Vav

Mahfel’in merdivenlerinden iniyoruz: Üç gündür aralıksız yağan kar, az evvel durdu; Setbaşı Köprüsü’nden üstümüze çökmesini beklediğimiz paslı demir kokusunu, egzoz kokusunu, çöp ve sidik kokusunu, az sonra tahayyül edeceğimiz kan kokusunu, alamayacağız.

Buraya geldik, gelmemizde bir gaye yok, halbuki olmalıydı. Mahfel sözcüğüne bu yaraşır. Boynumuza sade, işlemesiz bir bez sarabilirdik mesela, ona herhangi bir ad vermezdik. Ayağımıza kalın örgü yün çorap, çorabın üstüne mes geçirebilirdik. Bacaklarımızı şalvar, içinde baldırlarımızı tuman örterdi, gövdemizi basma kumaştan helaliye göynek, belki. Kafamıza keçe külah takardık, üstüne ağabani sarık sarardık. Yazları gözlerimiz kısılmış, derimiz yanmış olurdu. Güneşin altında siyah şemsiyeyle gezinen fötr şapkalı Fransız seyyahlara eşlik ederdik. Gece onları öldürebilir, taşıdıkları tüm malları satabilir, bir süre karnımızı doyurabilirdik. Daha farklı bir şey de olabilirdi amacımız, kim bilir belki de kendimiz için bir cedit. O vakit, püsküllü fes olurdu başımızda, üstümüzde bir setre. Ayağımızdaki fotin kundurayı derisi toprakta çatlamış, güneşten yanmış, kısık gözlü ihtiyar köylülere sildirirdik. Fransız dostlarımız olurdu bu sefer, onlarla birlikte geceleri, kadınların maşlahlarını üstlerinden alırdık. Yaşmaklarını zorla çıkarırdık. Belki bir gün, bir gece öldürülürdük, leşimizi kimse bulamazdı, bulmak dahi istemezdi. Tüm bunlardan başka bir şey de olabilirdik, şair olabilirdik pekâlâ; ucuz çay, hasır tabure, kaçak tütün, sarma sigara, hoşbeş edecek birkaç insan bulduk diye sevinebilirdik, güzel olurdu, yaşardık. Her neyse, zaten burası artık Mahfel değil; sürgülerin, sürgünlerin ve sezgilerin çoktan unutulduğu başka bir yer: Kör bir sansarın dişlediği, iğdiş edilmiş bir mekân, dahası gürültülü. Neyse ki üç gün boyunca kar yağdı, az evvel durdu.

Merdivenlerden inince dosdoğru bahçeye yöneliyorum; çağlayan suyun sesine, Gökdere'ye. Biri arkamdan “Dışarıya servis vermiyoruz” diyor, duymazlığa geliyorum. Olası bir deniz fenerinin aydınlığına hayran hayran bakan, kumsaldaki herhangi bir çocuğun uzayan gölgesine umursamadan basan, diyelim ki bir Mağrip gazisinin emin adımlarıyla akan suyun kenarına yöneliyorum. Biliyorum, burada deniz yok, fener yok, çocuk şüpheli, geri kalanı farazi. Ama işe yarayacak bu taktik, göreceksiniz: Beni Bursa’da ağırlayanlar, arkadaşlarım, çok şükür arkadaşlarım var, konuşuyorlar kendisiyle, ikna zor, müdüre danışmalı; oysa ben, o sıra ne yaptığını bilen, diyelim ki bir şarkiyatçının kadim dostlarından birine mektup yazarkenki ciddi ve işine mesafeli tavrı içinde çıkarıyorum üçayağımı, kuruyorum üzerine fotoğraf makinemi… Pek tabii akarsuyun kenarındaki bahçe kar altında, hava tutkun ve soğuk, ısınmak mümkün gelmiyor; müdür geliyor. Gülümseyerek başımla selamlıyorum kendisini, ardından istifimi bozmadan işime devam ediyorum, dahası mağrur bir eda katıyorum halime, tavrıma; vaziyet, şimdi: İzin alındı, nasıl? “Senin turist olduğunu söyledik, yanlarında çeneni kapa.” Bunu söyleyen Can’dı, Gökdere’ye bakarak söyledi, yüzünde bir anlık arkaik gülümseme. Can’ın soyadı: Demirkazık.

