarattığı umutsuzluk aramıza giriyor, bizi uzaklaştırıyor. O topraklar, olanlar, bitenler… Bir küçük bağ kalsın isterdim kişisel tarihimle aramda. Gidenlerin senelerce yaptığı gibi arada dönmek, kaldığım yerden devam etmek isterdim. Ama onun yerinde koskocaman bir yarık var.

Buna karşın, yazdıkların ile yazmayı düşündüklerim arasında garip bir senkronizasyon var hep. Benzer şeylerden bahseden iki ayrı dünyanın insanının mektuplaşması mı bu acaba?

Yazdıklarımda hissettiğin mesafenin yarısı bu uzaklık hissiyatından geliyorsa, diğer yarısı teknik bir arızadan geliyor, bir dilden başka dile geçerken kaybettiklerimizden. Oldukça geç öğrendiğim üçüncü dilimde gereğinden fazla zaman geçirmenin yavanlığı, fakirliği iyice yer etti zihnimde. Fransızcam kadar düşünebiliyor, hissedebiliyorum. Belki de bu yüzden anlatmaktan imtina ediyorum.

Paris’i özlüyorum, Paris’te yaşamayı. Şehri ilk terk ettiğim senelerde geçiş o kadar kademeli oldu ki Paris senelerimin geride kaldığını hissetmedim. Şimdi ise her ziyaret nostalji vanasını sonuna kadar açıyor. Her hatıra, her ses, her koku, her rutin artık geçmişte kalmış bir arkeolojik iz gibi geliyor. Yalnızca Paris’te mümkün olanları özlüyorum.

Bu köyde beşinci yılım. Bir sürü insan tanıdım, bir sürü arkadaşım, ahbabım oldu. Beş senenin ardından, birkaç hafta ortadan kaybolsam çalıştığım için yok olduğum sanılıyor. Ya da depresyonda olduğumu, hasta olduğumu düşünüyor, endişelenmeye başlıyorlar. Kimsenin aklına kitap okumayı, film izlemeyi tercih ettiğim gelmiyor. Dil öğrenmeye başladığıma, bir müzik aletine zaman ayırmaya karar verdiğime ihtimal vermiyorlar. Her şeyin yolunda olduğunu, keyfimin gayet yerinde olduğunu söylesem şüpheyle yaklaşıyorlar. Beni tanımıyorlar, hiçbir zaman tanımadılar. Paris’i işte bu yüzden özlüyorum.

fotoğraf: Neslihan Elagöz

Burada her gün birbirini gören insanlar birbirine her gün aynı soruları sormaktan çekinmiyor. Bense aylarca, senelerce görmediğim arkadaşlarımla buluşup her gün duyduğum o soruların yakınına bile yanaşmadan, daha ilk dakikalardan bir “konu” üzerine tartışmayı seviyor, özlüyorum.

Bu aralar birkaç seyahat planlamakla meşgulüm. Seyahat etmenin çalışmaktan ağır olduğunu, neden seneler evvel kendimi Fransa’yı karış karış dolaşmaya adadığımı hatırlıyorum: Bilinen bir çerçeve, değişen manzaralar, değişen mimari ve sosyoloji. Hâlbuki bugünlerde beni iki başka coğrafya, iki farklı kültür ve iki uçak yolculuğu bekliyor. İkisi de yakınlarımın hatırı için. Bu seyahatleri hakkını vererek gerçekleştirebilmek üzere aylar öncesinden çalışmalara başladım bile. Valizimi alıp bilinmeze doğru yola da koyulabilirdim ama o kadar yol gitmişken yapılması, görülmesi, yenmesi gerekenleri es geçemeyecek kadar kontrol manyağıyım. Bana kalsa kendi köyümden başka bir köy kahvesinde serin bir şey içmek, kendi köyümden başka bir köy meydanında soluklanmak, başka yere özgü taşlarla inşa edilmiş evlere karşı hayale dalmak, bir başka su birikintisinde gözlerimi dinlendirmek yeterli olurdu. Korkuya ve kaygıya değil, meraka ve keyfe odaklanmaya çalışıyorum buna rağmen. Ve tabii ki tadına ilk kez bakacağım yemeklere.

İşte böyle sevgili Ezgi. Art arda gelen mektuplarının sebebini anlıyorum. Mektup aslında daha sık yazılması gereken bir şey. Gerçekten iletişim kurabilmek, olanı biteni gerçekten anlatabilmek, bu türün hakkını verebilmek için. Ara açıldıkça, yazmak değil uzun uzun konuşmak istiyor insan. Yine de sana küçük bir özet geçmeye çalıştım.

Dağılan dikkatimi toplayıp uzun uzun, çok çok yazmanın hayaliyle,

Neslihan

fotoğraf: Neslihan Elagöz

coğrafya, Fransa, köy, mektup, Neslihan Elagöz, Paris, Paris-İstanbul Mektupları, seyahat