ve Rahim-Mekân Kurgularına Feminist Bir Alternatif
tekrar gözden geçirilmesi üzerine.
Bu denemeyi yazmaya başladığımda koronavirüs henüz Türkiye’ye sıçramamıştı. İstanbul’u geziyor, kentte toplu taşıma ve aylaklık yöntemleri üzerine kafa yoruyordum. Tabii otobüsler ve metrolar kâbus ve korku dolu ulaşım araçları değildi. Derken koronavirüs hayatımızın ortasına, aslında çok da öngörülebilir şekilde düşüverdi. Günler, aylar geçti, ilk inkâr dalgasını atlattıktan sonra yavaş yavaş duruma ayak uydurduk, yeni yaşama stratejileri geliştirdik. Uzun süredir koronavirüsle yaşıyoruz. Bu metin de dolayısıyla tam ortasından virüsün sahneye çıkışıyla bölünüyor: salgın öncesi aylaklık ve salgın sonrası yaşam… Bugün, kenti başıboş adımlamak üzerine yazılmış bir yazıyı okumak, mahrumiyet duygusu ile tatlı bir rüya arasında bir yerde.
Dijital saat ile zaman unufak oldu, kimilerinin flanörlük olarak adlandırdığı eski usul aylaklık, artık nostaljiden başka bir şey değil. İstanbul’un çoğu bölgesinde artık yürüyerek başıboş dolanmak zaten mümkün değil. Keyifle yürünebilen sokaklara, deniz pencereli yokuşlara erişime sahip olmak ayrıcalıklı bir durum. Başıboş dolaşmanın serbest, rastgele, tesadüfi ruhu da maps ile yok oldu. Her zaman nerede olduğumuzun ve saatin kaç olduğunun farkındayız. Kent haritası, metro ve otobüs ağlarına entegre olarak zihinlerimizde yer alırken, kişi rastgeleliğin sınırlarının her daim farkında. Ya şu metro durağına yarım saat, ya şu otobüs hattına beş dakika mesafede olduğumuzu biliyoruz. Zamanı ölçen ve konumumuzu bildiren hassas enstrümanlardan asla ayrı değiliz.
Bu şartlarda ne kentlere 19. yüzyılın Paris’i gibi yaklaşabiliriz, ne de aylaklığı aynı şekilde yaşayabiliriz. Kentliler artık bir ucundan diğer ucuna birbirine yeraltından ve yerüstünden tüpler, yollar, borular, devreler ve kablolarla bağlı. Tabii internetle de… Bu girift, karmaşık ağ artık yürüyerek değil, ancak otobüs ve metro hatları üzerinden deneyimlenebilir.
Artık seyrin panaroması perspektifler değil, iki boyutlu kesitlerdir. Kişi şanslıysa, kendine pencere kenarında bir yer bulur, muhtemelen bunun için ilk duraktan binmeye gayret etmiştir. Pencere, şahsın yegâne kent çerçevesidir. Bulvarlar, viyadükler, caddeler, sokaklar, dükkânlar ve insanlar pencerede akıp giderken kent ne ağır bir yürüyüşe ne de hızlı bir aksiyon filmine benzer. Kayıp giden yaşam kesitleri videodan çok GIF’leri anımsatır; her otobüs seferinde tekrar eden, sessiz, yanıp sönen görüntüler... Kulaklığım her zaman benimledir, çevreye eşlik eden müziği ve atmosferi ben seçerim. Zaten kentin kalabalık gürültüsünü sürekli manipüle eder, kesintiye uğratır, kayıp giden GIF’ler üzerine kendi kesintisiz deneyimimi işlerim. Kenti daha iyi anlamak için yürüyen aylak, zaten nereye çıkacağını bildiği sokaklarda hoşnutlukla gezerken, kenti çok dar bir perspektiften seyretmektedir; kentin ağ yapısında yolculuk etmekten çok uzaktadır. Yürüyen aylağın ayrıcalıklı konumu da otobüste yiter; yeni aylak kentliyle sahiden burun buruna, dirsek dirseğe hızla gezmektedir.
Yolculuk başlar. Kalabalıklar arasındaki şiirsel yalnızlığın kralı, artık ulaşım ağı trafiğinin içerisindeki gözlemci konumundadır. İnternet ağı, fiziksel ulaşım ağıyla örtüşür. Bir otobüse binerken onu dijital harita üzerinde hayal edebilirim, geçeceği duraklar, yollar ve kavşaklar gözümün önündedir. Aracın ilerleme hızının ve zamanın da sürekli farkındayımdır, artık zaman algısını kaybetmek de nostaljik bir hayaldir. Kent GIF’ler halinde gözlerimin önünde serilirken zihnim dijital haritaya yakınlaşıp uzaklaşmaktadır; hemen yanımda neyin durduğunu bilirim, bir sonraki durağın neresi olduğunu bilirim, aynı zamanda diğer otobüslerin de nereye gittiğini zihnimdeki haritada seyredebilirim. Kenti zihnimde pek çok noktada yeniden kurabilirken, kentte olan olaylardan da internet aracılığıyla haberdarımdır. Yalnız gözlemci, uyumsuz aylak bu bütüncül çerçeve karşısında neler yazacak, neler çizecektir? Emirgan’da yürüyen kişi denizin keyfini çıkarmakta, EL2’ye yeni binmiş kişinin zihni Japon Bahçesi’nden 4. Levent’e dolaşmaktadır.
