mis gibi

kelime oyunlarını sever misin sen de?

hele kesik, kelimesiz,
incecik kalınca.

nasıl doyum olur ki o kekeme oyunun kakarakikirisine? afacan kelimelerin, misketçe çarpışarak çarpıttıkları gerçeklerin tatlı çatapatına? nefesinle uçuşan muzur hecelerin neşeli pırpırına? ya düşlerinden düşen yaramaz harflerin gümgümüne, sert mi sert, yeryüzüne?

öyleyse hadi gel kuşum, oynayalım. seç istediğin kelimeleri. özgürce kon sana sunulan bu dala. budala dala. kon ve kan, kancasız kandırmacaya. tuttur tutun bi hele, uçarsın bilahare.

evet elbette. bunu, beterini, gidi gidisini ben de yaparım, yazarım, yutarım bile… bile bile mi bilemem, zaten zaruri. ama afiyetle, iştahla, inatla çekerim içime. ya tutarsa diye.

üstelik iki kelimecik yetebilir ki. düşün bi... iki!

“seni beklerim” de olabilir, “bulurum seni” de. mesela yani. mesele, mesele etmeden sabır etmek sanki. mi? peki o birinci ikiliyi bulutlara eksem, beklesem, bulabilir miyim yine dilimi, delimi, kendimi?

inanır mısın, “istop!” diye haykırası gelen çocuk sobelendi. ne dersin, yanlış oyunu mu oynandı? oynadığı oyunun kurallarını mı karıştırdı?

oysa, varmış yokmuşa göz kırpsa, ak ise karaya dil çıkartıp oynasa. karışık kafa kar ile ışık, buharlaşan sözler kahkaha olsa. akıl aniden, iyice aksasa. ancak o zaman –belki– beden anlar ki anlar, gözlerim gibi, olağanca üstün, akar.

mis gibi, miş gibi.

fotoğraf yazarın izniyle

Barış Kansu, yazmak