Tüm dünyanın gündemi salgın. Yaşamı öylesine sarıp sarmaladı ki, konuşmalarımızın ana veya gizli teması hep o. Yüz yüze veya çevrimiçi her ortamda, işte burada Manifold’da da olmak üzere her yerde salgını konuşuyoruz. COVID öncesi zamanlarda sürdürdüğümüz fiziksel temas içeren çoğu eylemi terk etmek ve çevrimiçi olmayı, teknolojinin nimetlerinden faydalanmayı öğrenmek zorunda kaldık veya zorunda bırakıldık. Öğrenmek ve öğretmek de bildiğimiz hâlleriyle uygulayamayacağımız şeylerdi ve sürecin başında bolca bocaladık; çünkü eski yöntemleri yeni araçlarla devam ettirmeye çalışıyorduk. Elektronik bir otomobile benzin doldurmaya çalışmak gibiydi yaptığımız. Bir şekilde ite kaka bugüne geldik ve umudumuz şimdiye kadar “normal normale” dönmekti. Şimdi ise “yeni normal” denen şeyi normalleştirmemiz bekleniyor.
Bu dönemde nasıl ki artık gazetecilik de dahil bir dizi uğraş kendini bilgi teknolojileri çağına uydurmaya çalışıyorsa, öğrenmek ve öğretmekten de aynısı bekleniyor. Bilgiyi edinme, işleme ve aktarma açısından Hasan Minhaj bu dönem için güzel bir örnek. Hasan Minhaj, ABD’nin Kaliforniya eyaletinde Hindistan göçmeni Müslüman bir ailede dünyaya gelmiş bir komedyen. Muhtemelen kendi kuşağından göçmen bir birey olarak, çevresindeki politik ve toplumsal tüm hassasiyetlere karşı iyi veya kötü anlamda duyarlı birisi olarak yetişmiş. Ailesi ve çevresi yoluyla yüzleşmek zorunda kaldığı bu meselelerle nasıl bir ilişkisinin olduğu, Homecoming King isimli gösterisinde gözlemlenebilir. Minhaj, Netflix platformu üzerinde bir de Patriot Act with Hasan Minhaj isimli haftalık siyasi-mizah programı yapıyor(du). Her bölümde farklı bir konu seçip, araştırmacı gazeteciliğin en bilinen yöntemlerini kullanarak bulduğu bağlantıları ve temaları seyirciye aktarıyor(du). İşin içine mizah da katarak, kendi deyimiyle “PowerPoint sunumları” eşliğinde sunduğu bir program(dı) bu. İşlediği konular genelde Amerika Birleşik Devletleri’ndeki siyasi ve ekonomik meseleler olsa da zaman zaman uluslararası konulara da değinmiyor değil(di). Suudi Arabistan’ı konu edindiği bir bölüm Suudi yetkililerce ülke sınırları içerisinde Netflix’ten erişime kapatılmış durumda. Her cümlenin sonuna “(di)” ve türevleri şeklinde geçmiş zaman kipi kullanmak zorunda kaldım, çünkü program Netflix tarafından geçtiğimiz ağustos ayında sonlandırıldı. Yine de çevrimiçiliğin bir nimeti sayabileceğimiz biçimde platform üzerinden hâlâ izlenebilir durumda. Programın bitirilme sebepleri arasında, içeriğin uluslararası kriz yaratacak derecede sivri dilli oluşu bile iddia edildi. Bu nedeni göz ardı etmemekle birlikte önemli sebeplerden birisinin, Minhaj’ın seyircisiyle kurduğu göz göze temasın salgın sonrası yaptığı ve tek başına yeşil bir ekran önünde sunduğu bölümlerde kaybetmiş olması da söylenebilir.
Programın bu yazı özelinde inceleyeceğim özelliği ise, gazetecilik faaliyetleri sonucunda ortaya çıkan haber değerindeki bilgileri nasıl sunduğu. Minhaj’ın PowerPoint sunumları olarak nitelediği şeyler, aslında yeni bir çağın öğrenme ve öğretme pratiklerine denk geliyor. Bu pratiklerin en önemli özellikleri bolca görsel içermesi ve grafiklerle basitleştirilmiş bir biçimde bilginin aktarımıdır. İş yaşamındaki toplantılarda da konunun benzer biçimde grafikler, basit anlatımlar ve tabiri caizse “hap bilgi” olarak ortaya koyulması veya Twitter’da bilgi aktarmayı amaçlayan flood’ların (Twitter deyimiyle bilgisellerin) bir bot tarafından düz metin haline getirilebilmesi gibi. Bunun iyi ya da kötü bir şey olduğunu iddia etmesem de bir mail okurken bilgilerin düz metindense gruplanmış ve maddelendirilmiş bir hâle getirilmesi benim için o metnin okunma rahatlığını yükseltir. İletişim, göz yormayan ve görece kolay hazmedilebilir aktarıma dayanmaya başladı bile. Yazışma dilimize giren emoji’lerin gelecekte iletişimi hiyerogliflerle bezeli başka iletişim biçimlerine dönüştürmeyeceğini de bilemeyiz. Her yeni emoji paketinin çıktığı dönemdeki toplumsal hassasiyetlere uygun yeni olanaklar yaratmaya çalışması da sosyalleşmemizle olan yakın ilişkisini ortaya koymaktadır.