İstanbul’da seyahat: Gültepe ile Levent’in plazalarını birleştiren 62, Şirintepe ve Şişli viyadüğünü bağlayan 41T, Taksim’den sarhoşları gökdelenlere, Maslak’a taşıyan 25G, Beşiktaş’tan Sultangazi’ye çift kat keyfi 36L, Topkapı’dan Seyrantepe’ye eski İstanbul ile yeni İstanbul’u aynı pencerede sunan 41ST, Kadıköy İskele’den neredeyse Maltepe’ye erişen keyifli 10B, Üsküdar’dan kent ormanlarına dayanan 11D ve elbette, baş tacımız, efsanevi 500T.
İyi seyirler.
Kent yok oldu.
Rastlantısal karşılaşmalar, kalabalıklar, akıp giden sokaklar, buluşmalar, kutlamalar, protestolar, keşmekeş... Kent salgınla beraber çözündü: Artık köyden de, ilçeden de, mahalleden de ufak birimlerde yaşıyoruz. Bir birim, ev, market ve eczaneden oluşuyor. Evin dışarı açılan kapısı ve pencereleri, sokak yaşamına dahil olabildiğimiz yegâne aralıklar. Pencereler karşı pencerelere bakıyor. Biz onları seyrediyoruz, onlar da bizleri seyrediyor. Eğer dışarı çıkıyorsak, bu ya market alışverişi ya da eczane için. Birimlerin dışına çıkabilen yegâne figürler de çalışanlar. İşlerine gidenlerin birimlerine, uzakta bir noktaya lineer bir atlamayla işyerleri de ekleniyor. Yolda seyir hızlandı, bununla beraber ağır trafikte işlev kazanan billboard’lar artık hiçbir şey ifade etmiyor. Cephelerce reklam artık dışarı çıkmayan insanlara sesleniyor: “Yarın taşınmak için güzel bir gün değil mi?”
Kent yaşamının salgın çevresinde yeniden organize olmasıyla beraber kent haritası da artık ancak birbiriyle kesişen mikroskobik birimler ve işyerlerine bağlanan anayollarla ifade edilebilir. Birimler arası sıçramalar, virüsün de yayılımına denk düşüyor. Mekân ve kent tekrar organize olurken zamanı da tekrar tanımlamak zorunda kalıyoruz. Evde kalma ayrıcalığına sahip olanlar için, günler birbirine karışmaya başladı. Zamanı ve zaman algımızı parçalara ayıran gündelik aktiviteler olmadığı için, artık hassas zaman ölçümüne ve hassas enstrümanlara ihtiyacımız yok. Randevulaşmak keyfi. Takvimler koronavirüs bittiğinde tekrar başlayacak. Korona-zaman, köy zamanında olduğu gibi doğa olaylarıyla ölçülen bir zaman ölçüsü de değil. On dört gün karantina, sebzelerin bozulma süreleri, çay demleme süresi gibi korona ya da ev ve beslenmeyle ilgili yeni ölçütlerle şekilleniyor. Korona öncesi ve korona sonrası, yeni milat terimleri.
Kent öyle çözündü ki, kentlerin fiziksel ve resmi sınırları da pratik olarak işlevlerini yitirdi. Yeni sınırlar: İnsanların aralarına koydukları mesafeler –bir buçuk metre uyarısı–, marketin ötesinde görünmeyen sınırlar, 14 gün karantina sınırlaması... Yeni yasal sınırlar: Maskesiz dışarı çıkma yasağı, 20 yaş altı ve 65 yaş üstü sokağa çıkma yasağı, seyahat yasakları, kapanıp açılan şehir ve ülke sınırları... Birimlerin arasında serbestçe gezinen, sınırları delen meslek grubu: Evlere eşya, yemek ve su taşıyan kuryeler. Sınırların delindiği her temas, çift taraflı bir tehdit.
***
Koronavirüs sonrası kent tedirgin adımlarla, yavaş yavaş parçalarını tekrar birleştiriyor. Her ne kadar eski hayatlarımıza özlem duysak da, aylaklığın hayalleri artık kent kalabalığına uğramıyor. Bu arada korona parantezinde çok şey değişti. Eğitim ve çalışma usullerimiz değişti, zaten artık virüs kültürümüzün de ciddi bir parçası haline geldi. Kadehlerimizi şerefe yerine “korona” diyerek kaldırıyoruz, gelecekte torunlarımıza neler anlatacağımızı planlıyoruz. Temizlik, takıntılar, öksürük ve diğer semptomların hepsi kara mizah malzemesi. Kent kendini tekrar kurarken, aylaklık da uzun bir süre toplu taşımadan uzak kalacak, duygusal ve fiziksel olarak pandeminin izlerini uzun süre üzerimizde taşıyacağız. Şehirlerimizi tekrar sınırsızca keşfe çıktığımızda, virüs öncesi kentten bambaşka bir manzarayla da karşılaşacağımız kesin. Bu manzaranın nasıl şekilleneceğinin de uzun süredir olmadığı kadar kentlilerin elinde olacağına inanıyorum.