Steak and Mushroom Pie, 11.05.2008,
fotoğraf: John Cooper (CC BY-NC-ND 2.0)
Pek Mütevazı Olmayan Bir Pay

Bir pay yapıyorum. Payları epey ciddiye alırım, bence siz de ciddiye almalısınız. İyi bir payın bir sanat eserinden farkı yok. Tabii ki doğru düzgün hamur işi yapmak çetrefil bir zanaat, ancak asıl zorluk dolgu yapmakta yatıyor. Tam da bu noktada tat ve doku özelinde pek çok sorunla ve bunlar yetmezmiş gibi (kimilerine inanacak olursak) etik bir pürüzle karşı karşıyayız. Biftekli ve böbrekli pay yapıyorum (çok İngiliz bir şey) ve dürüstçe konuşacak olursam bu, en azından bir hayvanın öldürülmek üzere esaret altında yaşaması demek, zira onu pişirip yiyebilmem ancak bu şekilde mümkün. Ama mütevazı bir pay için canlı bir varlığı kurban etmem nasıl haklı kılınacak?

Söz ettiğim mütevazı pay, et tüketmenin etik olmadığını iddia edenlerin yememizi umduğu şey. Onlara göre (canlılara ne yapıp ne yapamayacağımıza karar vermek söz konusuysa) et yiyen kesim, insanlar ile hayvanlar arasında meşru olmayan bir ayrım yapıyor. Hayvanları yemeye olur veriyor ve birbirimizi yemeyi yanlış buluyor olamayız onlara kalırsa.

Faydacılık bu iddiayı güçlü bir argümanla destekler ve argümanını şu şekilde ifadelendirir: a) eylemi haklı kılan şey değerdir; b) tüm değerlerin yegâne kaynağı zevk ve acıdır; c) zevk alma ve acı çekme kapasitemiz tüm hayvanlarla paylaştığımız bir şeydir; d) öyleyse hayvan tipleri arasındaki ayrımlar onlara yönelik davranışımızda gözettiğimiz tür farklılıklarını asla haklı gösteremez, ancak derece farklılıklarını haklı çıkarır. Dolayısıyla, birkaç sayfa Shakespeare okumaktan aldığımız zevkin bir tavşanın orgazmından dünyalar kadar farklı olduğunu kabul etsek de, bu ikisinin değerini karşılaştırmamızı sağlayacak bir standardın var olması gerekir. Bu düşünceyi dilediğiniz kisveye bürüyebilirsiniz ama işin özü şu: Belirli bir tavşan orgazmı sayısı vardır ki Shakespeare’in tüm eserlerinden daha fazla değeri haizdir. Ve bu mantıkla bir seçim yapmak zorunda olsaydık, ikincisini değil ilkini seçerdik.

Bence Shakespeare’in tek bir satırı kadar bile kıymeti harbiyesi olan bir tavşan tatmini yok ve bu, alçakgönüllüce olmasa da, payımı kurtarmama izin verecek şey.

Tehlike arz eden faydacı öncül (b) şıkkı. Zevk ve acı her ne kadar diğer hayvanların da hareket etmesine neden olsa da, onlara hareket etmek için sebep vermez.* Zevk ve acının bizim için değeri varken, hayvanlar için hiçbir değeri yok. Hatta hayvanlar için hiçbir şeyin değeri yok, çünkü onların davranışlarını haklı hâle getirecek ya da haksız kılacak bir anlam söz konusu değil. Bu da biz ile onlar arasındaki ayrımın özünü oluşturuyor: Hayvanlar olsa olsa davranışta bulunuyor, biz ise eyliyoruz.** Biyolojik yaşama sahip olmamız hayvanlarla paylaştığımız tek ortak nokta: Sinir sistemleri tarafından düzenlenen besinleri sürekli olarak özümsemek, öğütmek ve sindirmek. Bizi onlardan ayıran şey ise kişisel yaşama sahip olmamız: Akıl yürütmek ve eyleme geçmek, kim olduğumuzu yansıtan seçimler yapmak, kendimizi bir kişi olarak kurmak.***

Değerin hakiki kaynağı eylemde bulunma kapasitesinin kendisi ya da özgürlüktür. Yararlılığın ötesinde bulunan değer ise güzelliktir ve kendimiz için yaratmış olduğumuz güzellik sanattır. Yalnızca kendimiz için değil, aynı zamanda kendimiz içinden güzellik yarattığımız sürece özgürüz. Etik olarak özel bir muameleyi hak etme nedenimiz özel bir hayvan türü (insanlar) olmamız değil, daha ziyade kendi kendimizi sanat eseri kılmamız (kişiler).

Ben bir sanat eseriyim, payım da öyle. Hayvanlar güzel olabilir ama bu onları sanat eseri yapmıyor, ne kendileri ne de diğerleri için. Hayat ucuz. Paylar da sanat. Her hâlükarda sanatı tevazuya tercih ederim.

