Şanghay (Çin), 09.05.2018,
fotoğraf: Franck Michel (CC BY 2.0)
Zenoekonomi
ve Sınırsız Sermaye

Küresel çapta finansal kaldıraçların azaltılması ve bunu takiben kitlesel devlet bankalarının satın alınmasıyla birlikte mevcut duruma1 ilişkin akıllara gelen bir soru var ki hâlâ yanıtsız: Bu hakikaten eşi benzeri görülmemiş bir durum mu yoksa “her zamanki işler”in, sistem içindeki bir krizin ya da safi sisteme ait bir krizin yeni bir göstergesi mi? Aklın kötümserliği ikinciden yana düşünmeyi salık veriyor: İstikrarlı bir biçim edinmek adına gelişim gösteren sermaye-virüsünün bir diğer uçuk ifadesi bu. İradenin iyimserliği ise finans-kapitalin (yoğunluğu düşük fakat sayıca son derece yüksek) yeni bir proleter sol harekete mahal verdiği düşüncesine yönelik eleştirilerin bir temelinin olabileceğini telkin ediyor. Ama (ve kritik bir biçimde) bu olumsuzluğun kanalize edilebileceği yeni ve enerji dolu bir ideolojik/siyasi-felsefi konum da bir kurumsal çerçeve de (parti, kitle hareketi, grup, gerilla taarruz timi ve benzeri) saptamak zor. Kuşkusuz ki sınırlı sayıda olsa da sosyalist işçi grupları ve savaş karşıtlığı fikriyle ilişkilenen protestolar var ama bunlar da hem etkilerinin ölçeği hem de yeni cinste fikirlerin sağladığı enerjiden yoksun olmaları bakımından eksik. Şu an mevcut tek şey ısıtılıp ısıtılıp önümüze koyulan, enerjisini geçmişi yâd etme ve ona dönmeye harcayan bir solculuk/antikapitalizm (ki bu da özünde bir tür muhafazakâr radikalizmden farksız). Bütün bir tarihin sonunun postmodernlik olarak bellenmesiyle ve tarihin bu sona doğru bükülmesiyle, radikal solculuk bile en nihayetinde evvelden beri var olan olasılıkların sürekli yeniden devşirilmesinden başka bir şey olmamaya başladı; umutsuz, hayaletlerce musallat olunmuş, bir yankıdan ibaret, yeri yurdu yok, nostaljik. Korkutucu olan şu ki, bu böyle devam ettiği sürece solun statükoyu alt edememe ya da kısa süreliğine belirip ardından hemen yok olup giden yarı-özerk bölgelerin kurulmasından öteye varamama ihtimali yüksek.

Diğer taraftan, belki de bu çöküşün vaat ettiği şey, geç evresindeki sermayenin zırhında oluşan bir yarıktır; kanıksanmış durum-içi [in-situational] yapısal belirlenimlerden kaçan Badioucü bir olaydır. [Alain] Badiou tarafından bu şekilde (ekonomik olarak) tanımlanmayacak olsa da, bu kriz gerçekten de hem devlet-pazar ilişkilerinin hem de hükümetler tarafından konuşlandırılan ekonomik teorilerin ayarını yeniden yapmak için fırsat sunuyor (1929 krizinin de sunduğu gibi). Ancak bu, olsa olsa mevcut sistemi yeni bir biçimde idare etmek, dengelemek ve sürdürmek anlamına gelecektir, her türlü yola başvurmak suretiyle. Politik olarak ise mesele daha da belirsiz, zira bu olayın sunduğu potensiyelin tümünü tüketebilmek için (örneğin) Badioucü politika tarafından öne sürülen genel hümanizmden dahi tamamen kaçınmaya ihtiyaç var. Çünkü tarihin sonu kördüğümünün hakkıyla üstesinden gelmek ancak hümanizmin nihai olarak ve nihilistçe aşılmasıyla imkânlı. Bir anlamda Badiou’nün bile bu testi geçemediği söylenebilir; minimal-komünist hümanizmi yeterince ileri gitmediğinden. Bu durumun gerektirdiği şey ise basbayağı değer kavramının yeniden düşünümü2 üstünden temellenen bir devrimci konumun neliği üzerine düşünmek olabilir.

