2022 yılında Manifold’a, İstanbul’daki kültür sanat kurumu Salt’ın kurumsal yazı karakteri Kraliçe’yi bırakmasına yakın bir eleştiri yazmıştım. Kraliçe, kuruma belli aralıklarla davet edilen tasarımcıların Salt’ı oluşturan S, A, L ve T harflerini kendi pratiklerince yorumlayarak kurum marka ilişkisini sorguladığı, görünmeyen bir yazı karakteridir. Manifold’daki yazımın başlığı “Kraliçe’yi Öldürüyorlar”dı. Yeri geldiğinde Türkçede ölmek ve olmak filleri üzerinden dönen dil oyununun, özellikle çoğumuzun İngilizce klavye kullandığı için ö’lerin noktacıklarını kaybedip o’laştığı dünyada, ne kadar işe yaradığını ve hatta anlatıya şiirsel bir şiddet kattığını söylemeden edemeyeceğim. Kimsenin ölmediği, sadece olduğu bir matris. Eleştirimde Kraliçe’yi, Yunan mitolojisindeki Zeus’un oğlu olan Dionysos’la karşılaştırıyorum. İkisi de geleneksel normlara meydan okuyor. Kraliçe tıpkı Dionysos gibi gelenek, görenek ve düsturları kuirleştirir. Androjendir ve anti kalıptır. Hiçbir surette statükoyu temsil etmez. Kendisinin sabit bir yeri yoktur. Ataerkil düzene entegre olmaz. Bu sistemde adeta yabancı bir madde gibidir. Yersiz yurtsuz olduğundan hep dışarıdan gelir. Dışarıdan içeriye girdiğinde var olan kemikleşmiş, erkekleşmiş düzeni kuma çevirir. Marka ve kurum ilişkisini flulaştırır ve hatta kurumu markasızlaştırır.
Aradan epey zaman geçti ve “Opus” ismini verdiğim bir işe başladım. Opus Latince bir kelime ve “iş” demek. Türkçede, bir bestecinin, besteleniş sırasına göre numaralanmış kompozisyonuna da opus deniyor. Opera mesela opus’un çoğul hâlidir. Opus Latincede hem sanatsal işlere hem de emeğe referans verir. Sanat ve emek hiyerarşiler ve dışlamalardan uzak aynı çatı altında, opusta bir araya gelir. “Opus” ve Kraliçe’yi nasıl ilişkilendirdiğimi açıklayacağım, ancak önce bu süreci şekillendiren bir başka işten bahsetmeliyim.
Bugünlerde üniversite yıllarımda okuduğum, Martha Rosler’in Exposure dergisi tarafından 1976 yılında yayımlanmış “İzleyiciler, Alıcılar, Satıcılar ve Yaratıcılar: İzleyici Üzerine Düşünceler” başlıklı eleştiri metnini tekrar gözden geçirdim. Rosler şöyle diyor: “Üretim ve sergiler üzerindeki kontrolümüzü yaratıcı bir şekilde genişletmekle beraber, aynı zamanda yüksek sanat izleyicilerinin dışındaki insanlarla ve onlar için çalışma fırsatlarımızı da genişletmeliyiz. Bunu, sanatı düşünme biçimleri ile dünyayı etkin bir şekilde değiştirme biçimleri arasındaki sahte sınırları yıkmak için yapmalıyız.”1
Rosler’e göre sanatçı ve kültür üreticileri yüksek sanat ve çevresindekiler dışında var olan izleyicileri –örneğin orta sınıf ve işçiler– dışlamamalı, sanatın seyirciyi uzak tutma işlevini desteklemekte suç ortağı olmamalıdır.
Şimdi başka bir sanatçıya dönelim. Temelde herhangi bir izleyiciyi dışlamayı amaçlamamama rağmen, işlerimin katmanlı bir şekilde kurgulanmış doğası, beni de yüksek sanat matrisinin suç ortakları arasında konumlandırıyor. İlgi alanlarımın ağırlıkla felsefe, teori ve edebiyat oluşu da bu duruma çanak tutuyor. Beyaz küpte yapılan sergiler de kesinlikle durumu kolaylaştırmıyor. Yukarıda sıraladığım nedenlerin bir iş ile bir izleyici grubu arasında asgari çapta da olsa bir mesafe yarattığına inanıyorum. Bir süredir, iç muhakememde bu durumun eleştirisini yapıyor ve zamanı gelince eleştirinin apaçık ortaya çıkacağını öngörüyordum.
