fikrin yolu?
– Öyle. Gel gör ki bir kıymeti yok bunun artık. Kalmadı.
[…] Bereket versin ki bugün nikâhım kıyıldı, yoksa aşkla telaşımdan az kaldı nikâhsız güvey girecektim.
Şair Evlenmesi, Müştak Bey’in bu sözleriyle başlar. Bu sahneden itibaren şaire kıyılan görücü usulü nikâh vesilesiyle bir mahallede buluruz kendimizi, mahallelerimizden birinde… Bu mahalleliyle ilk kez karşılaşıyor olsak da özellikle Müştak Bey dışındakiler çok tanıdıktır; Hikmet Bey, Ebüllaklaka, Batak Ese, Atak Köse “aynı şu bizim bilmemkim” gibidir. Bu kişilere aşinalığımız Müştak Bey’e olan yarım yamalak yabancılığımızı da unutturuverir. Uzaktan yakından bildiğimiz bu birbirinden farklı tipler bir araya gelir gelmez ortaya çıkan “kargaşa”ya tanıklık ederken, bu nedenle pek de zorlanmayız. Bugün, üzerinden yüz altmış yılı aşkın bir süre geçtikten sonra bile Şair Evlenmesi’nin sahnelediği mahallenin ve mahallelinin hâlâ hiç de yabancısı olmadığımızı görüyoruz. Bunca zaman geçmesine karşın oyunun içeriğinin güncelliğinden pek de bir şey kaybetmemiş olması, “batılılaşma” yolundaki hızlı ve keskin hamlelerin sanattaki öncü yansımalarından biri olan bu ilk Türkçe tiyatro metnine bugün tekrar bakma, bugünden bakma gereğini hissettirdi.
Batılılaşma işine ilk girişenler Batı’yı çoktandır tanıyan ve takip eden padişahlardı. III. Selim’in, II. Mahmut’un, Abdülmecit’in tiyatroya düşkünlüğü biliniyor. Abdülmecit’in Dolmabahçe Sarayı’nda yaptırdığı tiyatronun açılışında oynanmak üzere Şinasi’den oyun yazması istenmiş, böylece Şair Evlenmesi yazılı metne dayanan “ilk Türkçe tiyatro yapıtı” olarak tiyatro tarihimize geçmiştir (1859).
Bazı araştırmalar Şair Evlenmesi’nin “ilkliğini” elinden almasa da bu “ilk olma” meselesine dair yaklaşımı bir nebze değiştirmiştir. Metin And, Şair Evlenmesi’nden Önceki İlk Türkçe Oyunlar’ın önsözünde bu durumu çok güzel hikâye eder. İsmail Hami Danışmend’in, Hayrullah Efendi’nin yazdığı Hikâye-i İbrahim Paşa oyununu tanıtan yazısında, bunu Hayrullah Efendi’nin Şair Evlenmesi’nden en az on beş yıl önce yazdığını, bu yüzden ilk Türk oyununun da bu olduğunu söylediğini aktardıktan sonra şöyle devam eder And:
“Ancak bu görüşe katılmak kolay değildir. Çağında yayımlanmamış olan, üstelik bir tıp öğrencisinin notları arasında bir taslak, bir karalama niteliği gösteren bu oyun denemesini Şinasi’nin Şair Evlenmesi gibi başarılı oyunundan önceye almaya gönlümüz elvermiyor.”1
Aynı metinde, ilk Türkçe oyunlardan birinin bulunuş hikâyesini ise neredeyse soluk soluğa okuruz.
