Ursula
demişti. Bu bir mektup değil;
Ursula K. Le Guin için uzaya fırlatılan
bir şey.

Beyazıt Meydanı’nın büyük bir boşluğa dönüştürülmesi için dört koldan uğraşılmasına rağmen, ortaya çıkan eserden kimsenin hoşnut olmadığı 1960’ların başında bir gün, bir köşe yazısı yayımlandı:
[...] Gemi yapılır, bina yapılır, uçak yapılır, lokomotif yapılır fakat meydan aslında bir boşluk demektir. Boşluk nasıl yapılır? Boşluğu yapacağız diye tutturmuşuz. İki katlı yapalım, hayır üç katlı yapalım. Altını dükkân yapalım, üzerini bahçe yapalım... Bir türlü işin içinden çıkamıyoruz. Meydan üç boyutlu bir cisim değil ki, tam tersine negatif bir nesne, bir boşluk... Boşluğu inşa edeceğiz derken sapıtmaya başladık.1
Meydandaki kot farkı nedeniyle üretilen çözümlerin üç boyutlu olmasından şikâyet eden Çetin Altan’ın şu tespiti doğruydu: Beyazıt Meydanı’nın nasıl olması gerektiğine dair hayal ve fikirlerin kesişimi dev bir boşluktan ibaretti. İdarecilerin ve uzmanların tasarıma dair üzerinde anlaştığı tek konu meydanı boşaltmaktı. Boşalttıktan sonra meydanda ne olması, nasıl olması gerektiğine dair zoraki bir orta yol bulma, bir başka deyişle herkesi memnun etme çabasının kamusal alandaki karşılığı da yine boşluktu. Meydanda var olan herhangi bir şeyden memnun olmayanlar, ancak meydanda hiçbir şey olmaması hayaliyle tatmin oluyordu.
Bugün hâlâ boşluk fikrinin ideolojiler üstü, en bir arada olamayacak insanları bile aynı safta toplayan bir gücü vardır. Boşluk, herkesi birleştirir. Meydanlardan istenmeyeni uzaklaştırma takıntısının kökeni Antik Yunan’a kadar uzanır. Çetin Altan’dan çok önce Aristo, meydanın doldurulmasından ilk şikâyet edenlerden biriydi: “Kamusal meydan” demişti, “asla tüccarlarla ve esnafla lekelenmemelidir; onların meydana girişi yasaklanmalı, uzakta ve çevresinden iyice ayrılmış bir alanda, bir pazar yeri olmalıdır”. Meydan pazar işlevini yitirdikçe ortaya çıkan boşluk anıtlar, tapınaklar ve heykellerle dolmaya başlıyordu.2
Beyazıt Meydanı da tarihin herhangi bir döneminde, herhangi bir coğrafyadaki bir meydanla aynı kaderi paylaşıyordu. Birileri eserinin tamamlandığını düşünürken başka birileri yeniden şikâyet etmeye başladığından, bir türlü kendi hâline bırakılamıyordu.
Meydanın uzun yıllar inşaat hâlinde kalmasının nedeni, o alanda bir boşluk olması gerektiğinde hemfikir olunmasına rağmen, o boşluğun nasıl olacağı üzerinde bir türlü uzlaşılamamasıdır. Farklı dönemlerde kenti yönetmiş, tüm enerjilerini meydanı boşaltmaya harcamış olmaları dışında ortak noktası bulunmayan idareciler ve meydan projesine dahil olarak boşluğu tasarlamaya, meydanı doldurmaya girişen mimar ve plancılar arasındaki gerilimin kamusal alandaki karşılığı boşluktur.
Boşluk, kamusal alanla ilgili fantezi dünyasının başrolündedir. Şimdiki zamanda taş kesilmiş kamusal alanı yumuşatır, eritir; geçmiş kadar sevimli, gelecek kadar umut veren bir hâle getirir.
Kamusal alanda tasarım, mevcut olanı iyileştirecek ya da evrilmesine olanak sağlayacak bir araçtan çok, alışkanlıkları ve gelenekleri sıfırlayıp her seferinde yeniden başlamak için bir yöntemdir. En muhafazakâr yönetim bile tasarımla tanıştığında amansız bir devrimciye dönüşür, tasarılarını kendinden öncekiyle bağları koparıp atmak için geliştirir.
