HİM10Yıl
Müştereke Başlamak

“HİM10Yıl” yazılarının planlamasını yaparken müşterekler üzerinden Herkes İçin Mimarlık’a bakabileceğimi söylediğimde, uzun süredir son noktasını koymaya çalıştığım doktora tezimin müşterekler üzerine olan yoğun kavramsal çerçevesinin etkisi altındaydım. Ama o yoğunluk ve uzatılmışlık beni kalem oynatmayı zorlar hâle getirirken, Yelta’nın bu seri için kaleme aldığı ilk metin imdadıma yetişti. Akademik bir yazıya benzemektense, ben de içinde yer aldığım anılardan yola çıkarak HİM’e değinmek istedim. Çeşitli konuşmalarda, sunumlarda bahsettiğimiz anıları biraz daha açarak, yazılı kayda geçirerek ve bunu yaparken de seçtiğim müşterek konusuna bağlanacak şekilde değineceğim. Bu değinme yine arka planında müştereklerin kavramsal çerçevesine temas etmiyor değil; Dardot ve Laval’ın (2018)* müştereklere dair yaptığı dokuz öneriden ilki olan “Bir Müşterek Politikası Oluşturmak”tan yola çıkan, politikası ve kendisi oluşturulması gereken müşterekler açısından HİM’e kısa bir bakış.

Bahsetmek istediğim anı dizisi 2012 Nisan’ında Hayrettin Günç ile yaptığımız HİM’in ilk keşif gezisiyle başlıyor. İlk kurulduğumuz günlerde itici bir güç olsun diyerek seçtiğimiz atıl köy okulları konusundaki araştırmalarımız sonucunda Ordu Valiliği’nin de konu hakkında çalışmaları olduğunu gördük ve kendileriyle görüşmek istediğimizi yazarak ziyarete gittik. Henüz dört aylık bir derneğin ve genç üyelerinin dosyalar hazırlanıp ciddiye alınarak ve “Dernekten geldiler” şeklinde karşılanması bu yazının başrolü değil ama başlangıç noktasında bir muhatap alınabilir yapı üzerinden hareket edilmesinin hızlı etkisini görmek açısından önemli. Yapının ne olacağı, ne biçimde yürütüleceği çok farklılaşabilir, ama dayanağı kurmak ve devam edebilmek için önemini o gün karşılaşılan tavırda da sonraki on yıl boyunca da görmüş olduk.

İlk görüşmede muhataplık konusunda sıkıntı yaşanmasa da anlaşılabilmemiz belki biz de daha niyetlerimizi anlama aşamasında olduğumuz için kolay olmadı. Biz atıl kalmış okulları görmek, onları yeni işlevlerle dönüştürmek istiyorduk, Milli Eğitim Müdürlüğü’ndekiler mevcut okulların ihtiyaçlarını önümüze sunmuştu. Müdürlükteki müdür olmayan nadir kişilerden başmüfettiş, belki kıdeminin de etkisiyle bizi en çok dinleyen kişi oldu ve muhtelif yerlerde pek çok kez dillendirdiğimiz yorumunu yaptı: “Bizim karnımız aç, siz bize tatlı sunuyorsunuz.” O noktada başmüfettiş de tatlıyı reddetmedi, biz de yemeği pişirebileceğimizden emin olmamakla birlikte mevcut okullara da bakalım dedik ve başmüfettiş sonrasında bizde etkisinin ne olacağının farkında olmadan Kargı köyüne gitme önerisini ortaya attı. Belki de farkındaydı, biz hikâyesi olan bir yer olsun istiyorduk. Kargı sadece bu hikâyeyi vermedi, kendi hikâyemizin oluşumunda derin bir iz bıraktı.

Ertesi gün Kargı’ya gideceğimizi duyan müdürlükteki istisnasız herkes “Nasıl gitçeksiniz? Geçen şurdan giden yolu kapanmıştı. Diğer şu yoldan hiç gidilmez. Kargı mı?” gibi tepkilerde bulunurken başmüfettiş “Gideriz bir şekilde” dedi. Öncelikle o gün atıl köy okullarını keşfe çıktık. İlk keşfe gittiğimiz okul ilk görüşte mimarisi ve konumu ile çarpıldığımız ve bütün yapısal zorluklarına rağmen orada çalışmaya karar verdiğimiz Çaka oldu. Çaka da bu yazıda başrolde değil ama uzun süre çalışmak, çok fazla kişi ve kurumla temas kurmak, farklı araçlar denemek için faydalı bir çalışma sahası oldu. Sonunda uygulamasını gerçekleştiremesek de çok şey öğrendiğimiz bir yer olarak Çaka bu anılar dizinin önemli bir parçası, ama biz başlarda kafamızdaki atıl okula benzememesi nedeniyle tam da yerini oturtmakta zorlandığımız Kargı’ya doğru yola devam edelim.

