ve nihayetinde bellekle, biriktirmekle, birikenle ilişkili olduğunun altını çiziyor.”
Zihnimiz oyuncudur. Hafızamız ise bazen yalancı. Güvenilir saydığımız muhafızımız yanıltır bazen bizi. Öte yandan bu oyunların, yanılgıların da yaratmaya, üretmeye katkısı olur. Orhan Pamuk’un hem bir büyüme hem de kent tarihi hikâyesi gibi okunabilecek İstanbul’unda zihin oyunlarının, hafızanın yazma sanatı üzerindeki etkisinin vurgulandığı satırlar aklımdan hiç çıkmaz. Yazarın romanlarında yer alan ağabey-kardeş çatışmasıyla ilgilidir bu satırlar: “Yıllar sonra bütün bu kavgaları ve şiddeti anneme ve ağabeyime hatırlattığımda bütün bunlar hiç olmamış da, ben, her zamanki gibi ilginç şeyler yazabilmek için kendime çarpıcı ve melodramatik bir geçmiş icat ediyormuşum gibi davrandılar bana. Öyle içtendiler ki onlara hak verdim ve her zamanki gibi beni hayatın değil hayallerimin daha çok etkilediğini düşündüm.”1
“Hatıralar ve Şehir” alt başlığı da bu bakımdan manidardır. Yazarların ve kahramanlarının şehrin sokaklarında gezinmeleriyle eşyanın, evrakın, albümlerin, fihristlerin arasında gezinmeleri paralellik taşır, sanki hem sokaklardaki hem de tüm o malzemenin içindeki gezintiler hafızayı/zihni eşelemeye vesiledir.
Patrick Modiano’nun şehrin sokaklarında olduğu kadar zihnin labirentlerinde2 gezinen romanı Mahallede Kaybolma Diye bu paralel gezintilerin odakta olduğu, kayıp ve unutma üzerinden ilerleyen bir metindir. Roman, yazar olan karakteri Jean Daragane’in aldığı esrarengiz bir telefonla açılır. Aslında her şey Daragane’in telefon defterini –muhtemelen– trende unutmasıyla başlamıştır. Telefon defterini bulan kişi, defterin başındaki bilgiler sayesinde ona ulaşır ve beklendiği gibi sadece defterini iade etmekten bahsedeceğine, defterde gördüğü bir isim hakkında konuşmak istediğini söyler. Bu tedirgin edici konuşma, marazlı kahramanımızın hayli canını sıkar. Telefondaki yabancının söylediği ismin kim olduğunu hatırlayamamış, üstelik bu hiç bilmediği tekinsiz adama durduk yere evinin adresini vermiştir.
Bu yabancıyla buluşmasının ardından gelişen olaylarda Daragane’i sürekli zihninin labirentlerinde gezinir ve kaybolurken görürüz. Geçmişin kişilerini ararken eskiden yaşadığı yerlerde iz sürmeye, eski tanıdıkları bulmaya, eski fotoğrafların hikâyesini netleştirmeye çalışır.
Bu geriye doğru çıktığı yolculukta fark eder ki şehir değişmiştir, tanıdık insanların bir kısmı yer değiştirmiş ya da tamamen bu hayattan ayrılmıştır. “Son elli yıl boyunca sık sık buradan geçmişti, hatta çocukken bile; annesi onu biraz yukarıdaki Printemps mağazasına götürürdü. Ama bu akşam bu şehir ona yabancı geliyordu. Kendisini annesine bağlayabilecek tüm ipleri kesmişti ya da belki annesi kesmişti onları…”3