Muhafazakârlık, bugünü değil geçmişi, üstelik kendi geçmişini kendi hatırlamak istediği hâliyle muhafaza etmeyi gerektirir. Boşluk fikrinin bu denli sevilmesinin bir nedeni de şimdiki zamanı ortadan kaldırarak geçmişe yer açılmasına olanak vermesidir.
Köksüz bir kamusal alan üretmek ya da sadece kendi istediklerinin kök salmasına izin verebilecek bir ortam yaratmak için boşluğa ihtiyaç duyulur.
Yeninin bulunacağı yerde önce boşluk olmalıdır.
Yeniye yer açar gibi görünen boşaltma eylemini takip eden “yeniden doldurma”ya dair hülyalarla dolu zihinlerin ortak noktası, belli başlı kavram ya da ideolojilerle kuvvetli bağlarının bulunmasıdır. Meydan katman katman yıkılırken, yeni meydanın nasıl olacağına dair fikirlerin, kimi zaman Avrupa’nın büyük kentlerine olan hayranlığa, kimi zaman ulus inşası için atılan gayretkeş adımlara dek uzanan kökleri açığa çıkar.
Boşluk, gizli gündemleri saklamak için iyi bir oyalayıcıdır.
1933 yılında “Artık bütün şehirler ve kasabalarımızda binalar kadar açıklığa, parka, havaya, ağaca ve ormana yani boşluğa ihtiyacımız olduğunu bir an evvel kabul etmeli ve bu konuda harekete geçmeliyiz. Bir kere bu yolda çok geç kalmışız, daha fazla gecikmemeliyiz artık”3 diyerek bir gazetenin başyazısından yapılan bu çağrı, şehirlerdeki yaşama koşullarının iyileşmesi için boşluğa ihtiyaç duyulduğunu söylese de yazarın asıl derdi başkadır: Bireyler değil kitleler için boşluğa ihtiyaç duyulduğunu düşünür. “Memleketin bizim görebildiğimiz ve bilebildiğimiz şehirlerinden yalnız İzmir’de belki Kordonboyu az çok geniş ve pek uzun bir meydan sayılabilir, onun da bir tarafı denizdir, fazla kalabalığın sıkışması halkın denize düşme tehlikesini taşır.”4
Hava, ışık bahanedir; Cumhuriyet’in yaklaşan onuncu yıl etkinliklerini memleketin dört bir yanında hakkıyla kutlayabilmek için, kitlelerin denize dökülme tehlikesi bulunmayan genişlikte meydanlar lazımdır.
Aynı yazının devamında “İstanbul’un bugün bir meydanı yok da yarın olacak mı?” diye karamsarlıkla sorduğu soruyu, yazar yine kendisi yanıtlıyordu: Ne yazık ki, Türkler boşluğa değil doldurmaya meraklı insanlardı.
Biz Türkler toprağa çok bağlı insanlarız. Elimize geçen bir metrelik toprağın üzerine hiç olmazsa bir kümes yapmaktan zevk alıyoruz. Toprak olmazsa havaya bile musallat oluyoruz... Bir karış yer üzerinde zemin diye kürreiarzın merkezine kadar ve hava diye göklere kadar sahiplenen bir milletin meydanı olur mu hiç?5
diye sorarak insanların neden binaları boşluğa tercih ettiğini anlamaya çalışıyordu.
Gerçekte, yazarın “toprağa musallat olmak” diye tanımlayıp şikâyetçi olduğu, bireylerin kendi inisiyatifleriyle şehri doldurma çabasıydı. Modern İstanbul’un doldurulma tarihini, kamudan ya da özel teşebbüslerden önce bizzat bireyler yazmıştı. Devletin olanca merkeziyetçiliğine karşın, şehir dokusuna gerçek anlamda nüfuz edebilmesi, bireylerin zaman içinde yeniden oluşturduğu şehrin kadastral altyapısına müdahil olabilmesi çok daha geç bir tarihte, ancak 1980’lerde başladı. O zamana kadar kent, “her bulduğu boşluğa musallat olanlar” tarafından, yazılı kurallara dayalı planlama stratejilerinden çok, topluluklar arası sözlü anlaşmalara dayanarak biçimlendiriliyordu.
