Islak Kek
Bir Aydınlanma
Mekânı Olarak
Berlin’in
Semt Pazarları
Wedding, merkezin burnu dibinde, bir eski sanayi bölgesi. Güneyli misafir işçiler vakti zamanında bolca yerleşmiş. Sanayi artık eser miktarda; bir ucundan soylulaşma başlamışsa da, sakinleri hâlâ ağırlıkla düşük ücretle hizmet sektöründe çalışan göçmenler. Türkiyeli esnafın egemen olduğu, çarşamba/cumartesi kurulan Gent sokağı mahalle pazarı hâliyle halkın ucuza doyması için kritik önemde: Burası bir ikinci el meyve sebze pazarı. Meyve sebzenin de ikinci eli var. Aynı esnaf salı/cumaları Kreuzberg Maybachufer pazarında tezgâh açıyor. Kreuzberg soylulaşmış bir ilçe: Orada satılmayan ve lüks marketlerde iki-üç gün içinde tükenmeyip ikinci ele düşen veya toptan ticaretin ilk dalgada eritemediği meyve sebze Gent sokağına düşüyor. Herhangi bir malı 3 kilodan az almak zor, ama marketteki yarım kilonun fiyatına. Çok çocuklu göçmen aileler ve yoksul öğrenci evleri için cennet. Tek kişilik haneye üç tek kabak arayanlar için kâbus bir yer. Üç tane ile üç kilonun fiyatı aynı. İster al ister alma. Esnaf “Al abi” diyor, “konu komşuya hediye edersin, sevap olur”. Çok haklı da, nasıl taşınacak? Verdikleri miktarlarla üç çeşit alsan çekçek taşıp dökülüyor. Bizim gibi küçük haneler karşı stratejiler geliştiriyoruz: Birleşip gidiyoruz, yalnızsak kendimiz gibileri gözümüze kestirip birlikte alıyor tezgâh başında paylaşıveriyoruz ya da işi akşam pazarına bırakıyoruz, esnaf o saatte daha esnek oluyor. Anlatacağım da bir akşam pazarı hikâyesi.
Akşam pazarında, tek standdan, başta kek yapmak için pırasa, 7-8 parça farklı üründen azar azar paçal edip almaya kalktım. Pazarcı arkadaş sağolsun, mırın kırın etmedi, fiyatta ve miktarda anlaştık. Alan memnun veren memnun ... diyeceğim ama bir yandan da gözümün içine hınzırca baka baka her bir çeşidi özenle ayırıp ayrı ayrı plastik poşetlere koyuyor. Oysa büyük çekçek çantamla gelmişim, tam da böyle olmasın diye. Her şeyi birden bunun içinde toplayacağım, poşet kullanılmayacak, kendisi de çok iyi farkında. Dördüncü poşet falan olmalı, dayanamıyorum, malum itiraz suratım beliriyor. Karşımdaki meğer pusuda beklermiş! Daha ben ağzımı açmadan, ne diyeceğimi bilmiş edasıyla kendisi açıyor ağzını yumuyor gözünü.
Balıklardan giriyor mikroplastikten çıkıyor. Plastiğin petrokimya ürünü olduğundan, doğada kaç yılda çözündüğünden gayet haberdar, yarı bilimsel yarı sivil toplumcu şahane bir nutuk atıyor. Bilimsel kongrelerde tebliğin daha iyisini veren çıkar mı bilemem. Bilgisiyle beni iyice ezmeye özen gösteriyor... Hınzırca da gülüyor bir yandan. Kafa paydos kafası, bir yandan tenteler toplanıyor, standdaki arkadaşıyla birlikte plastiğin zararları konulu düete girişiyorlar. Çok eğleniyorlar. Değme stand up show’a taş çıkartabilirler. Eğer derdin “halkı bilinçlendirmek”se, –yeni dilden “farkındalık oluşturmak” – çek videoya, yükle yeşil YouTube kanalına.
