Gülsün Karamustafa’nın Sanatında Biriken

Gülsün Karamustafa’yla esas karşılaşmam, her ne kadar o sırada pek farkında değilsem de aslında bir dönem pek düşkün olduğum yerli sinema sayesinde olmuş. Televizyona epeyce bağlı olduğum çocukluk, çocukluktan ergenliğe geçiş, hatta ilk gençlik dönemlerinde, sayıları giderek artan kanalların birinde, ortasından kıyısından denk gelip de izlemeye başladığım yerli filmler sayesinde. Şimdi düşünüyorum, “ev”den çıkmadan izlediğim bu filmler o sıralarda bana kendimi her anlamıyla “evim”de hissettiriyormuş belli ki. Sokakların yani dışarısının sunacağı imkânlar çok daha fazla olsa bile, dışarıların soğuk ya da mesafeli geldiği her an, bir evin var olduğunu hatırlatma vazifesi de mi görüyor acaba bu yerli filmler ve yerli olan diğer her şey? Belki aşina olduğumuz sokaklar, bilindik suratlar, tanıdık aile yaşantıları, bizden ne kadar farklıysa da ve tanış değilsek de kavrayabildiğimiz dünyalar. Ev ya da yuva, üzerine çokça söz söylenen ve yine de tüketilememiş meseleler olarak bir yanda bekleyedursun. Çünkü eve girince çıkamayan biri olarak konuyu farklı yerlere sürükleme ihtimalim var. Şu an yapmak istediğim ise özetle, Gülsün Karamustafa’nın dahil olduğu ve burada anacağım iki yerli filmin, izleyende “ev”de olma ve tanıdıklık hissi uyandırdığını söylemek ve bunun sanatçıyla nasıl ilişkilendiğini didiklemek.

Gülsün Karamustafa son zamanlarda, bu yılki teması “Foreigners Everywhere” olan Venedik Bienali’ndeki Türkiye Pavyonu’nda yer alan “Oyuk ve Kırık Dökük: Bir Dünya Hâli” adlı işi nedeniyle çokça anılıyor. Ancak benim böyle bir yazıya niyetlenişim, daha doğrusu sanatçı üzerine düşüncelerimin başka bir hatta yoğunlaşması aslında bunun öncesine dayanıyor, çünkü başlarken dediğim gibi sanatçıyla tanışıklığıma, kendisinin sanatıyla dahil olduğu yerli filmler vesile oldu. Bu filmlerden biri, yetişkin sayılacak yaşa ulaşmadan evvel, iklimi bungun memleketimdeki aile evinde, televizyon kanallarının birinde tesadüfen ortasından denk geldiğim Bir Yudum Sevgi.

Film, bir gecekondu mahallesinde yaşayan ve çoğunlukla o nahiyedeki fabrikada çalışarak geçimini sağlayan insanların yokluk içindeki yaşamlarını, hasretlerini, sevdalarını anlatıyor. Atıf Yılmaz’ın çektiği 1984 yapımı filmde Gülsün Karamustafa sanat yönetmenliği görevini yürütüyor ve onun sanatının izleri jenerikte akan duvar halılarından başlayarak film boyunca, bilhassa pek çok iç mekânda gözlerimizi dolduruyor.

Jenerikte gördüğümüz, geyikten tavus kuşuna kadar türlü desene sahip pek çok duvar halısı, mahallenin evlerini süslediği gibi küçük bakkal dükkânında bile karşımıza çıkıyor. Sonra güllü yapraklı iri desenli kalın perdeler, divan örtüleri, kanaviçeli yatak çarşafları, yastık kılıfları… Kadınların entarileri, renk renk el örgüsü yelekleri… Hem görsellikte hem de görsel diye kullanılan her bir eşyada muazzam bir incelik, ince işçilik görülüyor.

Atıf Yılmaz’ın Bir Yudum Sevgi adlı filminden mekân düzenlemeleri, Gülsün Karamustafa, kaynak: Salt Research

Sanatçının katkısını gördüğümüz bir diğer film, Füruzan’ın aynı adlı öyküsünden uyarlanan Benim Sinemalarım. Karamustafa, öykünün yazarı Füruzan’la birlikte bu filmin yönetmen koltuğunda oturuyor. Füruzan’ın edebiyatını bilenlerin şaşırmayacağı üzere, Benim Sinemalarım bir bakıma bir yokluk hikâyesi olduğu gibi bir yanıyla da “ev”den, lokal olandan çıkma, dünyaya açılma arzusunu gösteriyor. Yine tek göz bir ev bu, kentin arka sokaklarında. Filmin esas kızı, sinema tutkunu Nesibe’nin yattığı yeri oturma odasından ayıran çiçekli perde, başucunda duran tarak ve takı kutusu gibi objeler, ipek saten yorganı, duvara astığı farklı desenlerdeki birkaç parça yazlık elbise, evin ortak yaşam alanındaki kanaviçeler, etrafa dağılmış tonet sandalyeler, kapı arkasında asılı peşkir, fotoğrafların saklandığı işlemeli sandık, annenin Singer dikiş makinesi, duvardaki tek bir çerçeveden bize bakan bir çocukluk fotoğrafı gibi ayrıntılar iç mekânı tüm yoksunluğuna, döküklüğüne rağmen resim gibi seyrettiriyor izleyicisine. Hatıraların saklandığı sandık, geçmişin izlerinin takip edilebileceği işlemeler. İç mekândaki düzenin bir sanatçının elinden çıktığını söylüyor sanki her bir eşya bize. Kapının hemen ardına çıktığımızda da ayrıntılar ruhumuzu okşamaya devam ediyor: apartman boşluğuna vuran tatlı bir ışık, üst kattaki komşunun pencere önündeki çiçeği, koltuklarındaki dantelalar…

