Nam-ı Diğer Piç
Yazmaya başlarken sandalyemi masama çektim. Dördüncü masam nam-ı diğer piç.
Alıcı dikkatli olsun. Bütün sorumluluk ona aittir.
Virüsler müthiş parazitlerdir. Bir virüsün bir hücreye girdiğinde o hücrenin genetik bilgisini çaldığı onlarca yıldır biliniyor. Hayatta kalmak ve çoğalmak için diğer canlıların hücrelerini kullanırlar, çünkü kendileri enerjiyi elde edip depolayamazlar. Başka bir deyişle, ele geçirdikleri diğer canlıların hücreleri dışında işlevleri yoktur; bu yüzden genellikle ne canlı ne de cansız kabul edilirler. İnsanlar ölür. Kalemler ölür. Apple MacBook Pro ölür. Kurbağalar ölür. Törpüler ölür. Biletler ölür. Heykeller de ölür. Virüsler ölmez, çünkü onlar zaten yaşamaz. Dudaklarımda antik bir virüsle yaşıyorum: Herpes simplex. Annemden geçmiş olmalı. Bu virüsün uzun zaman boyunca pasif kalma ve daha sonra fiziksel veya duygusal strese maruz kalınca tekrar ortaya çıkma gibi bir özelliği vardır. Saldırmak için doğru anı bekler. Görüyorsunuz ki bu virüsün en büyük dayanağı benim. İnce ve uzun biriyim. Başımı sütun başlığı, gövdemi sütun gövdesi ve ayaklarımı da sütun kaidesi olarak düşünün. Vücudum boyunca uzanan oluklar var. Ah benim yivli gövdem. Öyle bir gövde ki yalnızca kendi derdinde. Derler ki vücutlar durmak için değil hareket etmeleri için yaratılmıştır. Şimdi ayağa kalkmalıyım. Çok uzun zamandır hareketsizim. Bu var olma hâli kan akışımı ve damarlarımdaki oksijen miktarını azaltıyor. Başım, gövdem ve ayaklarımla bir kez olsun aynı fikirde. Ayağa kalkıyorum. Sadece başım ve gövdemle dans edemem ki. Gerçeği söylemem gerekirse ayaklarım arkadan aydınlatmalı Magic Keyboard klavyemle dans ediyor. İlk pozisyon ayakların yerde düz ve dışa dönük olmasını gerektirir. Evet, topuklar bir arada ve ayak parmakları dışa doğru. Şimdi ikinci pozisyona geçiniz: Ayaklar, topuklar yaklaşık otuz santimetre aralıklı açık olacak şekilde zıt yönleri göstermelidir. Üçüncü pozisyon için ilk pozisyondan başlayın. Ayaklarınız hâlâ zıt yöne bakarken bir ayağınızı doğrudan diğerinin önüne kaydırın. Ön ayağınızın topuğuna ve arka ayağınızın ucuna dokunun ve ön baldırınızı doğrudan arka baldırınızın önüne getirin. Dördüncü pozisyon: Bacaklar eşit olarak dışa, ayak parmakları vücuttan uzağa dönük, bir bacak yaklaşık bir buçuk metre diğerinin önünde. Pirouette için hazırım.
Eskiden müthiş bir kumarbazdım. Poker oyuncuları oyunlarını oynarken en sevdikleri içkileri yudumlamaktan hoşlanır. Poker masası kartların yüzeyde kolayca kayması için yeşil keçeden kaplanmıştır. Poker yeşili olarak bildiğimiz #35654d kodlu renk aslında camgöbeğinin biraz koyusudur. RGB renk modelinde %20,78 kırmızı, %39,61 yeşil, %30,2 maviden oluşur. HSL renk tablosunda ise 150 derece ton, %31 doygunluk ve %30 açık renge sahiptir. Bu rengin yaklaşık dalga boyu 518,57 nm’dir. Masanın kenarı genellikle oyuncuların kollarını koymaları için kapitoneden döşenmiş ve yüksektir; bu bölüme ray denir. Genellikle ray ve oyun oynanan bölüm arasında ahşaptan hızlı bez diye adlandırılmış bir bölüm bulunur ve bu bölümde oyuncuların bardaklarını koyacakları alanlar vardır. Oyun oynarken içkiler yanlışlıkla döküldüğü için bu bölüm paslanmaz çelikten yapılmıştır.