* Yazar burada cause ile reason arasında bir ayrım yapıyor. Tipik bir ayrım bu, temel bir nedeni var: Cause daha ziyade fiziksel ya da koşullu bir nedenselliğe göndermede bulunuyor, reason ise zihinsel ya da akli bir nedenselliğe. Örneğin (Humecu bir perspektiften bakmayacak olursak) elimin bardağa çarpması ve bardağın yere düşüp kırılması, neden olarak elimin hareketine bağlı. Kırılan bardağın cause’u elim (ya da onun bardağa çarpması). Oysaki reason, kendi nedeni ve sonucu olan bir dinamiğe göndermede bulunuyor: Cause her zaman outcome’dan (yani sonuçtan) ayrı bir şey, el ile bardağın ayrı olması ama bir arada kırılmayı var etmesi gibi; oysaki reason kendi sonucunu belirleyen bir neden, bardak örneğini analojikleştirecek olursak, bardağa elimin çarpmasını istemem ve onun kırılmasını sağlamam gibi. Bu açıdan reason, cause’u işlevselleştiren bir meleke. Bardağın kırılmasının nedeni, onu kırmam için sebebim olmasına bağlı yani. Bardağın kırılma nedeni de sonucu da bu kırılmayı mümkün kılan sebepten türüyor bu bağlamda. Kısacası, kendi sonucunu yaratan veya bu sonucu öngören veyahut hesaplayan nedene reason diyoruz. Bu melekenin hayvanlarda olmadığı düşüncesi ise pek tabii şüpheli. Kargaların asgari de olsa emellerini gerçekleştirmek için nesneleri araçsallaştırdığını biliyoruz mesela. (ç.n.)

** Yazar bu noktada tipik Descartescı fikriyata bağlanan bir düşünsel izlek sunuyor: Hayvanların otomatizmi. Bu fikre göre hayvanlar bir ruha sahip değil, otomatlar gibi hareket ediyor ve bu nedenle eylemekten ziyade davranıyor; özetle verili hareketleri tekrar ediyorlar. Refleksif değil refleks bazlı hareket ediyorlar diyelim. Kendi davranışları üzerine düşünmediklerinden yani itkisel olduklarından, davranışlarını eylem hâline getiremiyorlar. Bu bağlamda eylem, üstüne düşünülen davranış demek aslında. Bu iddiayı takip edersek, hayvan davranışlarındaki suni değişiklikler de insanlar tarafından gerçekleştirilen şartlama prosedürleriyle bağlantılı, örneğin Pavlovcu deneylerde olduğu gibi. Ama bu görüş tabii ki sorgulanabilir: Eğer öyleyse neden aynı hayvan türleri farklı şekillerde hareket ediyor? Ve bunun da ötesinde, hayvanların eylemleri, insanın algılayamayacağı bir ölçekte ve bireyselden ziyade kolektif boyutta gerçekleşiyor olamaz mı, arılar ve karıncalar söz konusu olduğunda olduğu gibi? Kovan yapım pratiğinin zaman içindeki değişimini ve bu değişimin arılar için ne ifade ettiğini nasıl anlayabiliriz ki? (ç.n.)

*** Bu hususta yazarın hatalı olduğu âşikar. Her ne kadar kendisi de insanın hayvan olduğunu kabul etse de, insan olmayan hayvanların kişisel yaşamları olmadığı düşüncesinin insanmerkezli bir düşünce olduğunu hesaba katmıyor. İki anlamda: 1. Kişisel yaşam “içeri”yle ilişkili olduğu oranda biyolojik yaşamdan ayrılıyor; biyolojik yaşamın emareleri dışsal, oysaki kişisel yaşamınkiler içsel ve bu anlamda erişimi (en azından şimdilik) imkânsız tipten. 2. Kişisel yaşamın sınırlarını belirleyen insan bu örnekte de, hayvanları türlere ayıran da insan tabii; türsel bir perspektiften bakıldığında nesneleşen hayvanın kişisel hayattan yoksun gözükmesi, yargının vargıyı koşullamasıyla bir; en baştan kişisel yaşamdan kopuk tasarımlanan bir şeyin kişisel yaşamı olmadığını söylemek totoloji yapmak değil verili kılınan zorunlu şarta parmak basmaktır. (ç.n.)

Bu metin ilk olarak Deontologistics adlı kişisel sitede, “Not So Humble Pie” başlığıyla yayımlandı ve yazarın izniyle, Manifold için Hasan Cem Çal tarafından Türkçeye çevrildi ve notlandırıldı.

çeviri metin, estetik, etik, eylem, faydacılık, felsefe, güzellik, hamur işi, Hasan Cem Çal, hayvan, insan, özgürlük, pay, Peter Wolfendale, yeme içme