Kopacak
Sanguine,*
14 Eylül-28 Ekim tarihlerinde Kasa Galeri’de gerçekleşen
Hikâyeler Yürür başlıklı sergiye eşlik eden
bir yazı dizisi olarak kurgulanmıştır.
•
Pencerenin önündesin. Odanın içinde. Yaşadığın evin içindeki, her gün uyandığın odanın içinde yine bir sabah uyandın ve işte pencerenin önündesin. Dışarda rüzgâr var, kuvvetlice hamleler yapıyor.
Geçiş mevsimlerinden biri. Yaz geçmiş, kışa daha var. Yaşadığın döneme içerlemek için şöyle bir duraksamak, geçirmekte olduğun zor günleri şöyle derinlemesine bir düşünmek için kendine pek izin vermezsin genelde.
Mutfağa gidip kahveni koyuyorsun. Demleniyor. O esnada dönüyorsun odaya, pencereye. Önündesin pencerenin. Rüzgâr sert hamlelerini sürdürüyor.
Bakışların donuk, ama bir şekilde bu bungun günü kendine ayırabildiğin için de şanslı hissediyorsun kendini.
İlginç zamanlarda yaşıyorsun. Evet, emin değilsin, belki 1960’ların son yılları da dünya için epey ilginçti. Bu gezegende şaşırmadan edememiş ya insanlık. Sen de şaşırmadan edemiyorsun. Aklından geçen sahneler var. Vahşet dolu, yoksulluk dolu. Yoksun olduğun her şey için bu zamanı ve bu ülkeyi suçlamaya meylediyor zihnin.
Böyle olmamalıydı. “Bu kadar da zeminsiz, güvencesiz, tutunacak dalsız kalmamalıydık” diye düşünüyorsun. ‘’Bu kadar dayanaksız, bu kadar savrulmuş… Karşımdaki perde gibi’’ diye geçiyor zihninin derinlerinden.
Perde havalanıyor, bir o yana bir bu yana. Bir saat geçmiş sen bunları düşünürken. On dakika gibi gelmişti sana oysa. Kahven demlenmiş mutfakta seni beklemiş durmuş. Soğumuş.
Geçen gün çocukluk fotoğraflarına rastlamıştın. Her ziyaretinde elinde pasta börekle gelen annen, bu defa sana bir fotoğraf albümü getirmişti. Albümdeki fotoğraflar belki 1960’lara ait değil, ama neredeyse o denli eski, sanki hiç yaşanmamış hissi yaratacak gibi görünüyordu. Fotoğraflardaki sen miydin? Yanındaki annen miydi? Ya abin, kardeşlerin?
Kahvenin demlenişi gibi arka planda, ardımızdaki mutfakta, kendiliğinden, öyle pek de sezdirmeden geçti bir yaz. Eylül neleri getirir bilmiyorsun. Bir şey getirir mi, hani şöyle dişe dokunur, ondan da emin değilsin. Bu pazar günü, akşama varıncaya dek odanda dönüp duracaksın.
Sonra yine pencere. Perde… Bekliyorsun. Neler geçiyor zihninden şu anda?
Belki beklediğin şey havanın dinelmesi, güneşin çıkması. Belki rüzgârın dinmesini beklerken sen, günler geçiyor o pencerenin önünden. Bir kere olsun uzatıp da kafanı dışarıya bakmadın uyandığından beri.
Gri gün usulca sona yaklaşıyor. Günbatımının alacakaranlığında, odanda tek bir lamba yakmıyorsun.
Tam o sırada turuncular griyi alt ediyor. Sona eren gün, yüzünü gösteriyor bulutların arasından. Bugün ilk ve son kez. Gün kırmızısı.
Yarın sabah uyandığında bulutların dağıldığını göreceksin. Pencereden başını uzatıp temiz havayı içine çekeceksin.
Uzak bir bahçe hayaliyle, içinde arsız bir umutla haykırmak istiyorsun. Odanda donuk donuk durmak, iki adım ileri bir adım geri… Ama artık yetmedi mi? Mutfakta kahve, bildiğin gibi.
Çıkar kafanı o pencereden, sıyır perdeyi ve bak.
Bir gün…
{fold içindeki imge: Ali Kanal & Didem Erbaş, Uzak Bahçe (detay), Hikâyeler Yürür, Kasa Galeri, 2022, fotoğraf: Merve Seçkin}* İngilizcede hem iyimser ve umutlu hem de kan kırmızısı anlamına gelen Latince kökenli bir kelime.