Sarı polis bandıyla kapatılmış kirli, soluk renkli bir odaya giriyorum. Yerde bir ölü kadın yatıyor. Ben gelmeden önce cesedi inceleyen diğer dedektifler tümdengelimli akıl yürütmelerine dayanarak kadının intihar ettiği sonucuna varmış. Ben aksini düşünüyorum. Ben tümdengelimli akıl yürütme yapmam. Her zaman tümevarım yöntemini kullanırım. Cinayet mahallini gözlemlemeye başladım ve maktulün üzerinde mücevherler olmasına rağmen sol elinin dördüncü parmağındaki yüzüğün yakın zamanda çıkartıldığını fark ettim. Yüzük parmağında epeyce belirgin bir yüzük izi vardı. Diğer dedektifler her yeri aramalarına rağmen şu ana kadar yüzüğü bulamadıklarını söyledi. İnsanlar genellikle gözlerinin önündekileri göremez. Maktulün ceplerini karıştırdım ve işte burada! Alyans, en az yirmi yıllık. Yüzüğün arkasında bir yazı var. Üç harf: A R T. Bu ne anlama gelebilir? A R T nedir? Maktul A R T ismindeki şahısla mı evli? O hâlde A R T nerede? Ve maktul neden sadece alyansını çıkarmış? Nesnelerin halihazırda oldukları şeyi devam ettirme eğiliminde olduklarını biliyorum. Eğer bir dış kuvvet olmasaydı, o alyans parmaktan asla çıkarılmazdı. Etrafına bak. Bir ressamın atölyesindeyiz. Alçıdan büstler atölyenin her yerinde. Raflara ve masalara antik tanrıçaların klasik heykel gövdelerinden parçalar serilmiş. Duvarlar yerden tavana kadar karakalem, kırmızı tebeşir, kalem ve mürekkeple yapılmış sayısız eskizle kaplı. Tuvaller, devrilmiş tabureler, esanslar ve şövale. Soruya dönelim, maktul alyansını ne ya da kim için çıkartmış olabilir? A R T’yi kimden saklıyor? Âşıklarından? Talihsiz bir aşk ilişkisi mi yaşıyordu? A R T’yi aldatıyor muydu? Kiminle? Bütün parçaları birleştirdiğinde bir yapboz bile bize tüm gerçeği söylemez. Onun ölümünde bir şey eksik ya da birisi! Gerçeği öğrenmek için otopsiye ihtiyacımız olacak!
Üzerinde bazı vitamin şişeleri, ressam paleti, kum saati, MacBook Air ve bir elmanın bulunduğu, şövalenin yanında duran büyükçe bir yazı masasına gözüm takıldı. Gözlerim, atölyede dolanırken, şöminenin tam ortasına yeşil bir kurdeleyle asılan kartvizitlerin koyulduğu bir cepliğe takıldı. Üç dört kartvizit ve vadesi geçmiş faturaların olduğu bu ceplikte bir de not buldum. Şöyle yazıyordu: “Başka türlü söyleyemediğim, kelimelere dökemediğim şeyleri renkler ve şekillerle söyleyebileceğimi keşfettim.”
1940’ların sonlarında sanat okulundan mezun olduktan sonra profesyonel bir sanatçı olarak nasıl iş üreteceğini bilemeyen İrem kendini atölyesinde volta atarken buldu. İrem ağzı kapalıyken burnundan nefes alıp vermenin volta atarken en doğru yöntem olduğuna inanıyordu. Ağzınızdan nefes almayın, tükürüğünüzü boşa harcarmış olursunuz. Aynı anda hem yürüyüp hem düşünmeye çalışmayın; birden fazla görev, sistemin kısa devre yapmasına sebep olur.
“Düşünmeden nasıl durabiliyorsun?” diye sordu sanatçı. “Düşünmeyerek” diye yanıtladı Budist.
Bu, nesne üretmemek için kasıtlı bir eylemdir. İrem, ekolojik üretim politikasına bağlılığının bir parçası olarak batıdaki kavramsal sanat mantığının bir uzantısı olan nesne üretimine karşı direniyor. İşlerindeki bu atıllık yürüme eyleminin sınırları üzerinden şekillenir: Bir ileri bir geri volta atan İrem, asla hedefine varamıyor. İrem’in yürüyüşleri beyhudedir: Ne bir nesne üretilir ne de bir varış noktasına ulaşılır. İrem her sabah dakik bir şekilde saat dörtte uyanır. Kahvaltısında birkaç bardak çay içer, ardından piposunu tüttürürdü. Ders vermek için sabahları evden çıkar, işi bitince geri dönüp sabahlığı ve terliklerini giyer çalışmaya devam ederdi. Saat dörde çeyrek kalaya kadar yazarak çalışırdı. Yazmaya ara verince bilim, felsefe ve hava durumunu tartışmak üzere küçük bir arkadaş grubunu ağırlamak üzere tekrar giyinirdi.
