Kaç zamandır aklımı meşgul eden bir hususta yazmaya karar verdim. Sebebim SALT’ın Kraliçe’si. Bu yazıyı bitirdikten sonra Manifold’a yollamayı düşünüyorum, okuyorsanız sevgili Esen yayınlama kararı almış demektir. Bir müddet oldu duyalı; SALT’ın Kraliçe’sini öldürüyorlarmış. Kültür kurumu olan SALT’tan bahsediyorum pek tabii. Bilmeyenler için, Kraliçe S-A-L-T harflerinin belli aralıklarla değişerek var olan durumlara yanıtlar önermesidir. Tasarımcılar bu dört karakteri yeniden yorumlamak için belli aralıklarda davet edilir ve her bir tasarımcı Kraliçe ile SALT’ı tekrar yazar. Şimdilerde Kraliçe yerine kurumsal bir kimlik getireceklermiş. “Bir kurum için Kraliçe deneysel bir öneriydi, denendi bitti, her şeyin bir ömrü var” diyenler olabilir bunu okurken. Bense şöyle düşünüyorum: İnsanlar ölür. Kalemler ölür. Apple MacBook Pro ölür. Kurbağalar ölür. Törpüler ölür. Biletler ölür. Heykeller de ölür. Kraliçe olur. Sonra başka şekilde olur. Sonra gene olur! Yine yeni yeniden olur.
Kurumsal kimliklerin yüzü olan logolar kurumların ne olduğuna dair türlü şeyler söyler elbet. Hem de gayet emin bir şekilde yaparlar bunu. Ne olduğundan o kadar emin olunca neler olabileceğin ya da neler olmak istemeyeceğin tartışmalarına pek yer kalmaz. Deneyselliğe yer kalmaz. Var olan düzende çoğu kurum için bu bir problem değildir, aksine, sahip oldukları kurumsal kimlikler, markalarının kemikleşmişliğine, kendinden hiç kuşku duymazlıklarına ve hatta son kullanma tarihlerinin geçmişliğine referans verir. Kurumsal markalar, markalaşmış kurumlar. Ey cemaat, merhumu nasıl bilirdiniz?
Bu tür kurumlar var olan düzenlerini olduğu gibi korumak ister zaten. Dolayısıyla alışılagelen anlamda marka olmakla da problemleri yoktur. E hâliyle tutumları biçimlere dönüşünce geriye her afişin altına iliştirilen logolar kalır. Logom vasatlığıma şahittir misali.
Bir köşede statükocu yaklaşım ve tam karşısında tüm deneyselliğiyle marka ve kurum ilişkisini flulaştıran bir Kraliçe. Aklıma Friedrich Nietzsche’nin Tragedyanın Doğuşu’nda bahsettiği iki Antik Yunan tanrısı geldi: Apollon ve Dionysos. İkisi de tanrıların ve tüm insanların babası olan Zeus’un oğludur. Bu iki tanrı ak ve kara gibidir. Apollon kendi söylediği şeyden başka hiçbir şeyi tanımaz. Ölçüyü, harmoniyi, vezini, içerik ve biçimi savunur. Sanatın ölçülü olması gerektiğini ve aşırıya kaçmaması gerektiğini savunur. Apollon, değişmez erilliği temsil eder. Apollon, doğurgan olan her kadına düşmanlık taslar. Doğurganlığı temsil eden, ana tanrıçanın içkin olduğu tüm fenomenleri, vahşi doğa gibi, yok etmeye çalışır. Dinamik değildir, şekli değişmez. Apollonik semiyosfer ise baskıcı ve despottur. Tanıdık geldi mi?
Dionysos ise Zeus ve ölümlü kadın Semele’nin oğlu olarak doğmuştur. Zeus’un karısı Hera, Semele’yi kocasıyla olan ilişkisi nedeniyle kıskanır ve kılık değiştirip onu kandırmayı başarır. Hera tarafından kandırılan Semele, Zeus’tan tüm gücünü kendisine göstermesini ister. Zeus bütün gücünü tüm parlaklığıyla gösterirken, hamile olan Semele yanarak ölür ve yedi aylık Dionysos babası tarafından kurtarılır. Zeus kurtardığı oğlunu kendi baldırına saklar ve Dionysos babasının baldırından doğar. Bir başka deyişle Dionysos, Zeus’u hamile kılar. Dionysos daha doğumuyla bütün tarif edilmiş özcü cinsiyet dogmalarını tartışmaya açar. Flu hâle getirir. Gelenek, görenek ve düsturları kuirleştirir. Devam edelim. Hera tabii rahat durmaz ve Dionysos’un peşine onu öldürmek üzere Titanları takar. Dionysos ise Titanlardan korumak için şekil değiştirerek boğa, puma, panter ve geyiğe dönüşür. Hem anadan hem babadan olmak üzere iki kere doğduğu yetmezmiş gibi bir de sürekli metamorfoza tabi tutar kendisini. Hiçbir kalıba uymaz. Bir anti kalıptır. Metamorfozun tanrısıdır. Dionysos erkeklik imajına da tam uymaz. Androjendir. Hiçbir surette diğer tanrılar gibi statükoyu temsil etmez. Göçebe bir tanrıdır. Fiks bir yeri yoktur. Sur dışı bir tanrıdır. Ataerkil düzene entegre olamaz. Bu sistemde adeta yabancı bir madde gibidir. Yersiz yurtsuz olduğundan hep dışarıdan gelir. Dışarıdan içeriye girdiğinde var olan kemikleşmiş, erkekleşmiş olan düzeni kuma çevirir. Babasının baldırından doğduğundan annesiz bir tanrıdır. Köksüzdür ve piçtir.
Bu bağlamlarda SALT’ın Kraliçe’si Dionysos’a tekabül eder. Var oluşuyla Diyonizyaktır. Kraliçe’yi yok etmek demek S-A-L-T ı rijit kılmak demektir. Kraliçe’yi yok etmek demek Apollon’u geri çağırmak demektir. Kraliçe’yi yok etmek demek statükoya dönmek demektir. Peki, SALT bunu gerçekten istiyor mu?
{fold içindeki imge: SALT Beyoğlu, 2010; kaynak: Project Projects}