Şehirde yaşayanların boşluğa, askeri düzende yapılan ulusal törenler dışında da ihtiyaç duyabileceği, meydanları ve bahçeleri gündelik hayatın bir parçası olarak kullanabileceği fikrini –arkasında herhangi bir gizli gündem olmadan– savunmak, 1930’lu yıllarda çok rastlanan bir tavır değildir. 1936 yılında, havanın güzel olduğu bir pazar gününde, Taksim’deki Cumhuriyet Meydanı’ndan sabah ve öğlen ikişer defa geçen başka bir köşe yazarı, “meydanın kesif bir halk kütlesi ile sımsıkı dolu”6 olduğunu görünce, halkın hava almak için şehrin içinde geniş meydan ve bahçelere ihtiyaç duyduğunu fark eder. Bunun üzerine geçit törenleri için değil, kentlinin basit, günlük kamusal ihtiyaçlarını karşılaması için meydan talep eden bir yazı yazar:
Askeri merasimi bir kenara bırakalım, (asker doğmuş bir millet için kolay kolay bırakılmaz ama neyse...) halkın tatil ve bayram günlerinde şehrin içinde yer yer toplanması, eğlenmesi, hava alması, Avrupa’daki gibi bedava sıralara veya pek az ücretli iskemlelere oturup güneşlenmesi için kelimenin Avrupa manası ile hiçbir meydan kalmamıştır. Tepebaşı ve Taksim’deki Belediye bahçeleri yazın paralıdır ve kışın kapalıdır. Sanki kışın güzel günlerinde halkın hava almaya ihtiyacı yokmuş gibi. İstanbul’un şimdi en fazla rağbet kazanan Beyoğlu semtinde, bu paralı ve kapalı iki bahçe ve avuç kadar Taksim meydanı dışında ne umumi meydan ne de umumi bahçe vardır.7
Parasız, halka açık, askeri düzendeki resmi törenlerin yapılması için değil, sadece “halkın toplanıp, eğlenip hava alması” için kamusal alan ihtiyacı olduğunu söyleyen yazar –hem 1930’lu yıllarda hem de bugün hâlâ karşılaşılması zor bir tanım yaparak– “sivil bir boşluk” olarak kamusal alan talep eden çatlak bir ses gibidir.
Üstelik yazar, yine sık karşılaşılmayan bir tutumla, bu ihtiyacı şehirdeki eski mahalleleri yıkmak için bahane etmek yerine, mevcut boş alanların bu amaçla değerlendirilebileceğini söyler: “Belediyemiz şehir planı yapılıncaya dek, gerek kıyılarda gerek şehrin ortasındaki boş sahalarda halk için meydanlar ve bahçeler yapmazsa, şehir planı hazır olduğu zaman buralar çoktan dolmuş bulunacak ve hiçbir şey yapamayacaktır.”8
Şehrin birdenbire doldurulması, iki yazarın da korkusudur.
“Avrupa manası ile meydan”ı halk için talep edenler kadar, bunu Avrupa’dan gelen misafirlerin yabancılık çekmemesi ve daha önemlisi oralardakine benzemeyen kamusal alan kullanım alışkanlıklarını örtbas etmek için de isteyenler vardır.
II. Abdülhamit döneminde gerçekleşen Alman İmparatoru II. Wilhelm’in 1889’daki İstanbul ziyareti, Beyazıt Meydanı’nı boşaltmak için iyi bir bahane olur. Bu gezinin güzergâhı meydandan geçer9 ve o esnada meydan bu kıymetli misafire teşhir edilemeyecek kadar kaotik ve ıvır zıvırla doludur.
