Paris-İstanbul Mektupları
İstanbul’a Mektup

Sevgili Ezgi,

Yazmanın aciliyetinden bahsetmemizin hemen ardından tam zamanlı işe başlamam kaderin bir cilvesi olsa gerek. İşte senin birkaç mektubuna karşılık, gelmek bilmeyen o gizemli yanıtımın gizemsiz açıklaması. İşe başladığımdan beri kendim için yaptığım yegâne şeylerden biri, gidişte ve dönüşte elli dakika süren araba yolculuklarını elli dakikalık tarih podcast’leriyle taçlandırmak.

Geçen haftanın yaklaşık on saatini Louis Ferdinand Céline’i anlamaya çalışmakla geçirdikten sonra Napoléon üzerine bir podcast dizisine başladım. Geceleri gözlerim ağırlaşmadan ne olduğunu itiraf edemeyeceğim bir başyapıttan birkaç sayfa okuyorum bir de. İşte beni bu günlerde bir bitkiden ayıran iki şey. Az kalsın unutuyordum: Hızlıca yemek yerken açtığım Jeanne Dielman, 23, quai du Commerce, 1080 Bruxelles var bir de. Her gün beş on dakika izliyorum. Ama endişeye gerek yok; çalışmak, yemek yemek ve uyumak dışında bir şeye meydan vermeyen bu eziyete sadece üç aylığına imza attım.

Ekranda Jeanne Dielman, 23, quai du Commerce, 1080 Bruxelles, fotoğraf: Neslihan Elagöz

Fransız taşrasında yaşamayı seçtiğimden beri iş bulmak zorlaştı (Sanki hayatımın önceki döneminde kolaymış gibi). Hiç olmadığı kadar sık aramama ve akla gelebilecek vasıf gerektirmeyen her işe başvurmama rağmen her gün bir ret yağmuruna tutuluyorum. Ya profiline anlam veremiyorlar ya da “yabancılık”tan kaybediyorum. Arada bazı kişiler boş bulunup birkaç aylık kontratlar imzalıyor benimle. Birkaç ay da bir işi öğrenip ondan sıkılmaya yetiyor da artıyor bile. Bugün beşinci günüm olmasına rağmen tezkeremi bekler gibi kontratımın bitmesine kalan günleri sayıyorum. Elli beş gün daha aynı işi yapacağımı düşünmek biraz güç. Fazla vasıf gerektirmeyen işlerin kaderi… Vasıf gerektirenler de arzu etmediğim gereksiz sorumluluklarla geliyor. Bense “Simit sat, onurlu yaşa” diyenlerdenim. Yine de özünü ortaya çıkarmayan, tam tersi onu bastıran aktiviteleri icra etmenin insanı depresyona sokan bir yanı var. İnsan simit satarken de pek kendisi olamıyor. İşsizlik felsefesine girersem çıkamam. Onun için mektup değil roman yazacağım. Başlığı bile belli: Les journées chargées d’une oisive (yani Boş Gezenin Dolup Taşan Günleri).

Tek bir iş yapmadığım için ufak tefek çok fazla iş yapıyorum ve iş hayatına uymadığım gerçeğiyle onlarca kez, tekrar tekrar, farklı açılardan, farklı kollardan yüzleşiyorum. Bir çözüm bulma ihtiyacı biraz da buradan geliyor. Tek bir işte mutsuz olan kişi mutlu olabileceği bir başka iş bulmak için kafa patlatmaya eğilimliyken, otuz kırk işte mutsuz olan kişinin bambaşka bir alternatif bulması gerekiyor.

İşle güçle hiç işim olmadı aslında. Dünyanın en kariyer odaksız bölümlerinde okuyup direkt emekliye ayrıldım. 19. yüzyıl burjuva yaşam tarzına hayranlık duyuyorum. En büyük hedefim, genç yaşımdan itibaren bu kaygısız günlük hayatı benimsemek: Hobilerle, sanatla, okumayla, yazmayla, piyano çalmakla, doğa yürüyüşleriyle, dost meclislerinde hem ciddi hem hafif tartışmalarla, son olarak da güzel yemekler ve her fırsatta bir coupe şampanyayla geçen ışıltılı bir hayat. Kedileri unutmayalım. İmtihanım ise bunu alt sınıftan gelerek, sıfır sermayeyle yapmak. Aslında işim az parayla iyi yaşamanın yollarını bulmak denebilir. Herkesin harcı değildir; yani tamamen işsiz sayılmam. Bu arada piyano da çalmıyorum. Ama burjuva idealindeki yeri tartışılmaz. Sololarını da en sevdiğim enstrüman. Ben de hayatımda buna daha fazla yer ayırmak, 2025 yılında, otuzunu geçmişken piyano öğrenecek kadar dertsiz ve tasasız, yavaş yaşamak istiyorum.