“[…] Bu örneklerin ilki, 1956 yazında Profesör Fahir İz’in Viyana Ulusal Kitaplığı’nda bulduğu yazma oyundur. Oyunun adı Vakayi-i Acibe ve Havadis-i Garibe-i Kefşger Ahmed adını taşımaktadır, aynı yazmada oyunun Almanca, Fransızca ve İtalyanca çevirileri vardır. Oyunun yazarı üzerine hiçbir ipucu yoktur, yalnız istinsah edenin ‘İskerleç’ olduğu metnin sonunda gösterilmiştir. […] O tarihlerde Türk tiyatrosu ve edebiyatı üzerine araştırmalar yapan dostum Bayan Malgorzata Labecka-Koecherewa da aynı bilgiyi veriyordu. Oyunlardan birisi Vakayi-i Acibe ve Havadis-i Garibe-i Kefşger Ahmed’di. Fahir İz’in bulduğu yazmada istinsah edenin İskerleç olmasına karşın burada imza Ketebe el fakir Dombay’dı. […] Aynı oyunun değişik kitaplıklarda iki yazması bulunması ve birinde istinsah edenin İskerleç, ötekinde ise Dombay olduğu yazılı bulunduğuna göre, her ikisi de bunu ortak bir metinden istinsah etmiş olmalıdır. Bu ortak metni, bu öğrencilere Türkçe dersi veren bir Türk okutman vermiş olabilir…”
Kültür tarihimizde bir tür arkeolog görevi üstlenen Metin And gibi bilimcilerin benzer metinleri, batılılaşma serüveninin bilim hayatımızda geçen acayip safhalarından biri olarak, kaynak araştırmalarının izini sürerkenki mecburi hafiyeliğin zorluklarını ve bu alandaki imkânsızlıkları da beraberinde düşündürüyor.
“Eğer ileri sürdüğümüz gibi oyunlar Viyana’daki Türk elçiliğinden Doğu Dilleri Okulu’nda ders veren Türk diplomatlarınca yazılmış ise bu kişiler Türkiye’ye döndüklerinde bu deneyimlerini Türkiye’de de sürdürmüş olabilirler. Bunun tersini ileri sürmeye olağanımız bulunmamaktadır. Nasıl olsun ki? 19. yüzyılda oynanmış nice oyunun yazma metinleri elimize ulaşmamıştır. […] Sahnede halka oynanan ilk Türk oyunlarından biri olan Mustafa Efendi’nin Leyla ile Mecnun oyununun da metni elimize geçmemiştir. Yalnız yazma oyunlar mı? Nice baskısı yapılmış oyunların metinlerinin de günümüze ulaşmadığını biliyoruz. […] Yalnız 19. yüzyıl yazarları değil, günümüz yazarlarının bile oyunlarının çoğu metinleri yok olmuştur. […] Bu örnekleri sayfalarla uzatabiliriz.”2
Sözlü edebiyatımızı, pek çok bakımdan yazılısıyla kıyaslayınca, kaybolup giden metinlere gösterilen bu nadir hassasiyeti gene de hızlı kazanmış olduğumuz söylenebilir. Bu yüzden, Şair Evlenmesi’ni bugün elimizde tutarken, sırf elimizde kaldığı için bile durduk yerde mutluluk da duyabiliriz. Örneğin bir Batılı, kendi edebiyatında Şair Evlenmesi’ne denk gelecek bir metni bugün eline aldığında gene özel bir heyecan duyabilir elbette ama bu heyecana hayretin ya da fazladan bir mutluluğun eşlik edeceğini söylemek abartılı olur.
Batılılaşma hareketini de ürettiklerinden yola çıkarak “kaybolan”a karşı en hızlısından geliştirdiğimiz bir “hassasiyetler silsilesi” olarak görmek mümkün mü? “Kaybolan yıllar”ın acısını, bula bula, telaşla ilerleyerek çıkarmak… Tanzimat buyruklarının eşlikçisi olarak “telaşe”, bu dönemin hemen her şeyine sirayet ettiği gibi Şair Evlenmesi’nde de o ilk cümlede gösterir kendini: “Bereket versin ki bugün nikâhım kıyıldı, yoksa aşkla telaşımdan az kaldı nikâhsız güvey girecektim.” Sonra bir şey daha der Müştak Bey: “Aşk ve muhabbetsiz evlenen geçinebilirse aşkolsun.” Buradan itibaren, görücü usulü evliliğin yol açtığı doğal kargaşa içinde toplumsal bir eleştiriye soyunur Şinasi. Elbette mizah yoluyla… Bu da bir acelesi olduğunun göstergesi sayılabilir. Toplumsal eleştirinin kültürel tarihimizdeki en emin aracı daima mizah olagelmiştir çünkü. Şinasi burada, batılı tarzda yetişmiş, aklı başında “bir Müştak’ın” bile düşebileceği toplumsal gafletin yol açtığı bireysel faciayla dalga geçerken aynı hızla toplumun sembol kişilerini de onun yanına ve karşısına yerleştirir. Ahalinin sözcüsü ve “adamı” Ebüllaklaka’yken, Müştak Bey’in sözcülüğünü Hikmet Bey üstlenir.