Füruzan ve Gülsün Karamustafa’nın Benim Sinemalarım adlı filminden mekân düzenlemeleri, Gülsün Karamustafa; ekran görüntüleri

Karamustafa’nın güncel sanat çalışmaları ile bu filmlerdeki imzasının kesiştiğini söylemek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Sanatçının sanatının erken yıllarından beri göç, hafıza gibi konulara odaklandığı söylenir. Bahsi geçen filmlerde görülen gecekondu mahallelerinin ya da yoksul arka sokakların fonunda olduğu gibi Gülsün Karamustafa’nın resimlerinde ve/ya sanat işlerinde de kırsala özgü, çekirdek aileye özgü eşyaya, kırsaldan göç etmişliğin izlerine rastlıyoruz. Aslında bellekte birikenlerin ardından gidiyoruz belki de.

Karamustafa’nın farklı şekillerde dahil olduğu filmlerle diğer sanat işleri arasında ortaklıklar bulmak mümkün. Örneğin kolaj resimlerde Yeşilçam’ın popüler figürlerine, atletli kocalara, TV izleyen ya da radyo dinleyen kadınlara yer veriyor. Pek çok yerleştirmesinde duvar halısı var. Benim Sinemalarım’ın başkarakteri Nesibe’ninkinin benzeri ipek saten yorgan “Mistik Nakliye” adlı işinin temel malzemesi olarak çıkıyor karşımıza. Bu çalışmada renk renk yorgan, kova şeklindeki metal haznelere dağınık bir şekilde bırakılmış. Örnekler çoğaltılabilir, örneğin “Dolap” adlı çalışmasında da ev içlerinde toplanan/biriken ufak tefek objeleri, dini figürlerin biblolarını camlı bir vitrinde sergiliyor. Son olarak, Venedik Bienali’ndeki yerleştirmesi için “gündelik nesnelere yeni anlamlar yükleyerek yaşananların ardında kalan boşluk, oyuk ve kırıkların izlerini sürdüğü” söyleniyor.1

Karamustafa’nın elinin değdiği sinema filmlerindeki ve sanat çalışmalarındaki bu ortaklığın kaçınılmaz olduğunu, Sanat Dünyamız dergisinin “Ev: Neresi?” dosyasıyla çıkan 197. sayısındaki yazısında Ozan Özkan da dile getiriyor: “1980’lere dair ev içi sorgulamalar, toplumsal dönüşümler, bireyin sıkışmışlığı ve iyiden iyiye ev içine sızan tedirginlikler yalnızca sinemanın konusu değildir. Dönemin güncel sanat sahnesinde de ev içini, değişen toplumsal yaşantının ev içindeki yansımalarını görürüz. Gülsün Karamustafa’nın Arabesk serisi bu anlamda önemli bir alan açar. 1980 başına tarihlenen bu işlerde, popüler kültüre dair imgelerin yer aldığı gündelik nesneler büyük bir düzensizlikle bir araya getirilir. Detaylı bir gözlemin hâkim olduğu seri; kırdan kente göçü, göçün yarattığı melez kültürü, kültürün değiştirdiği görsel dünyanın gündeliğini merkeze alır.” Yukarıda bahsi geçen, 2020’de sergilenen “Mistik Nakliye” adlı çalışmayı bizzat sanatçının kendisi bir söyleşisinde göçle ilişkilendiriyor: “Yorganlar sepetlerin içindeki yerlerini alacak ve göç hikâyelerinde anlatılan örtücü, koruyucu, gizleyici ve zaman zaman hayat kurtarıcı nitelikleriyle hareketi buluşturacak ve yola revan olacaklardı.”2

Metnin başında yerli filmlere düşkünlüğümün nedenini, dışarı çıkmadan izleyebildiğim bu filmlerin “evim”de olduğum hissini kuvvetlendirmesine bağlamıştım. Gülsün Karamustafa’nın “sanatı”nın, belki beklenmedik yollardan, bir şekilde bende birikmesinin, bazı izler bırakmasının nedenini de geçmişe ait pek çok desen ve figür kullanmasına bağlayabilirim sanırım. Pek çoğu, bana tanıdık gelen, hatta belki bana ya da bir yakınıma ait şeyler. Tamamıyla olmasa bile bir yanıyla belleğimi harekete geçiriyorlar; bahsi geçen filmlerde ya da sanat çalışmalarında kullanılan malzemede sanki bizim evin eşyasını görüyorum ya da belki bir akrabamın esvabını, öte mahallenin esnafını… Bana öyle geliyor ki sanatçının çalışmaları, sanatın ve “yaratmak” işinin, özünde ve nihayetinde bellekle, biriktirmekle, birikenle ilişkili olduğunun altını çiziyor.

1. The Art Newspaper, sayı 6, Mayıs 2024.

2. Cem Kayıran, “Gülsün Karamustafa ile Arter’de sergilenen ‘Mistik Nakliye’ üzerine”, Bantmag, 03.05.2020.

Atıf Yılmaz, birikim, biriktirmek, eşya, ev, Füruzan, Gülsün Karamustafa, hafıza, Müge Karahan, sanat, sinema