Bir on üçüncü cuma olan –ama uğursuz gelmenin çok ötesinde gelişen– ertesi gün geldiğinde sabahtan yola çıktık ve 4,5 saatte Ordu merkezden Kargı’ya ulaşabildik. Bağlı olduğu Akkuş ilçe merkezinden 1,5 saat süren toprak yolda önceki gün dile getirilen ulaşım zorluklarına bizzat şahit olurken, yoldan aldığımız başka müdürlerin cuma namazına yetişme gerginliğinin “Muhtarı arayıp namazı bekletsinler” gibi garip taleplere yol açtığına da şahit olduk. Başmüfettişin olmaz öyle saçma şey diyerek reddettiği talebin arka planında belki yine istemsizce Kargı’nın “uzak” bir yer olması ve bu uzaklık yüzünden bazı esnetmelerin ya da es geçmelerin yapılabileceği algısı vardı, kim bilir.

Nihayet vardığımızda gördük ki Kargı gerçekten uzak bir yerdi; kendisi Ordu, karşıki yamaç Tokat, sağdaki vadi Samsun olmak şeklinde coğrafi sınırlardaydı, gerçek bir ücra köşeydi. Ancak bu coğrafi durum değil, idari olarak sınırda olmak köyün bütün hayatını etkileyen sorunlara yol açmaktaydı. O zamanlarda Türkiye’de sabit telefon hattı olmayan 100 kadar yerden biriydi, kendi ilçesinden ise Tokat Erbaa ile ulaşımı daha kısa olmamakla birlikte daha kolaydı, sularla çevrili yağışlı bir iklimde su altyapısı zayıftı, öğretmenler tüm işlerini internetten yapmak zorundaydı ama internet bağlantısı çok zayıftı vb. Ancak birçok Karadeniz köyünde artık görülmeyen şekilde 1.000’i aşkın nüfusu, ilk ve ortaokulun 300’den fazla öğrencisi vardı.

Zaman içerisinde öğrenciler 60’lardan kalma eski okula sığmayıp başka büyük köylerdeki okullara, çoğunlukla da karşı yamaçtaki, karşı ilin okullarına taşınmaya başlamış. Karşıda görülen okul bile olsa “başka yerin” öğrencisi olma akran zorbalığını artırmış. Köylüler de bu durum karşısında “Ya bizim daha büyük bir okulumuz olsun ya da çocuklarımızla il merkezlerine göç ederiz” demiş. Köyde kalma tercihleri ağır bastığından ilk seçenek olan yeni büyük bir okul yapmaya kendi başlarına kalkışmışlar. Milli Eğitim habersiz başlayan bu inşaatı önce durdurup projelendirilmesini istemiş. Projelendirildikten sonra ise her yıl çok az bütçe çıkarabildiğinden, bu bütçe de Kargı’ya gelene kadar yolda başka okullara dağıldığından okul 5 yıldır bitirilememişti. Okulu bitirmek için yine köylüler kendi ceplerinden, emeklerinden veriyorlardı ve Ordu’da, Ankara’da çalmadıkları kapı kalmamıştı. Başmüfettiş tüm bu durumları belki de Milli Eğitim’deki herkesten çok kendine dert edinmiş ve bizi o yüzden ısrarla Kargı’ya götürmek istemişti.

Kargı keşif gezisi

“Biz Ordu’ya bağlı değil miyiz?” diyerek başladıkları şikâyetleri, köydeki birçok sorunu gidermek için çabalarına rağmen, ilgili kim varsa çok az geri dönüş alabilmelerine karşı genel tepkilere evriliyordu. Evet, uzakta bir köy vardı, gitmeyenlere karşın hâlâ orada olanlar vardı ve bizim kafamızda da başlangıçta pek pastoral romantizm üzerinden dönmeyen ama dağınık hâlde köye dair düşünceler, Kargı’dan başlayarak diğer birçok köyün çıplak gerçeklikleriyle karşılaşınca yerine oturmaya başladı. Tabii ki köylerin doğası güzeldi, Kargı’nın coğrafyası muhteşemdi, ama buralar sosyal ve ekonomik hayatları ile mücadele sahalarıydı ve bu mücadele sadece güzellemelerle yürütülemezdi. Ve kırsaldaki mücadelelere destek olmanın, sadece Türkiye için değil, tüm dünya için yaşamsal önemde olduğu o gün de önemli gözüküyordu, bugün neredeyse kaçınılmaz önemde.