Belli ki bizim gibiler yıllardır enselerinde boza pişirmiş. Almanya zaten ekoloji misyoneri dolu. Bu vesileyle anlıyorum ki, bizim Türkiye kökenliler de hiç fena değil bu konuda, bizim pazarcıları darlayıp durmuşlar. Arkadaşlar, gelen gidenden dersi kapmış. “İllallah sizlerden, alın poşetinizi de gidin, vıkvıklanmayın işte!” mesajını dört dörtlük “okyanuslarda mikroplasik dersi” ile veriyorlar... Nasıl da eğleniyorlar. Akşam pazarına “malum tezahürüm”le teşrif etmemle o günkü performans piyangosu bana vurmuş oldu. Belli ki, her hafta “poşet sevmezlerden biri”ni gözlerine kestirip tekrarlıyorlar show’u. Antrenmanlı ve profesyoneldiler. Sivil toplumcu aktivist bilim adamı stand-up’ı bu kadar olur. Vidalar pazarı terk ederken gevşedi, eve kadar gülmekten gözlerimden yaş geldi.
Sosyal medya devrinde her bilgi herkese anlayacağı dilden ulaşıyor. YouTube 483 dilde pedagoji videosu dolmuş, yıkılıyor. Artık kimsenin cahil olması diye bir sorun yok. “İşine gelmemek” gibi bir şey de değil. Plastiğin başarıyla hallettiği meseleleri (işlev, maliyet, hijyen, ağırlık/hacim...) aynı etkinlikle halledecek ekolojik bir çözüm bulunmadıkça plastik sorunumuz da baki kalacak gibi duruyor. O çözüm her ne ise ve eğer var ise, (aklım ermez) bulunduğu anda plastiğin tarihe karışması dakikaları bile bulmayacak. İnsanlar hazır. Kimse âşık falan değil bu zımbırtıya.
Bir müddet sonra Kreuzberg’e taşındım. Kotti meydanda 24/7 açık ikinci el ucuzcu meyve sebze çadırımız var. Türkiyeli, geç saatte marketler kapattığında hayat kurtarıyor. Bir gün, gece yarısı eve dönerken ufak tefek bir şeyler almaya uğruyorum. Tezgâhın altına eğilip kesekâğıtları bulup buluşturuveriyor. Elinin altında naylon poşet dağları duruyor oysa. Her bir malı gözümün içine baka baka tek tek, özenle bu kesekâğıtlarına yerleştiriyor. Bakıyorum, kesekâğıtları da ikinci el: Üstlerinde sertifikalı ekolojik meyve sebzeyi bu sergi yerinin 9,5 misli fiyata satan lüks biyomarketlerin logoları basılı. Sormadan anlatıyor: Kendisi Hollanda’dan, Türkiye’den, İspanya’dan, Peru’dan gelen bol suni gübreli, hormonlu, böcek zehirli, ucuz sınai tarım ürünleri satıyormuş, ikinci el, yok pahasına. Sürümden kazanıyormuş. Artık uyanmış, sattığı malı kendi mutfağına sokmazmış. Hele o gösterişli biberler yok mu, zehiri nasıl da sünger gibi çekermiş. Kendi kızlarını alışveriş için artık sadece lüks biyomarketlere yolluyormuş. Allah’a şükür kazancı yerinde, safran fiyatına patlıcana gücü yetiyor. Kızların eve getirdiği biyomarket kesekâğıtlarını çöpe atmayıp kenara ayırıyor; “benim gibi müşteriler için” işyerine getiriyormuş.
Hülasa, plastik peygamberliğinin devri geçti gibi. Sevimsizlik kredimizi kullanmamız gerekecek “YouTube’a daha az düşmüş” konulara geçebiliriz! Plastik meselesinde aydınlanma, doyum noktasını çoktan aşmış gibi. Ha, tabii ki pazara yine sesssizce çantamız, çekçeğimiz, sepetimizle gidelim, poşetlere kibarca yüz vermeyelim. Kısmette poşetle kafa bulan pazarcı piyangosu varsa, dert etmeyelim, birlikte kafa bulalım.