Çalışanlar çabuk tarafından bir masa hazırladılar, kahvelerimizi getirdiler, gittiler. Artık masamız, kahvemiz ve anlatılarımız var. Yine de ben durgunum, Ulu Cami’den çıktığımızdan beri susuyorum. Nilsu soruyor: “Neyin var? Kündekâri minberi mi düşünüyorsun, pek hayran bakıyordun, yoksa aklında başka bir şeyi mi var?” “Anlatırım” diyorum; “Sen söyle önce şu meşhur Setbaşı intiharları da nedir?” Anlatıyor: “İşte ara ara buradan intiharlar oluyordu, hatta bir ara köprüyü maviye boyamışlardı, sakinleştiriyor diye. Sonra eski rengine döndürdüler, bir işe yaramıyor, en azından güzel gözüksün diye düşündüler herhalde.” “Atlayanlar çoğunlukla erkek miydi?” diye soruyorum, onaylıyor. Nilsu’nun soyadı: Varlıklar.

“Az evvel size işaret ettim idi, hani camide gördüğümüz kadın. O meşhur kûfi hattın önünde namaz kılıyordu.” Bunları söylüyorum Can ile Nilsu’ya, onlar ne diyeceğimi merak ettiler, “Evet?” dediler. Gördüğümüz kadının Setbaşı Köprüsü’nde gerçekleşebilecek olası intiharını anlatacağım şimdi onlara. Zira onlar da benim gördüğümü gördüler, dahası benim kadını gördüğümü gördüler, ama sen okuyan, görmedin. O hâlde: O genç kadının oyaları mor, işlemesiz siyah başörtüsünün içinde beliren yüzü, dipsiz bir kuyuya gizlenmiş aydı, sezemeyeceksin. Onun gerilmiş yaya öykünen kaşları arasında beliren iffet, tevazuyu nasıl sırtıma kamçıladı, “Git buradan” dedi, sürgünlüğümü bilemeyeceksin. Yer yer ufak sazani işlemeli siyah feracesi içindeki bedeni, kuyruğunda bir lale tezhibi olan vav önünde nasıl secde etti, o nasıl bir tenasüp; ben nasıl tutuldum, sürgülendim, Hızır imdadıma yetişti, yok, olmayacak, anlam veremeyeceksin. Oysa o kadın, Şuayb peygamber hakkında yazmış bir şairi kendisinin bilebilirdi. O şair, çektiğim fotoğrafların birinde de gözüken Irgandi Köprülü Çarşısı’nın içindeki işliklerin birinde çalışan bir adam olabilirdi. O adam ben olabilirdim. Adam ve kadın birbirlerini hiç tanımamış da olabilirdi. İlahi bir nefesle birbirlerinin rüyalarında belirebilirlerdi. Belki bir gün kadın rüya görmeyi kesebilir, buraya gelebilir, üstünü çıkarabilir, çıplak bedenini suyun üstüne bırakabilirdi. Düştüğü yerde kayalık olurdu belki, yalnızca ayakları suya değerdi. Kalabalık derhal köprü üstünde toplaşırdı, işlikteki adam, kalabalığın toplaştığını görürdü, isterse çıkıp gelebilirdi. Bu sırada iyice artan kalabalık safları bozabilir, köprüyü titreştirebilirdi. Malum, üç gündür durmaksızın kar yağdı, sarkıtlar olurdu mesela köprünün orasında burasında, titreşimlerle biri kurtulurdu, düşerdi, kadının sırtını deşerdi. Bir süre durur, kanı emerdi: Bir lale görürdük kadının bedeninde, sarkıtın kanı emdiği yerde. Sonra kan sızardı donmuş laleden, beş milletin ortak kullandığı bir ses çıkardı ortaya, Arapça hüsnühat belirirdi. Adam o çıplak beden karşısında namaza dururdu belki ya da kim bilir, işliğinden hiç ayrılmamış da olabilir, kalabalığı görüp “Yine” demiştir: “Yine bir müntehir, aklına başka bir şey gelmiyor mu senin, oysa çektiğin fotoğraflarda tek bir insan bile yok, aklını başına devşir. Gerçi ne yapayım, sürgünlüğümü düşlesem, bir ad versem buraya, Geruş desem, kim bilir?”

Konu değişecek şimdi, zira “vav’lardan sakınınız” buyrulmuştur, o vakit diyeceğim ki Can ile Nilsu’ya, “İleride çocuğunuz olduğunda sakın adını Cansu koymayın.” Gülecekler. Ya da söyleyebilirim belki: “İspanya’da Mayorka diye bir ada var...”

Bursa Ulu Cami, fotoğraf: Oktay Orhun

Bursa, cami, hayat, intihar, Oktay Orhun, öykü