Misafir ağırlamak sorun değil, fakat kaç kişi olacakları epey mühim. Eğer yalnız yiyorsanız sindirim sisteminize müdahale edecek şekilde fazla düşünmeye başlayabilirsiniz. Her misafir için küçük bir sürahi şarapla birlikte, bazen tatlı da ekleyerek, masada daima dört çeşit yemek ve biraz peynir bulundurulurdu. Sohbet genellikle saat altıya kadar sürerdi. İrem her zaman muhabbetin entelektüel seviyesini ne çok ilginç ne de çok sıkıcı olacak şekilde ayarlardı.
Hepimizin içerisinde merkezi bir destek sistemi var. O bizi dik tutar. Bir iç kuvvet olan yerçekimine ve rüzgâr ve depremler nedeniyle oluşan yanal kuvvetlere direnmek için gerekli rijitliği ve mukavemeti sağlar. Başınızın, gövdenizin ve kollarınızın ağırlığını taşır. Vücudunuzun her yöne hareket edebilmesini sağlar. Yüz seksen beş yıldır yaslandığım merkezi destek sistemimle sorunlar yaşamaya başladım. Oturamıyor, yürüyemiyor, ayakta duramıyor, eğilip bükülemiyorum. Doktorum bana Süpermen egzersizini önerdi. Görünüşe göre omurgam içerisindeki diskler kuruyup küçüldükçe aşınma ve yıpranma belirtileri göstermeye başlamış.
Doktor Süpermen’i yalnızca gerçek sanatçıların yapabileceğini söyledi. Bacaklarınızı ve kollarınızı yerden kaldırırken kalça kaslarınızı sıkıştırın ve sırtınızı alçaltın. En üstte duraklayın. Daha sonra dirseklerinizi aşağı indirin ve sıkıştırarak geri yukarı kaldırın. Ardından barfiks yaparmış gibi baş üstünüze uzanın ve başlangıç pozisyonuna geri dönün. Ancak gerçek bir sanatçı değilseniz, başlangıç pozisyonuna geri dönemeyeceksiniz.
Kot kumaş, kalitesi iyi olduğu zaman zarafetle eskiyen malzemeye harika bir örnektir. Pamuk aşındıkça yumuşar ve giyen kişi içerisinde daha rahat eder. Üretim aşamasında iplikleri öyle boyanır ki indigo mavisi zamanla aşınarak beyazlaşır ve kot kumaşlarının imzası olan soluk görünümü yaratır. Kot pantolonlar doğaları gereği esner. Kot kumaşı vücudun şeklini alır.
Kolajenim tükeniyor.
Bıyık olarak da bilinen kırışıklıklar, kot pantolonun kalça ile diz arasında kalan kısmında belirgin bir şekilde görünür. Hani şu pantolonunuzu giyerken oluşan ince ve yatay buruşukluklar. Pantolonlarınız ham kot kumaşından yapılmışsa onları ne kadar eskitirseniz üzerinde o kadar bıyık oluşacaktır. Görüyorsunuz ki kişinin geçmişine ait birtakım bilgiler bu bıyıklar aracılığıyla ortaya çıkabilir. Maktule dönelim; üzerinde çok fazla sayıda bıyık olan bir kot pantolon giyiyordu. Kendisi oturmayı seven biri olsa gerek.
Kolajenim tükeniyor.
Sıkıca oturup sonsuza kadar beklemiş olmalı. Nedense kotların üzerindeki bıyıkları insanların yüzündeki kırışıklıklara benzetirim. Ne kadar giyerseniz o kadar eskirler. Neyse.
Kolajenim tükeniyor.