Çünkü Müştak Bey’in bir “batılı tip” olarak elinden gelen tek şey, uğradığı haksızlığa durmadan karşı çıkmaktır ama karşı çıkmak haksızlığı gidermeye yetmeyecektir. Hikmet Bey burada Müştak Bey ve Ebüllakkaka’nın arasında durur, ahali de her zaman Ebüllaklaka’nın arkasında. Müştak Bey’in tek başına beceremediğini Hikmet Bey kısa sürede “halleder”. Yanlışlığı, haksızlığı gidermek aslında çok da zor değildir(!) Ahalinin ve onun “liderinin” dilinden konuşmak meseleyi hemen çözecektir. Yani “güzel sözse güzel söz” (Aman efendim, hakikat her neyse lâyıkiyle meydana çıkarın da ona göre şanınıza düşeni işleyin), “rüşvetse rüşvet” (Efendim, gazaplanmayınız –gizlice bir para kesesi göstererek–).
Böylece batılı yöntemle, “geri kalmışlık-saçma gelenekler” nezdinde doğuya, doğululuğa yönelen eleştirinin mizahla birleştirilerek hedefine en hızlı yoldan ulaşacağı düşünülmüştür. “Ortaoyunuyla Fransız komedisinin mutlu bir izdivacı” olarak anılan Şair Evlenmesi için Tanpınar da böyle düşünür. “Şinasi’nin milli bir tiyatroya varacak en kısa yolu aradığı muhakkaktır. Bu, ancak halk ananesi ile olabilirdi.”3
Şair Evlenmesi, topluma ve köhne geleneklere gene aynı eleştiriyi getiren ama üslup ve yöntem olarak farklı, mesela didaktik bir eser olsaydı ne olurdu? Hikmet Bey’in oyunun sonunda takındığı o “mesaj kaygılı” ton, eserin tamamında hüküm sürseydi? Oyunun bir sahnesinde, kısacık bir nasihate bile tahammül edemeyen Müştak Bey bu soruların cevabını gözlerini oğuşturarak verir:
Of! Nasihat sıkıntısıyla bir uykum geldi ki tarif edemem. Ruhsatın olursa azıcık varsam uyku kestirsem olmaz mı?
Tanzimat entelektüelinin, eserini “halkın dilinden” kılmaya yönelip halkı eğitmeyi her şeyin üstünde tutarken, niyetinin nasihat etmek olmadığını vurgulaması ilgi çekicidir. Belki, en azından kendi eseri için zaman kazanmak ister. Ne de olsa “nasihat etmek” daha fazla zaman gerektirecek gibidir. Bu toplumu yönlendirmeye kalkışan her kim olursa olsun en iyi bildiği şey, toplum olarak nasihate tarih boyu karnımızın hep tok olduğudur. Nasihate, değil uymak, onu dinlemek bile var olanı değiştirmek vazifesinin en azından fikren ağırlığını yükleyecektir muhatabına. Oysa her şeyi olduğu gibi göstermek, “bizi bize anlatmak”, “ayna tutmak” yoluyla kurgulanan “eğlenceli bir seyir” hep yeterince tatminkâr olmuş, iyisiyle kötüsüyle “en doğal hâlimiz”, her zaman ve aynı zamanda da “en komik hâlimiz” olarak kabul görmüştür. Mizahi eleştirinin etkisi her dönemde güçlü olmuştur ama eleştirilen şeyi ortadan kaldırmakta pek de etkili olamadığı gene her dönemde tecrübe edilmiştir. Buna rağmen, eleştiride mizah yolundan pek şaşılmaz. Hatta, batıya bakarken, batılılaşma yolunda “ilerlerken” en büyük tehlike bu işi abartmak, iki arada sıkışmak, o kurtarıcı senteze bir türlü kavuşamayıp feci bir bunalıma sürüklenmek olarak belirecektir. Geri kalmışlık sancıları en çok, batının ilerleyiş hızını ve teknolojik hamlelerini ciddiyetle takip edip buna aynı ciddiyetle hayret edenleri vuracaktır. Hakikatin, ister genel olsun, ister özel, kimi hayatları sürükleyerek soktuğu yeni bir çıkmazda “Mecaz oldu hakikat, hakikat oldu mecaz”4 diyenleri mesela…