Daragane geride kalanlardandır; sıcak öğle sonralarının, pastırma yazının sıkıntılarını çekmek, kitabını yazmayı bitirmek, artık aşina olmadığını söylediği sokakları arşınlamak ve telefon defterindeki isimleri nereden nasıl tanıdığını hatırlamak zorundadır. Ya da gerçekten zorunda mıdır? Kesilen ipleri onarmak, bağlamak, bağ kurmak zorunda mıdır mesela? Belki de bile isteye içine daldığı bir düştür bu; bungun havanın etkisiyle insanı ele geçiren öğle uykularında yakalandığı bir gündüz düşü: “Eve döndüğünde bunun bir rüya olabileceğini düşündü. Kuşkusuz, pastırma yazı ve sıcaktan olmalıydı.”4
Tamamen yabancı olmak, yüksüz, köksüz olmak, eşya kaybetmek/unutmak da pekâlâ tercih olamaz mı? Keşke her şeyi (bu her şey tabii ki/daima geçmişi anlatır) değiştirsem diye haykırır sanki: “Otuz yıllık eski telefon defterini bulması gerekiyordu, geçmişte kalmış diğer isimlerin yanında onu görünce hatırlayabilirdi belki. Ama bugün eski dolap ve çekmeceleri karıştıracak cesareti yoktu. Hele Le Noir de l’été’yi5 okuyacak hâli hiç yoktu, bir süredir okumalarını tek bir yazara indirgemişti: Buffon. Yazıları, duru üslubu sayesinde çok rahatlatıcı geliyordu ve ondan etkilenmemiş olduğuna pişmandı: Karakterleri hayvanlar, hatta ağaç ve bitkilerden oluşan romanlar yazmak… Bugün ‘Hangi yazarın yerinde olmak istersin?’ diye sorsalar, duraksamadan cevap verirdi: ‘Ağaçların ve çiçeklerin Buffon’u.’”6
Yazar Jean Daragane, kendiyle buluşmak isteyen telefondaki yabancıdan ne kadar kaçmak istese de (gerçekten istediği bu mudur) tuhaf bir şekilde bu olayın içine çekilir, çekildikçe de zihnin labirentlerindeki tekinsiz ve mayıştıran oyunun cazibesine kapılır; kıvrımlarda, virajlarda hız yapmanın, aynı çemberin etrafını düşünmeden turlamanın hafifliğine yakalanmak ister belki de: “Birkaç düzine yıl farkıyla aynı dünyada yaşamış gibiydiler. Ama hangi dünya?”7
Daragane eski evrakın, fotoğrafların arasında, geçmişte bulunduğu mahallelerde gezindikçe, geçmişten tanıdığı insanlarla konuştukça hakikat bulanıklaşır, geçmiş ile bugün arasındaki, hatırlanan ile yaşanan arasındaki ayrım silinir, eski bir dosyanın arasından çıkan otomatta çekilmiş kendi çocukluk fotoğrafının hikâyesine/anısına ulaşmaya çalıştıkça bu eski fotoğraf bile işlevini yitirir, bir kayıt olmaktan çıkar: “Kadın ona şimdiden söz etmeyi tercih ediyordu, Daragane da onu çok iyi anlıyordu. Daragane bu kadının çocukken Saint-Leu-la-Forêt’de tanıdığı kadınla aynı kişi olup olmadığını sorguluyordu. Peki ya kendisi kimdi? Kırk yıl sonra, fotomattan çıkan resimler eline geçtiğinde, o çocuğun kendisi olduğunu bile anlayamamıştı.”8
Bu karşılaşmanın sonunda bahsi geçen kadın, karakterimiz Jean Daragane’in geçmişten bahsetmeye ve sorular sormaya devam etmesi üzerine şöyle diyecektir: “Affet beni sevgili Jean… Geçmişi hemen hemen hiç düşünmüyorum…”9
Unuttuklarımız Aslında Hatırlamamayı Tercih Ettiklerimiz midir?
Romanın başına dönelim: Her şey kahramanımızın telefon defterini trende “unutma”sıyla başlamıştı. Trende düşürülmüş, bırakılmış bir defter. Daragane bir fihrist görevi gören o defterle birlikte tanıdığı bildiği bütün isimlerden de kurtulmuştur bir bakıma. Oysa bir yabancı bütün bunları tekrar karşısına çıkarıp hatırlatmaktadır.