İrem, sanatçının üzerinde otopsi yapmaya başladı. Sanatçıyı otopsi masası üzerine dikkatlice yerleştirdi. Her şeyden önce maktulün yüksek kaliteli fotoğrafları çekilmeli. Sanatçının cansız bedeninin tüm detayları fotoğraflarda mevcut olmalıdır. Sanatçının gözlerine objektif aracılığıyla bakabilirsiniz. Objektif sizi taşa dönüşmekten korur. Sanatçının cansız bedeni fotoğraf kadrajının dışına taşmamalıdır, çünkü o istenmeyen bir görüntüye sebep olur. Göstermek istenen ilgili bölümü kadrajın tam ortasına almak hem kompozisyon hem de otomatik odaklama açısından en makbulüdür. Hem genel açıdan hem de yakından çekilmiş fotoğraflara ihtiyaç vardır. Adli fotoğrafçı İrem yakın çekim fotoğrafların alan derinliğine ve ışık gereksinimine özellikle dikkat eder. Yüzeyde oluşan parlamalar sorun teşkil eder. Bir dizi teknik bu sorunları azaltır ve ortadan kaldırabilir. Maktulün vücudunu ıslak bırakmamak, fotoğraf ışığının açısını değiştirmek, paraflaş ve küçük reflektörler kullanmak parlayan kısımları azaltabilir. Tepeden görüntü alabilmek için bir merdiven veya tabure gereklidir. Kıvranan yılanlar saçlarının yerine başını sarıyordu. Bu nedenle net fotoğraf çekmek kolay değildir. Maktulün yüzü ve cinsel organı gibi bölgelerin örtülmesi hem edebe uygundur hem de dikkat dağınıklığını azaltır. Adli tıp uzmanı İrem göğüs ve karındaki organları incelemek için maktulün vücuduna bir kesik attı. Kahretsin! Göğüs kafesi söküldüğünde gerçek ortaya çıktı.
İlk gerçek acı çekmektir. Hayatta herkes o ya da bu şekilde acı çeker. İkinci gerçek, acının gerçek kaynağıdır. Bu bize bütün acılarımızın arzularımızdan geldiğini gösterir. Üçüncü gerçek ise acının son bulmasıdır. Acıyı durdurmanın ve aydınlanmaya ulaşmanın mümkün olduğunu söyler. Dördüncü gerçeğe Dördüncü Masa denir. İlhamını İngiliz fizikçi Sir Arthur Eddington’ın 1927 yılında Gifford Konferansı’nda bahsettiği İki Masa’dan alır. Birincisi, gündelik masa: Nispeten daimidir, renklidir ve mevcudiyet gösterir. İkincisi, bilimsel masa: Çoğunluğu boşluktan oluşan, müthiş bir hızda etrafta dolaşan, seyrek şekilde etrafa saçılmış elektrikle yüküdür. Daha sonra filozof Graham Harman aynı konuda kendi fikrini ifade etmek için Üçüncü Masa isimli makalesini yazar. Kendisi, sadece gündelik şeylere önem veren hümanistlerin ve yalnızca kuantum gerçeğini önemseyen fizikçilerin eşit derecede yanıldıklarını düşünür. Kendisi birinci ve ikinci masa arasında var olan üçüncü bir masanın, tek gerçek masanın varlığını öne sürer. Sonra İrem “Nam-ı Diğer Piç Olan Dördüncü Masa”yı yazar. Bu masa diğer üç masanın aksine ne meşrudur ne de otantik. Bu masayı diğer üç masanın piç kardeşi gibi düşünebilirsiniz. Bu bir masa değildir. Masa değilse nedir?
Rakı bir ritüeldir. Bu ritüel rakı sofrasında gerçekleşir. Bu nedenle rakı içmenin ilk şartı sade bir sofradır. Masayı kurduktan sonra rakıyı tek başınıza içmeyi düşünmeyin. Rakı için en iyi meze sohbettir. Yani, bir rakı masasına oturmak için en az bir kişiye ihtiyacınız var. Tabii birden fazla kişi olsa daha iyi olur, fakat bu sefer de gruptan birinin çok konuşma, böbürlenme ya da mizahının kıt olma ihtimali artar. Keyifli bir sohbet eksikse rakı içmek ızdıraba dönüşebilir. Tabii keyifli sohbet demek gereksiz yere kendinizi sevdirmeye çalışmanız ya da boş boş konuşmanız demek değildir. İlk kadehte genelde gündelik hayat dertleri konuşulur, ancak üç kadeh sonra muhabbet gönül meselelerine döner ve dördüncü kadehte konu kaçınılmaz olarak politika ve siyasete gelir. Rakı sofralarında herkes kendince dünyayı kurtarır.