Tanzimat’la iyice görünür hâle gelen bütün “büyük sorunlar”, elbette Tanzimat’ın sebep olduğu değil, değişen dünyanın yüzyıllar içinde bulunduğu üretimden haberdar olmadan peş peşe geçen durağan yüzyılların sonucu ortaya çıkan sorunlardı. Bu yüzyılları telafi etmenin telaşı, geçmişe toptan tahammülsüz yaklaşan bir bakışı da kaçınılmaz olarak besledi. “Telaşe” sürecinde, doğuya eleştirel bakış ve batılılaşma uğruna, ağırından hafifine türlü hatalar da edildi. Halihazırdaki “ilerleme aşkına acele”, vaktiyle edilen hataları genelde affettirdi. Kasbar Tüysüz’ün Molière’in Zor(ı)la Hekim çevirisinin önsözünü, batıyı doğuya uyarlama ya da tanıtma görevini üstlenenin çilesi olarak da okuyabiliriz:
“[…] Bazı sözleri Türkçesinin minasibetlisine getirdik. Bu cümle, kusurlarımız çok olacağı memüldir. Onu da seyirci ve okuyan ağalar bize afv ederlerse günbegün ilerlememize şüpheleri olmasın.”5
Eğrisiyle doğrusuyla “batılılaşma” bazen saparak, bazen dümdüz ama uzun vadede hep değişerek hareket ederken, kendi eleştirisini de zaman içinde edindiği benzer kıvraklıkta ve bazen de beceriksizlikte seyreden hareketlerinin paralelinde getirdi. “Batılı tip”, ilerlemeye “can atan” şairane bir Müştak sadeliğinden ve safiyetinden çıkmakta çok gecikmedi. İlk olarak alelacele züppe ilan edildi. Berna Moran gerçi, daha sonraki yıllar içinde çizilen batılı tipi roman karakterleri üzerinden ele almıştır ama gene de bu tipin edebi ifadedeki genel savruluşunu çok güzel belirler: “[…] Böylece, budala ve zavallı Felâtunlar ile Bihruzlar elli yıl içinde, ahlaksızlık, dolandırıcılık, vurgunculuk aşamalarından geçerek işbirlikçi vatan hainliğine dek vardırırlar işi.”6
Bugünden geçmişe bakmak daima daha kolay, tehlikesiz gibi ama muhakkak uzun ve değişken hatlı, yarı-kurgu bir serüven hâlinde seyredecektir. Şair Evlenmesi’nin bugün düşündürdükleri döneminde yarattığı etkide ve yoğunlukta olmayacaktır elbette ama oyunun her bakımdan güncelliğini koruduğu apaçık ortadadır. Bugünün telaşı kendi şartlarında sürüp giderken, bugünün entelektüeli geçmişine en azından daha sakin bakmayı alışkanlık haline getirmiş gibi durmaktadır. Batılılaşmanın tiyatrodaki ilk izlerinden Şair Evlenmesi üzerine ve bu eser üzerinden gelecekte de üretilmeye devam edeceği kesin görünen edebi ve tarihi düşüncenin bereketine hiç şüphe yoktur. Düşünceye nokta konamaz. Şair Evlenmesi’nin tefrikasının en başında yer alan ihtarda da belirtildiği gibi, “nokta” (sadece),
…sözün nihayetine alâmet olur.7
* İlk olarak Kasım 2014’te Radikal-blog’ta yayımlanan ve –Radikal-blog’un yayından kalkmasıyla– 2015-2022 yılları arasında Ekşi Sözlük üzerinden erişilebilir olan bu metni, Manifold arşivine dahil etmeyi uygun bulduk. (ed.n.)
1. Metin And, Şair Evlenmesi’nden Önceki İlk Türkçe Oyunlar (İstanbul: İnkılâp ve Aka Kitabevi, 1983).
2. Metin And, agy.
3. Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi (İstanbul: Çağlayan Kitabevi, 1976).
4. Sadullah Paşa, “19. Asır Manzumesi”, Büyük Türk Klasikleri (İstanbul: Ötüken Yayınları, 2002).
5. Kasbar Tüysüz’ün “Zor(ı)la Hekim” çevirisi ve önsözü, Metin And’ın Şair Evlenmesi’nden Önceki İlk Türkçe Oyunlar kitabının sonunda yer almaktadır. Kasbar Tüysüz’ün önsözünden alıntılanan bu kısım, Metin And’ın aktardığı hâliyle, imlâsı korunarak aktarıldı.
6. Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1 (İstanbul: İletişim Yayınları, 2021).
7. Türk edebiyatında noktalama (işaretleri) ilk kez Şair Evlenmesi’nde kullanılmıştır.