Spekülatif gerçekçi terimler üstünden konuşacak olursak, gerekli olan şey kapitalizmin kendindeliğini insana hiçbir bağlılık arz etmediği bir noktadan düşünmek. Ray Brassier, Nihil Unbound adlı kitabına altlık teşkil eden ve Badiou, [Gilles] Deleuze ve [Félix] Guattari ve kapitalizme odaklanan makalesinde bunu zaten ima etmişti. Kuşkusuz ki kapitalizmin diğer türdeki analizleri onun (ister olumsuz isterse de olumlu biçimde anlamlandırılabilir olan) “bizim-için” olduğunu farz eder, oysaki sermaye son kertede insanla hiçbir ilişkisi olmayan bir makinedir; bizimle kesişir, bizi devre parçaları hâline getirir ama en nihayetinde bizden ya da bizim-için değildir. Sermaye aslına uygun düşünüldüğünde hakkında çok ama çok az şey bildiğimiz, yayılım alanı geniş bir insandışı formdur; hakiki bir yabancı yaşam formudur (ki bu anlamda da tamamen inorganiktir). Bu formun yeni bir soruşturması ise şüpheye mahal vermeyecek şekilde bir antiantropomorfik kartografi olarak şekillenmeli ki bu da yabancılıkla tanımlı bir finans çalışması, bir Zenoekonomidir. Brassier son birkaç yılda kapitalizmi ayrıntılı olarak tartışmaktan uzaklaştı ama ben hâlâ inanıyorum ki spekülatif gerçekçi felsefenin en ilgi çekici uygulamalarının [Karl] Marx’ın ve Deleuze ve Guattari’nin kapitalizm modellerinin bir yeniden okuması üstünden gelmesi hayli muhtemel. Marx’ın emek teorisi kapitalizmi kendinde, değeri ex nihilo üretir vaziyette (örneğin kredi ve bu temanın çeşitlemesi üstünden kurgulanan tüm finansal araçlar) düşünmekte başarısız kalıyor. Marx için kredi yani “sanal sermaye” ve onun üstüne inşa olan spekülasyon “deliliğin en yüksek biçimidir.” Bunun yerine ise kredi tabanlı “sanal” sermayeyi sermayenin en yüksek biçimi olarak düşünmeliyiz. Deleuze ve Guattari’yi izleyerek süreç-olarak-kapitalizmi [capitalism-as-process] kapitalizmin kendiliği olarak düşünecek yani kapitalizmi önceden var olan toplumsal örgütlenme biçimleri üstünden yürütülen, onları kendi menfur ve hâlen müphem amaçlarına uygun olacak şekilde bozan ve yeniden düzenleyen bir süreç olarak görecek olursak, bu, basit bir anlam kayması değil, EDT’nin3 devrimci bir tersine çevrilişidir. Öyleyse somut “şey” olarak değil de süreç olarak kapitalizmin doğasını, onun başlangıçta kurulmasını mümkün kılan yapı taşlarında değil, istikametinde aramalıyız (Mesela –ki su götürmez bir şekilde kapitalizmin başlangıç safhalarını işaretler– insan emeğinin yabancılaşmasında değil de “sanal” sermayenin kurduğu dünyalarda). 

Burada mevzubahis olan şeyin bir kısmı da kapitalizmi yabancılaşma sürecinin dışında düşünmek. Zira eğer ki Badiou’nün katıksız inhümanizme yani tanrısız demokratik-materyalist biyo-lingüistik hümanizmin acı çeken hayvan modelinin ötesine bir sıçrama fikrine saldırısını hesaba katacak olursak ki kesinlikle katmalıyız, o zaman emek teorisi bu ilksel acıyı, emtia biçiminde emeğin yabancılaşmasının özünde bulunan ruhsal gaspın voodoo’msu sürecini baz alamaz. Eğer ki hem açıkça yozlaşmış demokratik-materyalist liberalizmin hem de postmodern tarihinin sonu düşüncesinin tuzaklarından kaçacaksak, yeni bir değer teorisinden ileri gelen bir kapitalizm modeli geliştirmemiz şart. Adı sermaye olan “kör, çok biçimli ve başsız” şey benimsenmeli, ancak piyasaların ütopyayı getirebileceği düşüncesinden kaynaklanan naif bir coşku ya da umut duygusuyla değil. Onun yerine, tamamen ve geri döndürülemez bir şekilde yitip gitmiş olan solculuğun ikilikleri ve ideolojik açıdan iflas etmiş neoliberal ekonomiden çıkış yolu olarak, insandışı ve durmak bilmez kapitalizmin karşısında hem solculuğu hem de neoliberalizmi bükmeliyiz ki bu, kökten insandışı olan bir özneleşmeyi nasıl aşılayacağımızı düşünmek demek. Böylece yeni bir insan türü için komünist projenin ihya edilmesi bir gereksinim hâline gelir ve bir diğer gereksinim hâline gelen şey de sınırsız bir kapitalizme odaklı neoliberal arayışın özgürleştirilmesidir. Sermayenin, devlete alttan alta olan bağlılığından ve ideolojik biçimlerine hareket kazandıran, iskeletine işlemiş hümanist söylemsel a priori’sinden kurtulması ancak bu şekilde mümkün.

