fikrin yolu?
– Öyle. Gel gör ki bir kıymeti yok bunun artık. Kalmadı.
“Raskolnikov, bu yeni hayatın kendisine bedava verilmediğini, onu çok pahalıya, gelecekte yapacağı büyük fedakârlıkla satın alması gerektiğini henüz bilmiyordu. Ama burada yeni bir hikâye, bir adamın derece derece yenileşmesinin, […] şu ana kadar hiç bilmediği bir gerçekle tanışmasının hikâyesi başlıyor. Bu yeni bir eserin konusu olabilir. Ama bizim şimdiki hikâyemiz burada bitiyor.”1
***
Spoiler, Türkçede 2000’lere doğru dile gelmeye başlıyor. 2000’lerin başında utana sıkıla, sonraki birkaç yıl içinde daha sık, devamında da gittikçe artan bir rahatlıkla söylenir oluyor. Film eleştirilerinin başında, internet sayfalarındaki yorumlarda geçen meşhur “spoiler uyarısı” ise daha geç beliriyor (Belli bir tarih vermek zor ama 2010 civarı diyebiliriz). İngilizcede sözcüğün bu anlamıyla kullanımı tek tük de olsa 70’lere dayanırken, ilk spoiler uyarısı Star Trek 2 filmi için 1982’de yapılıyor.2 Bu tarihlerden önce spoiler’ın anlamı “bir şeyi berbat eden, bozan” ve spor arabaların arkasındaki o afili parçadan, “rüzgârlık”tan ibaret.
Henüz spoiler’ın esamesi anılmazken onun gibi bir şeyler vardı elbette. Yok değildi. Filmi seyrederken, önceden seyretmiş olanın varlığından tedirgin olmak; “Katil kim, söyleyeyim mi?” “Sonunda n’oluyor biliyor musun?” cinsinden komiklikler yapmak; “Bak şimdi n’apacak bak bak bak!” falan demek ya da diyene kötü kötü bakmak… Hepsi bu kadar ya da bundan biraz fazlasıydı. Yakın geçmişteki bu adsız hâller şimdi bir ada büründü; vaziyet, şikâyet diye göründü. Şakadan kızmalar, takılmalar yerini sıkça ve zaman zaman epey gergin tınlayan sert ikazlara bıraktı: Spoiler verme!
2019 yılı Filmekimi afişinde, eskiden hastanelerin her köşesinde asılı, eliyle susmamızı işaret eden o hemşirenin fotoğrafına çok benzeyen bir fotoğraf vardı. Fena hâlde sinirli görünen genç bir kız o hemşireyle aynı hareketi yapıyor, altında da hashtag’li bir şey yazıyordu: Spoiler Yeme! Çoğunlukla şu anda yirmili yaşlarını süren internet gençliğinin dilinde dolaşan bu sözcüğü bir film festivalinin afişinde görmek, şimdi kırklarında ya da yaşı kırkın üstünde olan sinema seyircisine nasıl gelmiştir diye düşünürken salgın patladı; üzerine kısa bir not düşmek de bugünlere kaldı.
Bize kötü kötü bakan kızın “Susss!” dediği o afişe bakıp, altında “Spoiler Yeme” yazısını okumak, spoiler’la herhangi bir derdi olmayanın çektiği yabancılığı iyice garip bir safhaya taşıdı: Bir dakika. Susması gereken kişi spoiler veren değil miydi? Spoiler “yiyen”, zaten konuşmayan taraf olmuyor mu? O zaman neden böyle “Sus” yaparken “Spoiler yeme” diyor ki? Yoksa deyim hâli henüz tam oturmadı mı? Belki de on-on beş yıl, bir sözcüğü yabancı bir dilden alıp onunla yüz göz olmak için yeterli bir süre değildir.
Nihayet, fotoğrafın anlamıyla yazı arasındaki tutarsızlık belli ki afişin hitap ettiği kitle için pek bir önem taşımıyordu. Böyle lüzumsuz ayrıntılarla meşgul olmaya gerek yoktu muhtemelen. Spoiler Verme-Yeme aynı şeydi işte. Nasıl olduğu değil, ne olduğu önemliydi esas: Mesaj veriliyor mu, veriliyor. E tamam.