Ayrıca felsefi bir bakış açısından –bir kişinin toplumsal statüsü proletarya veya burjuva, ne olursa olsun– izleyicinin her zaman zaten bir mesafede olduğuna inanıyorum. İzleyici arasında işin içinden geçebilen birkaç kişi gördüm. Benim deneyimlerimde bu kişiler genellikle çocuklardı. Bu önemli, çünkü bu anları deneyimleyene kadar uzun bir süre boyunca Derrida’nın ünlü argümanıyla aynı fikirdeydim. Bu argümana göre metnin sınırları dışında bir varoluş olmadığı düşünülür. Vitesi bir artırıyorum ve soruyorum: İş sanatçıdan dışarıya çıktığında, iş ile sanatçı arasında bir mesafe doğmaz mı? Ya da sanatçı her zaman zaten eseriyle bir mesafede değil midir? Muhtemelen farkındasınızdır, ben de, yukarıda Rosler’in yaptığı gibi, özellikle bir grup izleyicinin dışlanmasında önemli rolü olan kurumlara odaklanmak yerine sanatçının suç ortağı olarak nasıl konumlandığına odaklandım.
Zamanı geldi ve İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’nda (İMÇ) yaptığım iş “Ben de bir stüdyo sanatçısı değilim” ortaya çıktı. Bu ifadenin Almanya’daki Künstlerhaus Stuttgart’ta sanatçı konuk programına başlamamdan hemen sonra çıkması tesadüfi değil. Uzun yıllardır atölyesiz iş yapan bir sanatçı olarak Künstlerhaus’da bana verdikleri atölyeyle baş başa kaldım ve burayı bir büro olarak kullanma kararı aldım. İlginçtir ki büro hem Almancada hem de Türkçede ofis anlamına geliyor. “Ben de bir stüdyo sanatçısı değilim” ifadesini, sanatçı Hüseyin Bahri Alptekin’in 2011 yılında Salt’ta açılan sergisi “Ben bir stüdyo sanatçısı değilim”in başlığından ödünç alarak oluşturdum. Öncesinde son derece nizamlı bir şekilde ürettiğim ve İngilizce bir metin içeren işimi, ışıklı kutunun üzerine sprey boyayla “Ben de stüdyo sanatçısı değilim” yazarak tahrip ettim. (Bu ışıklı kutu, ilk olarak İMÇ içinde yer alan ve benim de aralarında olduğum altı sanatçı tarafından yönetilen 400x118 isimli kâr amacı gütmeyen mekânda sergilenmişti.)
Akabinde beklenmedik bir şey oldu. İMÇ çoksesli bir kompleks olduğundan, orada yaşayan ve üreten, temel olarak işçi sınıfından ve farklı pratiklerden gelen kültür üreticileri “Ben de bir stüdyo sanatçısı değilim” cümlesini benimseyip sahiplendi. Örneğin, İMÇ’de yaşayan ve çalışan, hükümet tarafından muhalif görüşleri nedeniyle festivallerden men edilen şarkıcı Dadaş Abdullah, ışıklı kutunun önünde sahneye çıktı ve özgün şarkılarını seslendirdi. Hatta “Ben de bir stüdyo sanatçısı değilim” söylemini kurum dışı pratikleri ağırlayan bir programa dönüştürme önerisinde bulundu. Bir işimin yüksek sanat ve çevrelerince konuşlanmış kurumlardan gelmeyen insanlarda karşılık bulması benim için bir ilk olmakla beraber, bu karşılaşma düşünce akışımda bir parçalanmaya sebep oldu.
Adrea Fraser 2005 yılında Artforum’da yayımlanan “Kurumların Eleştirisinden Eleştiri Kurumuna” başlıklı yazısında şöyle söyler: “Kurumun tabii ki bir ‘dışı’ var, ancak bu yerin değişmez, sabit bir tanımı yok. Verili bir anda sanata ilişkin söylemlerin ve sanatsal pratiklerin konusu olmayan şeylerin ‘dışarıda’ kaldığını söyleyebiliriz ancak. Tıpkı sanat alanının dışında sanatın var olamayacağı gibi, sanatçılar, eleştirmenler, küratörler vb. olarak bizler de sanat alanının dışında var olamayız. Alanın dışında yaptıklarımız, dışarıda kaldığı ölçüde, alan içinde etki yaratamaz. Dolayısıyla eğer bizim için bir ‘dış’ yoksa, bu, kurumun tamamen kapalı olduğu ya da ‘en ince ayrıntısına kadar idare edilen bir toplumun’ aygıtlarından biri hâline gelmiş olması ya da boyutları ve kapsamı itibarıyla her şeyi içine alacak şekilde genişlemiş olmasıyla alakalı değildir. Bizim için dışarısı yok, çünkü kurum bizim içimizde ve kendimizin dışına çıkamayız.”2 Fraser’ın bu söylemini topyekûn reddedecek değilim fakat olduğu gibi de kabul edemem. Görünüşe bakılırsa Fraser da Derrida’nın metnin kendi sınırları dışında bir varoluşunun olmadığı yönündeki argümanına katılmış!