19. yüzyılda İstanbul’un en işlek yerlerinden biri olan meydanda muhallebici, yoğurtçu, kitapçı, kebapçı ve berberlerin bulunduğu baraka ve dükkânlar vardır. Ancak bu mekânların ve daha da önemlisi gündelik hayatın göze hoş görünmeyen detaylarının, imparatorun ziyareti boyunca meydanda durması uygun görülmez. Halkın ihtiyaçlarını karşılayan bu derme çatma üniteler, imparatorun geleceği belli olunca apar topar iki gün içerisinde kaldırılır.10 Wilhelm’in ziyareti boyunca meydanın Avrupa’daki benzerleri gibi görünmesi için saklanan dükkânlar, imparator gider gitmez tekerli kızaklarla geri taşınır11 ve günlük hayat kaldığı yerden devam eder.
Beyazıt Meydanı şehrin salonu gibidir. Evlerde yalnızca misafir geldiğinde açılan, gündelik hayatın tozundan, kargaşasından uzak, içerisinde yaşanmadığı için her daim temiz, sessiz ve düzenli olan salonlar gibi, gündelik hayatın bulaşmadığı bir meydan hayali için Beyazıt Meydanı’nın uygun olmadığı da ancak 1960’ların sonunda anlaşılır.12
Meydanı bu hayalden, salon olmaktan uzaklaştıran, sadece üzerindeki gelişigüzel yerleşmiş barakalar değildir. İnsanlar, ağaçlar, havuz ve kenarında yolcu bekleyen yaylı arabalar13 ve hatta güvercinler bile meydanı dolduran şeyler olarak şikâyet unsuru hâline gelir. 1930 yılında bir sonbahar günü, güvercin yemi satan kadın, belediye görevlileri tarafından kovulup meydan güvercinsiz kaldığında Hayvanları Koruma Derneği isyan edip “Türk İstanbul’unun önemli bir simgesi olan, seyyahların bile ilgi ile izlediği güvercinlerin” derhal geri gelmesinin sağlanmasını talep eder.14
Kuruluş amacı hayvanları korumak olan bir dernek bile, güvercinlerin varlığını onları herhangi bir ideolojik meselenin parçası hâline getirmeden savunamaz. Yabancı misafirler ilgiyle izlemese, etrafta onca anıt varken Türk İstanbul’u temsil etme görevi onlara düşmese, meydandaki yaşantının doğal bir parçası olarak güvercinlerin eksikliğini mesele etmek mümkün değildir.
* Bu metin Sevince Bayrak’ın Bir Meydan Öyküsü Beyazıt, 1914-1964 (İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2019) adlı kitabından alınarak yazarın izniyle Manifold’un “Matbudan Dijitale” dizisi kapsamında yayımlanmıştır.
1. Çetin Altan, “Şundan Bundan”, Milliyet, 12 Nisan 1962, s. 2.
2. Aldo Rossi, Şehrin Mimarisi (İstanbul: Kanat Kitap, 2006).
3. Yunus Nadi, “Şehirlerimize Parklar Meydanlar Lazım”, Cumhuriyet, 20 Ekim 1933, s. 1.
4. Agm.
5. Yunus Nadi, “Şehirlerimize Parklar Meydanlar Lazım”, Cumhuriyet, 20 Ekim 1933, s. 1.
6. Abidin Daver, “Meydan ve Bahçe İhtiyacı”, Cumhuriyet, 3 Mart 1936, s. 3.
7. Agm. 1936 yılındaki bu satırların yazarı Abidin Daver, daha sonra Lütfi Kırdar döneminde belediyenin icraatlarını anlatıldığı Güzelleşen İstanbul’un yazarlarından biri olmuştur.
8. Agm.
9. Reşat Ekrem Koçu, “Beyazıt Meydanı”, İstanbul Ansiklopedisi, c. 4 (İstanbul: İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kolektif Şirketi, 1960), s. 2251-2256.
10. Agm.
11. Agm.
12. Bu nezih ve şık kentsel alan hayaline, sıfırdan inşa edilen Taksim Meydanı’nda bir adım daha yaklaşılmıştır. Beyazıt Meydanı’nın şansı ya da şanssızlığı, hiçbir zaman tamamen yıkılıp sıfırdan inşa edilememesidir.
13. “Beyazıt Arabaları Nerede Duracak?”, Cumhuriyet, 30 Eylül 1936, s. 2.
14. “Günahtır Bu Güvercinlere”, Cumhuriyet, 10 Ekim 1930, s. 2.