Benzer bir yöntemi Duolingo ve türevi uygulamalar da kullanıyor. Amacı anadiliniz dışında başka diller öğretmek olan bu programlar, normal bir dil eğitiminden farklı tekniklerle dil öğretmeyi vaat ediyor. Zaman zaman hiç bilmediğiniz bir ülkenin dilini orada yaşayarak öğrenmeye zorlanıyormuşsunuz hissi verse de, insanların sesli ve görsel iletimler yoluyla öğrenme kalitesini artıran özellikler taşıdıkları da açık. Bu ve benzeri programların nasıl çalıştığını uzun uzun anlatmayacağım (muhtemelen salgın döneminde öğrenmeyen kalmamıştır), ama bunlar kendi içinde dil öğrenmeyi oyunlaştıran ve konuşma, dinleme, okuma, yazma gibi nitelikleri tekrarlar ve alıştırmalar yoluyla pekiştiren uygulamalar. Yapılan, rengârenk dil eğitim kitaplarının basitçe etkileşimli hâle getirilmesinden başka bir şey değil. Geleneksel dil eğitimi kurumları bile zaman zaman buna benzer etkileşimli eğitim materyallerine başvuruyor; çünkü hem öğrenmenin ve öğretmenin yeni yolları bulunuyor, hem de alıcının bilgiyi çözümleme becerileri başka araçlar tarafından yönlendirilebiliyor. Instagram veya Twitter kullanan birisinin bilgiyi artık geleneksel yöntemlerle edinmek istemeyeceği iddia edilebilir. Sanatın kendisi de yoğun bir duygu-fikir yığınını neredeyse şematikleştirerek anlatmak değil midir zaten?
Burada görülmesi gereken nokta, bilgiyi elde etmede hızlandığımız oranda bilgi aktarmanın veya öğretmenin de hızlandırılmasının tartışılmasının gerekliliğidir. Bilgi dağarcığı 20. yüzyılla birlikte aklın alamayacağı bir oranda genişledi, uzmanlaşmalar arttı ve özelleşti, sıradan insanın her şeyi bilmesinin imkânı ortadan kalktı. Bir bilgiyi bilmektense ona erişmenin yollarını öğrenmek önemli hâle geldi. İlk ve orta öğretimde medya okuryazarlığı, üniversitelerde de literatür tarama temalı dersler verilmeye başlandı. YouTube, Vimeo, Dailymotion gibi siteler neredeyse “Su nasıl içilir” temalı videoların bulunduğu bilgi kaynakları hâline geldi. Makarna yapmayı bilmeyen birisi bu sitelere girip “Makarna nasıl yapılır?” yazarak bu bilgiye hemen erişebillir. Üstelik makarna yapmayı öğrenmesi bile gerekmiyor, çünkü bu videoyu istediği kadar tekrar izleyebilir.
Akademik örgün eğitim modellerinin de, bu kadar vahim düzeyde değilse de, dönüştürülmesi gerektiği açık. Öğretirken, reklamcılığın son yüzyılda bulduğu tüm ilgi çekme ve öğretme becerilerinden olumlu anlamda yararlanmak gerekiyor. Bilgiyi arka arkaya sıralanmış bir dizi yazı ve görsel aracılığıyla ve ardışık olarak anlatmaya dayalı öğretimin, yüz yüze eğitimde bile verimi düşürdüğü çok açık. Biraz klişe olacak ama tüm bilgileri ezberleyip sınavda yapabilmeye ve sınav bittiği anda da unutmaya yol açan ezberciliğin yerine de, öğrencinin yorumuna ve bilgiyi nereden nasıl çekip çıkarabileceğine dayalı bir sınama yönteminin tasarlanması gerekiyor. Kameraları açıp da öğrencinin kopya çekip çekmediğini yakalamaya çalışmak akla benzin-elektrik ilişkisini getirmeli. Çok dillendirildiği için konunun sapma oranı da arttı ama internet, cep telefonu ve bilgisayardan oluşan günümüz iletişim çağının ortasına doğan yeni neslin kendinden önceki nesillerle öğrenme yollarının farkı belki de hiç bu kadar fazla olmamıştı. Kimsenin beklentisi derslerin meme’ler yoluyla anlatılması değil, ama meme’lerin de yeni bir iletişim biçimi değil eski kültürel bilgi aktarımı araçlarının evrimleşmiş hâli olduğunu bilmek gerekiyor. Tabii ki Amerika’yı yeniden keşfetmeye de gerek yok, ama bilgiyi aktaran her kişinin ona yeni bir şeyler eklemesinin yanında, aktarımın farklı yollarını da icat etmesi beklenmelidir.
{illüstrasyonlar: Fırat Kaya}