Gelgelelim “Ben de bir stüdyo sanatçısı değilim” bilinen düzlemde işleyen sistemin duvarlarının içerisinden geçerek kurum dışına çıkabildi. Duvarların içerisinden geçmek üzerine düşünürken zihnim kuantum fiziği konusuna kaydı. Klasik fizik, bariyerleri aşmak için yeterli enerjiye sahip olmayan parçacığın diğer tarafa ulaşamayacağını öngörür. Bu yüzden duvarın içinden geçmek için yeterli enerjisi olmayan top geri yuvarlanacaktır ya da bazı aykırı durumlarda duvarın içine gömülecektir. Kuantum mekaniğinde ise küçük bir ihtimalle de olsa bu top duvarın içerisinden geçerek karşı tarafa ulaşabilir. Belirli bir karşılaşmayla iş de, tıpkı topun bariyeri aştığı gibi duvarın içerisinden geçerek dışarı çıkabilir. (Bilim insanları bu mecazi ifadeyi sevmeyecektir.) Fraser yukarıda alıntıladığım ve çoğumuzun katılacağı tezini ortaya koyarken bu özel anları es geçiyor. Fraser, Derrida ve klasik fizik bir köşede, Kraliçe, “Ben de bir stüdyo sanatçısı değilim” ve kuantum mekaniği başka bir köşede.
Kraliçe ve Salt’ın münasebeti on yıl sürmesine rağmen Kraliçe’nin kurum dışı kalabilmesi ile yukarıda bahsettiğim “Ben de bir stüdyo sanatçısı değilim” ifadesinin pratiğimi –bu iş özelinde– süregelen döngü ve endüstriyel alışkanlıkların dışına çıkartabilmesi, aynı karşılaşmadan geliyor.
Kraliçe’yi bu sefer, “Opus” yorumlaması için geri çağırıyorum. “Opus” için belli aralıklarla davet edeceğim tasarımcılarla, Kraliçe yeniden dolaşıma girecek ve duvarların içinden geçerek çok çiğnenmiş bir sosyal alan olan kurumsal eleştiri meselesinin elastiklik kazanmasına hizmet edecek. Bununla beraber “Ben de bir stüdyo sanatçısı değilim” ilk davetlim olan İstanbul merkezli tasarımcı Yetkin Başarır’ın önereceği Kraliçe yazı karakteriyle tekrar yazılacak. Başarır’ı davet etmemde rol oynayan faktör, Salt’ın yola Kraliçe’yle devam etmeme kararını aldıktan sonra yeni logo siparişini kendisine vermiş olması. Tam da bu sebeple ilk versiyon çok ateşli olacak.
“Opus”, kurumsal eleştiri alanından başlayarak Kraliçe’yle işbirliği içinde oluşturulacak. “Opus”u kendi sanatsal seyrim içinde henüz başlamış ve belirsiz bir zamanda sona erecek bir dönem olarak hayal ediyorum. Bu dönem, çeşitli yaratıcı alanlardan bireylerle düşüncelerin, eylemlerin ve işbirliklerinin dinamik etkileşimini kapsayacak. Birlikte, kurum kavramının içerisinden geçecek, kurumsal alanın çekim kuvvetinden geçici bir kaçışı ortaya çıkaran anları birlikte keşfedeceğiz. Geri kalanı, deneyimleyeceğiz ve göreceğiz.
{26.08.2023, Stuttgart}1. Martha Rosler, “Lookers, Buyers, Dealers, and Makers: Thoughts on Audience,” Exposure, 1976.
2. Andrea Fraser, “From the Critique of Institutions to an Institution Critique,” Artforum, 2005.