Budist şef iyi yemek pişirmenin meyve ve sebzeler, otlar ve tohumlar, mantar ve tahıllarla kurulan yakın ilişkiden geçtiğine inanır. Ona göre bir aşçı ile malzemeleri arasında mesafe olmamalıdır. Çiftlikten sofraya. “Bir salatalıktan en iyi bu şekilde yararlanırım” der. “Salatalık bana, ben salatalığa dönüşürüm.” Sanatçıya 1.600 metre yükseklikteki tapınağa vardıktan kısa bir süre sonra, narenciye sosuyla glaze edilmiş Kore armudu dilimleri, salamura otlar, el yapımı mantı, tofu ile doldurulmuş mantar ve gardenia tohumlarının sarı rengini almış pirinç ikram edildi. Ayrıca yıllardır toprağın altında salamura edilmiş kimchee de masada yerini aldı. Budist şef rendelediği patatesleri, bahçesinden topladıktan hemen sonra doğradığı naneyle karıştırarak krep yaptı. Elinin lezzeti tüm yemeği etkiledi. Budist şef kazanda kaynayan, nilüfer yapraklarına sarılmış ve yuvarlak kesilmiş bambu çubuklarına doldurulmuş pirinç yemeği pişiriyor. Sanatçı Budist’in is ve buhar, toprak ve su, bakteri ve havanın simyalarıyla nasıl oynağını hayranlıkla izledi. Şef, bir gün sanatçı ve bir diğer konuk olan dağcıya bir fincan nilüfer çiçeği çayı ikram etti ve bu çayın Budist aydınlanmanın çiçek gibi açılışını temsil ettiğini söyledi. “Dağdayken gerçekten kim olduğunuzu anlarsınız. Hayatın her anını yaşayabilmek için tırmanırsınız. Acı sizi aşağı inmeye zorladığında siz tırmanmaya devam edersiniz. Dağdayken yaşamın kıyısındasınızdır” dedi dağcı çayını yudumlarken. Sanatçı, nilüfer çiçeği çayını içti dağcıyı dinlerken ve gözyaşlarına boğuldu.
Ölü sanatçı renk ve çizginin mutlak gerçeği üzerine derin derin düşünmüştür; ancak düşündükçe nesnelerin mutlak gerçeği diye bir şey var mı diye şüpheye düşmüştür.
Kumarhane halıları üçe ayrılır. Geometrik desenli olanlar, daha az geometrik ve organik olanlar: Bunlar kobalt mavisi ve turkuaz renginde deniz dalgasını anımsatan desenler ve bitkilerin dallarını anımsatan yaldızlı desenlerdir. Son olarak daha lüks otellerde ise sfenks desenli halılar kullanılır. Kamufle edici bir mantıkla üretilirler. Kir, kola ve kusmuk fazla karışık desenli halıların üzerinde daha az fark edilir. Halıların en önemli işlevi psikolojiktir. Desenlerin üzerindeki kalabalık oyunculardaki tansiyonu belli bir eşikte tutmak için tasarlanmıştır, çünkü fazla rahatlık oyuncuları kumardan uzaklaştırabilir. Bazı insanlar kumarhane halılarının üzerine işer. Slot makinelerinde kumar oynarken oturduğu her koltuğa ufak ufak işeyen bir hanımefendi gördüğümü hatırlıyorum. Bence bazı kaybeden oyuncular bunu inadına yapıyor, fakat bir de gerçekten mesane problemleri olanlar var. Sıkı kumarbazlar kumar masasından ayrılmayı hiç istemez. Kumarhanede bir sandalyeye oturmadan önce sandalyeyi bir kontrol edin derim.
Yaşadığımız evren, uzayın üç boyutu olan en, boy, derinlik ve dördüncü boyut olan zamandan oluşur. Uzay-zamanı yerden yukarda asılı duran bir battaniye olarak hayal edebilirsiniz. Yıldızlar, gezegenler ve kara delikler bu battaniyenin üzerinde ikamet eder. Bu nesnelerin her biri altındaki battaniyeye ağırlık yükler ve nesne ne kadar ağırsa battaniye o kadar göçer. Uzay-zamandaki bu göçüşe yerçekim alanı denir. Bir nesnenin yerçekim alanı başka bir nesneyi etkileyebilir. Bir nesne, bir başka nesnenin yerçekimi alanına düşebilir. Tıpkı Ay’ın Dünya’nın yörüngesinde ve sanatçının elmanın etrafında dolandığı gibi. Elma tatlılığı ve asiditesiyle sanatçının bitmek bilmez iştahını müthiş bir şekilde dengeler. Tüm bu tatlar uzay-zamanda dalgalanma yaratır.