İşe gidiş yolunda, fotoğraf: Neslihan Elagöz

Benzer şeylerden, maddi zorluklardan söz açmışsın. Açıkçası Türkiye’de yaşayan herkese, finansal anlamda hayatta kalmayı başarabildikleri için büyük bir saygı duyuyorum. Nasıl başardıklarını bilmiyorum. Pratikte değil, teoride bile nasıl mümkün olabileceğini göremiyorum. Türk ekonomisinden on senedir uzak olduğum için, muhtemelen sosyokültürel olarak bende de yüklü olabilecek bu yetiyi kaybettim. Zor olduğunu tahmin ediyorum. Türk ekonomisini, Türkiye’deki fiyatları ve Türk lirasının değerinin aşağı yukarı nereye tekabül ettiğini anlamaya çalışmayı bırakalı seneler oluyor. Türk toplumunun nereye gittiğini, neye dönüştüğünü, toplumsal dinamikleri ve gün aşırı ülkenin başına gelen talihsizlikleri ise tahmin edemeyeceğin kadar yakından takip ediyorum. Çaktırmıyorum, çünkü bir gün ülkeye dönüşte havaalanında kıskıvrak yakalanmama sebep olacak bir şey söylemeden kendimi ifade etmem çok zor. Bu yüzden çok istememe rağmen seni nasıl teselli edeceğimi, içini rahatlatacağımı bilemiyorum. Aşka yoğunlaşalım diyorum. Kim acaba o uzun boylu?

Sadece Gölge mi? Beyoğlu o adreslerle dolu. Ara Kafe de Urban da kesişme noktaları. Gençliğim. :) Boş zamanında biraz bahsetsene o ara sokaklardan. Bugün nasıllar, ne hissettiriyorlar?

Mumlar Sonuna Kadar Yanar merak ettirdi kendini. Okuyacağım.

Yayımlanmış kitapların ve yazar kimliğinin prestijle bağlantısından söz etmişsin. Katılıyor ve aynı zamanda onaylıyorum bunu. Herkesin farklı objeleri, konseptleri ve meslekleri statü meselesi hâline getirdiği dünyada ben de kitapları ve yazarları idealize ediyorum. Çok değil, kararınca; kimse dokunulmaz değil. Zaten fazla ileriye gitmeyecek kadar içinde ya da yakınında değil miyiz bu dünyanın? Burada da yakın zamanda beş yüz bin takipçili al yanaklı, kiraz dudaklı, ok kirpikli bir Parizyen influencer yazar oldu. Yazar kimliğiyle uyumlu olsun, daha ciddi gözüksün diye saçlarını kestirdi hemen, kendine yeni bir eda benimsedi, yeni bir hikâye yazdı. Yanıltıcı da olsa edebiyatın ve yazarlığın hâlâ bir azınlık tarafından geçer akçe olarak algılanması umut verici. Fazlasına ihtiyacımız yok zaten. Biz bize yeteriz. 

Geçen gün çeşitli kaygılarımdan bahsettiğim oldukça edebi bir arkadaşım beni edebiyatın ve kitapların yeri üzerine uyardı ve uyandırdı. Nasıl azınlık olduğumuzu, azınlık kalmaya mahkûm olduğumuzu ve tarih boyunca bunun böyle olageldiğini kafama vura vura açıkladı. Çok satanlardan bahsetmediğimi anlamışsındır. Bu “biz bize”liğin hafifletici bir yanı var açıkçası. Hiçbir şeyi kafaya takmadan yazmak gerek. İnanır mısın, kendi kendime yazdığım notların da başkalarına yazdığım mesajların da ortak noktası hep bu sonuçla bitiyor olmaları. Bir gün günlüklerden, motivasyon metinlerinden ve mektuplardan oluşan Yazmam Gerek isimli bir derleme yayımlasam yeridir. Okuyanlar çok gülerdi bu “Yazmam lazım” dışında bir şey yazmayan kızın dramına ya da trajikomedi mi demeliyim? 

Yazdığımı göndermem de lazım. Ve şimdilik gitmem. Sekiz saatlik uyku lüks hâline geldi bugünlerde. Altı saat olursa kendimi şanslı hissediyorum. Alışık değilim. Yoksa anlatacak çok şey var.

Sevgiler,
Elagöz

Beyoğlu, edebiyat, Ezgi Alkan, günlük, İstanbul, Louis Ferdinand Céline, mektup, Neslihan Elagöz, Paris, Paris-İstanbul Mektupları, piyano, yazmak