Hatırlamamak bir tercih meselesi midir? Niçin unutmayı tercih ederiz? Unutmak bazen hafiflemek anlamına gelebilir mi? Bırakmak, yükleri taşımamak, üstlenmemek. Bu noktada Kierkegaard’ı analım. “... unutmak, önceden pratiği yapılması gereken bir sanattır. [...] İnsanın esnekliği gerçekten unutma gücüyle ölçülebilir. Unutmayan kişiden bir şey olmaz. Bir unutuş ırmağının [lethe] aktığı yer var mıdır, bilmiyorum; fakat bildiğim bir şey var ki unutuş sanatı geliştirilebilir.”10
Peki unutuş sanatında yetenekli olmayanlar ya unutmamayı tercih edenler? Örneğin bizim coğrafyamızda unutmamayı tercih etme, kayıt tutma eğiliminin yaygın olduğunu görüyoruz. Unutmamak bazen tüm yıkım ve tahribat karşısında bir direnç gibidir. Unutturma çabası karşısında bir şeyleri muhafaza etmek ister, dosyaları arşivler, albümleri kurcalarız. Kentte hafıza turlarına çıkarız. Çünkü 6-7 Eylül’de kentin ve azınlıkların maruz kaldığı tahribatı akıldan çıkarmak bir yana zihnin sıkı sıkı muhafaza etmesi için çabalarız. 20’lerini Emek Sineması’nda geçirmiş kalbi kırık bir sinefil örneğin, gelmiş geçmiş tüm kuşaklar bu sinemadan haberdar olsun diye, benzer yıkımlar gerçekleşmesin diye arşivlere, kent kitaplarına sıkı sıkı sahip çıkar. Yine bazılarımız Neva Şalom’un 2003’ten çok önce 86’da da saldırıya uğradığını ancak kent hafızasının kaydını tutan bir kitabın sayfalarına bakınca hatırlar ya da öğrenir.11
Bu nedenle bir yanda unutuşun ırmağında akıntıya kapılmak, zihnin labirentlerinde kaybolmak, tatlı oyunlara dalmak dururken, diğer yanda da geçmişin izlerini sildirmeme, kayıt tutma, arşivleme, hatırlama çabasına her an tanık hatta dahil olabiliriz. Bu ikisi kavga ya da savaş hâlinde değildir. Tezat da değildir. Akıntıya kapılıp hafiflemeyi, yüklerini bırakmayı, unutma sanatını geliştirmeyi, esneyip bükülebilmeyi, hayalleri tercih etmeyi isterken bile geçmiş de bir ev/yuva/kök fikriyle birlikte kalabilir. Bazen yolun en başındadır, labirentte kaybolmaya bile imkân vermez. Bazen bizi yolun ortasında çağırır, kendini özletir, yükünü sırtlanmamızı, ona sahip çıkmamızı ister. Unutmakla hafiflemeyecek bir geçmiş söz konusu olduğunda baş etmenin yolu akılda tutmak da olabilir. Yukarıda alıntıladığım sözlerin bir yerinde Kierkegaard, “Unutabilme her zaman insanın nasıl hatırladığıyla bağlantılıdır, fakat buna karşılık hatırlama da insanın gerçeği yaşayış tarzına bağlıdır. Yaşadıklarına umudun itici gücüyle dalan kimse asla unutmayacak biçimde hatırlar. Bu nedenle nil admirari [hiçbir şeye şaşma] hakiki hayat bilgeliğidir”12 der.
Zihnin labirentlerinde ya da mahallede kaybolmak konusunda tercih, iz sürücüye kalmıştır. Çıkışı daha hızlı bulmak mı yoksa oyuna çevirip labirentin kıvrımlarına dalmak, virajlarını dönmek, yokuş aşağı salınmak, yolu hiç düşünmemek ve eve geç varmak ya da belki de hiç varmamak mı?
Kahramanımız Daragane’in, hikâye sona yaklaşırken labirentin dolambaçlarında mayışmaya başladığı, belki de yolu bulmaktan vazgeçip yüklerinden kurtulduğu bir anla noktalayalım. “İronik bir vurguyla ‘ikamet ettiğim’ dediği yere varmak üzere, yarı yoldan dönmüşlerdi. İkisi yan yana yürüdükçe, Daragane kendini tatlı bir hafıza kaybına yakalanmış gibi hissediyordu. Bu yabancı kadınla ne kadardır yan yanaydı? […] Gerçekten de bir no man’s land’den ya da her şeyden kopuk tarafsız bir bölgeden geçiyorlardı.”13
{fold içindeki imge: “Avrupa’nın Öldürülen Yahudileri”, Peter Eisenman, Berlin, fotoğraf: Peter Panter (CC BY-NC-ND 2.0)}1. Orhan Pamuk, İstanbul: Hatıralar ve Şehir (İstanbul: İletişim Yayınları, 2007), s. 273.
2. Çeviride “kayıp” yaşanmayacak olsa bu yazının başlığını “This maze we are in” yapmak içinde bulunduğumuz labirentleri/şaşkınlığı/karmaşayı anlatmak açısından çok uygun olurdu.
3. Patrick Modiano, Mahallede Kaybolma Diye, çev. Nedret Öztokat (İstanbul: Can Yayınları, 2019), s. 19.
4. Age, s. 33.
5. Daragane’in, adı “Yaz Karanlığı” anlamına gelen ilk kitabıdır.
6. Age, s. 22.
7. Age, s. 50.
8. Age, s. 80.
9. Age, s. 81.
10. Soren Kierkegaard, Kahkaha Benden Yana, çev. Nedim Çatlı (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2000), s. 62.
11. Asena Günal, Murat Çelikkan, Hatırlayan Şehir: Taksim’den Sultanahmet’e Mekân ve Hafıza, (İstanbul: Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, 2019).
12. Kierkegaard, age, s. 61.
13. Modiano, age, s. 84.