Spoiler avcılığının fazlasıyla gergin tabiatını işte buradan ayırt ediyoruz. Sadece belli filmler için geçerli, “ne”ye dair bir şey olduğunu böyle anlıyoruz. İki saatlik yüzlerce filmin, üç dört dakikalık bir sahnesinin yüzü suyu hürmetine seyredilip bir daha lafının bile geçmediğine tanık oluyoruz. Aynı şeye, bir roman üzerine spoiler dalaşına ise nadiren rastlıyoruz. (En azından bu, bariz bir sebebe bağlanabilir: okumamak. Öyle olmasa, üniversite sınavında “Yukarıdaki parçada anlatılmak istenen nedir?” gibi okuma-anlama soruları sorulmaz; daha çok kişiyi eleme hevesiyle nice dolambaçlı yola başvurulurdu. Şimdilik, okuduğunu anlama sorusundan daha dolambaçlısı yok demek ki.)
Kitaplar üzerine filmler kadar dalaş olmasa da, son yıllarda çoksatan polisiye romanların kurgusunda, spoiler kalkanı niyetine geliştirilmiş gibi duran birtakım hamlelere rastlıyoruz. Katil öyle biri çıkıyor ki onu tanımıyoruz. Roman boyunca adı sanı doğru düzgün anılmamış bir tip, dış kapının “bir” mandalı.3 Mesela siz romanı okurken “Katil kim biliyor musunuz? Martin!” diyecek olsam, aşırı bozulsanız da ardından söyleyeceğiniz şey şu olur: “Martin kim be?” Bu dış kapının mandalı katillerin de ötesindeki kurgusal spoiler kalkanları arasında, katilin kurbanın ta kendisi çıkması ya da kurbanın (meğerse) ölmemiş olması gibi “sürprizler”i de saymak mümkün. Böyle romanları düşününce, kimi yazarların “kurnaz kurgu”larıyla spoiler derdine kendi çaplarında –en azından vermesi/yemesi uzun sürecek türde bir– derman bulmak için çırpındığını söylemek hiç de abartılı olmaz. “Hadi şimdi spoiler verin de göreyim!”
Aslında, spoiler avcılığının sinemanın koca ormanı içinde de –belirli alanlar hariç– pek bir varlık göstermediğini teşhis etmek gerekiyor. Mesela Godard, Varda, Lynch ya da Denis filmleri civarında öyle bir avcılık belirtisi görmüyoruz. Vaktiyle Hitchcock (çünkü spoiler avcıları artık güncel olmayan filmler konusunda bile çok avcı!) veya 90’ların gerilim ve polisiye filmleri üzerine yazılar okurken, onların hakkını layığıyla koruyacak (!) bir uyarıya rastlamıyorduk. Bir filmin beklenmedik o ânı, önemli bir sahnesi için herhangi birine, bir sinema yazarına “Sakın ‘bana’ bir şey söyleme, ‘bana’ bir şey yazma. Aksi takdirde bütün keyfim kaçar (daima ‘sen’; kural şu: hashtag’den sonra II. tekil + emir kipi); filmi seyretmekten senin yüzünden vazgeçerim” gibi şeyler yazmadık. Merak ettiğimiz bir film hakkında yazılmış her şeyi o filme gitmeden de, gittikten sonra da iştahla okuduk. Daha bundan yirmi yıl kadar önce, hiçbir şeyin zevki öyle hemencecik kaçmıyordu. Kişisel bir hatıra ama meşhur bir örnek: Fight Club vizyona girdiğinde –henüz spoiler avcılığı bu kadar revaçta değilken– Edward Norton’la Brad Pitt’in canlandırdığı karakterlerin tek bir kişi olduğunu önceden öğrenmenin, filmi seyretme kararımız üzerinde hiçbir etkisi olmamıştı. (Geçmiş gün; ayrıntı hatırlamak kolay değil ama aksine, bunu öğrenmek filme olan iştahımızı kabartmış bile olabilir.)