Bu özneleşmenin, bir mutlağa doğru açılmanın, insan sonrası öznelliğin sermayeye mutlak bir mütekabiliyetinin nasıl sağlanacağını düşünürken kilit kavram ise kurumsallaşma: Yığınlar hâlinde kümelenmiş güçlerin (devletler, şirketler, STK’lar, dinler, münferit insanlar dahil olmak üzere) tamamının çözünmesi gerekiyor. Bu da hem Marksist-Leninist komünizmin hem de neoliberal kapitalizmin bir devamlılığına olduğu kadar bir birleşimine denk düşüyor; ama bu bir yandan da öyle bir koşul ki devletin ele geçirilme gerekliliğini ortadan kaldırıyor, onun yerine kapitalizmi ulus-devleti ortadan kaldıracak bir motor olarak işe koşuyor. Buna karşın, yalnızca bu koşulu sağlamak da tamamen yetersiz kalacaktır, zira o zaman da kapitalizmin içindeki devlet işlevi basitçe şirketler gibi kurumsal figürler tarafından devralınacaktır ki onların da son kertede çözünüp gitmesi gerek. Ancak bu, sadece geniş çaplı kurumsal aktörler ölçeğinde düşünmek için elverişli, bu çözünme yönelimli (ve nihilist bir sınırsız-kapitalizmin [capitalism-unbound] katıksız gücüyle kuvvetlendirilmiş) enerjiyi [Michel] Foucault’nun (Kelimeler ve Şeyler’de Nietzscheci bir tarzda adlandırdığı gibi) “insan” dediği şeye de (ki Deleuze tarafından “insan-formu” yani analitik sonluluğun kıvrılmalarına dayalı bir tür kendilik fikri olarak tanımlanmıştı) ayrıca yönlendirmeliyiz. Soru ayrıca şu şekilde de sorulmalı: Bu yabancı yaşam formunu nasıl doğrudan muhafazakâr/ailevi türde özneleşmeler üstünden kendini tekrar yapılandırmayacağı çözünme biçimlerine doğru açıp yeniden düzenleyeceğiz? (Deleuze’ü izleyerek) iddiamız şu ki, bu durum, kapitalizmin, an itibariyle devletle kurduğu simbiyotik ilişkisi tarafından kısıtlanmış metabolizma hızıyla içsel olarak bağlantılı, zaten bu da sermaye yayılımının, en yıkıcı potansiyellerini edimselleştirmesini önleyen homeostatik bir formül içinde tutulması demek. Gerekli olan (burada Deleuze’den ayrılıyoruz), kapitalizm denen dehşetengiz, Lovecraftyen yaratığın doğasını kökten dönüştürmek için kapitalistik yapıları tamamen devlete karşı ve teröristik bir tarzda kullanmaktır. En nihayetinde, zenoekonomik analizlerden türeyen bir politikanın şiarını şu şekilde belirleyebiliyoruz: “İnsana karşı kapitalizm.”

1. Bu, 2008 finansal krizinin akabinde yazılmış bir metin. Buna binaen Williams’ın “durum”dan kastı da vakti zamanındaki kriz hâli. Ayrıca, bu hâli ifade etmek için crash yani en genel ve iktisadi anlamıyla “çöküş” (bkz. “Borsa çöktü”) kelimesini de kullanıyor kendisi. (ç.n.)

2. Bu düşünüme örnek teşkil eden yakın tarihli bir kitap için bkz. Brian Massumi, Postkapitalist Manifesto: Değerin Yeniden Değerlendirilmesi Üzerine 99 Tez, çev. Güney Çeğin ve A. Halim Karaosmanoğlu (İstanbul: Fol Kitap, 2024). (ç.n.)

3. EDT, emek değer teorisinin kısaltmış hâli. Emek değer teorisi, her ne kadar Marx’a atıfla kullanılsa da, kaynağı, Marx’ın neredeyse tüm eleştirilerinin nesnesi olan klasik ekonomi teorisi, özellikle de Ricardocu ve Smithçi iktisattır. Genel itibarıyla bir şeyi üretmek için harcanan emek ile o şeyin değeri arasındaki orantının doğru bir orantı olduğu fikrini ifade eder. Bu metinde bu teorinin tersine çevrilişinden kasıt ise emeğin değeri belirlemediği ama değerin emeği koşulladığı bir süreçselliktir. Buna, günümüzde algoritmalar tarafından yapıp edecekleri belirlenen kuryeler örnek gösterilebilir. (ç.n.)

Hasan Cem Çal tarafından Manifold için Türkçeye çevrilmiş ve notlandırılmış olan bu metin, Alex Williams’ın izniyle yayımlandı.

Alain Badiou, Alex Williams, çeviri metin, ekonomi, Félix Guattari, Gilles Deleuze, Hasan Cem Çal, ivmecilik (akselerasyonizm), kapitalizm, Karl Marx, komünizm, kriz, nihilizm, politika, sermaye