O gün okulun ve köyün hikâyelerini dinlemeye başladık. İlk katı bitmiş ikinci katı inşaat hâlinde olan okulun kalan ihtiyaçlarını öğrenip elimizden geleni yapacağımızı, yazın inşaatı bitirmek için geleceğimizi söyledik. Bu kez başka gidilemez yollardan biri olarak görülen bir rotadan gittiğimiz yine 4,5 saatlik dönüş yolunda Hayrettin’le “Bizim İstanbul’da nasıl gündemlerimiz var, buradaki gündemlerden kimin haberi var ki?” tadında konuştuğumuzu hatırlıyorum. Kurulurken tartıştığımız proaktiflik meselesi sanırım böyle bir şeydi; gitmek, görmek, harekete geçmek, sürüklenmelere kapılmadan kendi gündemini oluşturmaktı.

Döndükten sonraki destek arayışlarımız henüz sonuçlanmamışken ve yine bir destek görüşmesine giderken köyden okul aile birliği başkanı arayıp “Geleceksiniz değil mi? Sadece gelseniz bile olur, buralara kimse pek gelmiyor” dedi. Belki o anın, köydekilerin bitmeyen arayışlarının sonucu gereken desteğin yarısını biz bulduk. Milli Eğitim ve köylüler de kalan yarıyı tamamladı ve Ağustos-Eylül’de 11 gün köyde kalarak inşaat sürecine dahil olduk. Yerel ekipler ve köylülerle birlikte inşaatın her aşaması ve anında bulunduk; su kesilen temel betonu dökümü sırasında taşıma suyla değirmen döndürdüğümüz akşam mesailerini köy evlerinde davet yemekleriyle bitti. Suyu panelle ısınan köy evinde son üç gün hava kapalı olduğundan köyün su sıkıntılarının başka bir boyutunu yaşadık. Son gün köylüler Asteriks bölüm sonu tadında şenlik yemeği organize etti, biz o motivasyonla gece mesaisine devam ettik ve daha birçok benzer anlar.

Bu anların toplamı katılımcılar ve HİM üyeleri için sahada, inşada olmanın eşitleyiciliğini ve birleştiriciliğini gösterdi; köylüler, öğretmenler ve ustalar için ise gidilmeyen yere sadece bir seferliğine uğrayanlar değil, emeği, yaşantıyı ve dertleri paylaşanların varlığını. Bunu bizim için en anlamlı yansıtan cümle, atölye sonu yorgunluğunu Erbaa’da bir hamamda attıktan sonra okul aile birliği başkanından geldi: “Derneğe nasıl üye olabilirim?” Bu soru, kurulurken amaçladıklarımızın doğrulanması gibi bir duyguya sebep oldu. Ve şu anda bu duyguyu hatırlamak müştereke başlamak, müşterek politikası oluşturmak üzerine başladığım bu yazıyı bağlayabilecek noktaya getiriyor. Bu anlar yaşandığı sırada hedefsiz ya da bilinçsiz hareket etmiyorduk. Ama çok iyi belirlenmiş, sağlam kavramsal arka planlara dayanan programlar çerçevesinde de hareket etmiyorduk. Klasik deyişle kervan yolda düzülüyor belki ama, yola çıkmak için hazır olmak, yolun rota olasılıklarını farkında olmak ve devam etmek gerekiyor. Kargı bu yol başlangıçlarından biriydi ve yollar HİM için devam ediyor, umarım nice on yıllarda da devam edecek.

{tüm fotoğraflar: HİM arşivi}

* P. Dardot ve C. Laval, Müşterek: 21. Yüzyılda Devrim Üzerine Deneme, çev. E. Sarıkartal ve F. Taylan (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2018). 

dernek, Emre Gündoğdu, Herkes İçin Mimarlık, inşaat, köy, mimarlık, müşterekler, müştereklik, okul