Kopacak
Uyanılan her sabah kahveler demlenmiş ve nihayet kış gelebilmiş. Uzakta, çok uzakta olduğunu bildiğin şeylere karşı hevesinde bir düşüş... İşte griler sarmış dört bir yanı.
Seslerin boğuklaşmasına şahit oluyor kulakların. Uğultulu zihnin katı olan hiçbir şeyi barındırmamaya yeminli. Kendi kaskatılığından bihaber.
Uçup giden kırmızı balonlarla, sokakta kahkahalar atarak yürüyen gençler nasıl bir bağlamda birlikte düşünülebilir? Sanırım gördüğün, duyduğun her şey artık içinde bir sızı bırakıp, uçuşup kayboluyor. Zihninin uğultusu giderek artıyor.
Karanlığın arzulanabilir bir şey olduğunu söyleyen biri bir gün kapını çalsa, elinden tutup seni hiç görmediğin bir diyara götürse… Mesela Bozkırkurdu’nda Harry Haller’ın götürüldüğü o aynalar diyarı gibi bir yere götürülsen… Bir şeyler çarpabilse kötücül varoluşuna ve kalıcı bir şekilde dönüştürse onu.
Griye alışmak zorunda olmanın yasını tutarak geçiriyorsun günlerini. Gri, uçlara kaçamayacak olmak demek; artık coşkun aklar ve aksi, kapkaranlıklar olmayacak hayatında. Soluk ve uçucu detaylarla gelecek ve geçecek ömrün.
O sırada gelen:
Z Raporu v.1
Bovling topu gibi mi?
Hani lobutlar da beklediklerimiz,
top öylece gidiyor, hızlı
biz uzaktan izliyoruz,
lobutlara çarpacağı anı bekliyoruz.
Çarptığında olacak olan olacak:
İşte, biz burada olmayacağız.
Gözümüz topun üzerinde,
takibinde olduğumuz
yanılsaması.
Hepsi bu mu?
B e l k i.
Düşünüyorsun: Epeydir müzik hakkında bir şeyler yazmak istiyorsun. Sözcüklerle anlatmanın en güç olduğu sanat dalı gibi geliyor müzik sana ki öyle, nasıl yadsınabilir bu?
Acaba n.1: Ambient müzik hakkında yazmak grinin içindeki renkleri görebilmeyi sağlar mı? Grinin içinde ne var ki beyaz ve az siyahtan başka? Belki beyaza odaklanmalı, beyazın içinde her renk var nasılsa.
Belki kıymetli sayılabilecek meziyet, cart beyaz parlamaktan ziyade beyazın içindeki skalayı tüm coşkunluğuyla, hüznüyle, burukluğu ve olumluluğuyla kullanabilmektir.
Acaba n.2: İnsan nereye kadar kendini deşebilir? (Daha) nereye kadar kendini tanıyabilir? Her şey her an değişim hâlindeyken takip etmeye değer mi? İnsan kendine nereye kadar eşlik edebilir, tam konsantrasyonla?
Herhalde kendine eşliğin en patolojik hâli hipokondriyak olmak. O günler de geçti diyorsun kendi kendine, artık yalnızca grilerin hücumu var.
Bu bir umutsuzluk yönergesi olmasın istiyorsun. Kendi kendine kafa patlattığın her şeyin buraya dökülmesi ne kadar anlamlı olabilir? Ne verebilir buna bir gün denk gelip okuyacak kişiye acaba? Öyle bir kişi var mı?
Uyanılan her sabah kahveler demlenmiş ve nihayet kış gelebilmiş. Gelmiş ama, dünya ısıtılmaya da devam etmiş. Kışın gelişi güçleşmiş.
Seslerin boğuklaşmasına şahit oluyor kulakların. Uğultulu zihnin her şeye alışmaya meyilli. Ambient kulaklarını dolduruyor. Robin Guthrie, Harold Budd, Brian & Roger Eno, Jeff Greinke dinliyorsun. Kulağında Aphex Twin çalıyor bazen. Güne karanlıkta başlıyorsun. Her zamanki gibi. Bütün anlamlarıyla…
Yapabilecek bir şeyler bulmaya çalışıyorsun, bir çıkış arayışındasın. Bir ışık, bir sihir, bir çılgın sıçrayış ve kızılımtırak bir ufuk beklentisi içindesin.
Gitmeliydik, dalgalar kanatlarımızdı, deniz hürriyetti halatları çözerken.
Gitmeliydik. O kızıl ufka baka baka dalıyordun daha geçen yaz. Çekiyordu seni kendine. Uğultular sonra…
{fold içindeki imge: Ali Kanal & Didem Erbaş, Uzak Bahçe (detay), Hikâyeler Yürür, Kasa Galeri, 2022, fotoğraf: Merve Seçkin}