*
İnternetin gitgide daha yaygın hâle gelmesiyle üye sayısı yükselen gruplar, sözlükler ve benzeri yerlerde, yazılmış her şeyin kendine yazıldığını düşünüp karşılık verme, yorumlarda bulunma, had bildirme, sürekli cevaplama pozisyonunda olma gibi insanlık hâllerinin arttığını biliyoruz. Bunun yanında, bütün bu hâllerin farkında, zevk ve bilgi sahibi insanların fikir alışverişinde bulunduğu gayet düzeyli pek çok yer olduğunu da. Fakat spoiler hassasiyeti öyle düzeyli filan bile dinlemeyebiliyor, etkisi artık çok daha geniş bir kesimi kapsıyor, daha gıkınız çıkmadan fırçayı yiyebiliyorsunuz.
Diziler sezon sezon akıp giderken ava en çok polisiye diziler etrafında çıkılıyor. “Haydi şimdi hep beraber altıncı bölüm!” diye diye seyretmek elde değil hâliyle. Bir diziyi seyrederken gelecek bölümlerde ne olacağını bilmek istememek gayet anlaşılır olsa da, bir şeyi çok bilmek isterken ona dair bir şeyi asla bilmek istememek, rüzgâr hızındaki bu nesilde imkânsız bir arzuyu kışkırtıyor. Muhtemelen yalnızken başlayan seyrin zevki yalnızken pek çıkmıyor olmalı ki dizi arasında mutlaka bir topluluğa giriliyor. Girer girmez avcılık başlıyor. “Kimse bir şey demiş mi?” Diziyi bitirmeden bir dijital mecradan öbürüne esmek, yazışmaları sürekli takip etmek kaçınılmaz sonun gelişini hızlandırıyor. İnternetin her köşesi fellik fellik dolaşılırken gün geçmiyor ki bir spoiler’a denk gelinmesin ve bunları yazan “düşüncesiz”, “kaba” insanlar sertçe ikaz edilmeye mecbur kalınmasın. “Oha! Spoiler uyarısı koysana!”
Böylece, tabiatının sürprizli bir tarafıyla daha tanışıyoruz spoiler avcılığının. Spoiler arıyor ama bulunca sinirleniyor. Arayış, şiddetli sancılarla tırmanan gerginlikten o “hak edilmiş” kızgınlığa varıyor. Söz konusu diziyi ya da filmi, “o sahne”yi, “o sürpriz”i öğrenmeden tamamlamak, yok, nasip olmuyor! Çünkü belki de zevkle aranan esas şeye, spoiler’a ulaşılıyor. Artık gönül rahatlığıyla kızmak mümkün. Kaşlar çatılıyor. Afişteki kızın kaşları gibi. Derhal tuzu kuru bir dram yaşanıyor. “Bütün zevki kaçtı!”
Dizilerin, filmlerin biri bitiyor biri başlıyor. Yorumların ardı arkası gelmiyor. Kiminin kavgası yeni başlıyor, kimininki hâlâ sürüyor. Spoiler’lar havada uçuşuyor. Avcılar kol geziyor ve avını asla affetmiyor. Bu zevkine dövüş, uzaktan uzağa ama bütün şiddetiyle devam ediyor. Şimdilik.
***
“Gök gözlü Athene dönüp Odysseus’a şöyle buyurdu: ‘Çok akıllı Odysseus, Laertesoğlu, Zeus’tan doğma, son ver kararsız savaşa dövüşe, yeter artık, Kronosoğlu Zeus’un öfkesine uğrayacaksın sonra.’ Böyle dedi, Odysseus da dinledi ve sevindi gönlünde. Gök gözlü Pallas Athene, Kalkanlı Zeus’un kızı, benzetti sesini ve bedenini tıpkı Mentor’unkine, karşılıklı antlar içirip sağladı ölümsüz barışı.”4
1. F. Dostoyevski, Suç ve Ceza’nın son cümlesi, çev. Hasan Ali Ediz (İstanbul: Yordam Edebiyat, 2016).
2. Dilbilimci Ben Zimmer’ın yazısı: “Spoiler Alert! Revealing the Origins of the ‘Spoiler’”
3. Flynn Berry’nin Under the Harrow (2016, Penguin Books) romanındaki katil, dış kapının mandalı katillere örnek sayılabilir.
4. Homeros, Odysseia’nın son cümlesi, çev. Azra Erhat ve A. Kadir (İstanbul: Can Yayınları, 2005).