Zombi-Komünizm İçin Manifesto

Devrimci Durum kavramının ilk formülasyonunda (“Devrimci Proletaryanın Mayovka”sı başlıklı makalesinde) [Vladimir İlyiç] Lenin, Devrimci Durum için iki koşul tanımlar ve ardından bunları “Alt kesim mevcut koşullara dayanamaz ve üst kesim eskisi gibi yaşayamaz” şeklinde özetler. Lenin daha sonra bu koşullara bir diğerini ekler: Kitlelerin devrimci eyleme hazır bir hâl alması. Hatta “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı adlı kitabında, Devrimin zaferi için işçilerin çoğunluğunun mücadelelerinde ölümle yüzleşmeye hazır olması gerektiğini bile iddia eder. Bu açıdan Lenin’in başarılarının en büyüğü, devrimci durumun gelecekte değil ancak ve ancak şimdide gerçekleşebileceğini ilan etmesiydi.

Ama biz bir an için üstleri ve altları unutalım ve şu fiillere odaklanalım: “istemiyorum”, “yapamam”, (harekete geçmeye, ölümü göze almaya) “hazırım”. Bu noktada isteksizlik, imkânsızlık ve seferberlikle uğraşıyoruz. Eskisi gibi yaşamanın artık arzu edilebilir bir şey olmadığı ve ayrıca mümkün de olmadığı, böylece insanın her şeyi göze almaya hazır olduğu bir hâldir bu. Benim umutsuzluk dediğim de bundan başka bir şey değil.

Umut ile umutsuzluk arasındaki sınır çok incedir; hemen göze çarpmaz. Neredeyse ayırt edilemez oldukları bir an gelebilir, ama –BU sadece istenmeyen değil, aynı zamanda içinden çıkılması imkânsız gözüken ve kesinlikle dayanılmaz bir an olduğundan, kısacası bu anda umut kayıp gittiğinden ya da daha doğrusu, umutsuzluğa evrildiğinden– bu andan hemen sonra gelen, geri dönüşü olmayan bir nokta da vardır. Bu noktada gerçekleşecek mücadelede ölmeyi göze alanlar ise yalnızca umudunu yitirmişlerdir; daha iyi bir gelecek umudu içinde olduklarından değil, içinde bulundukları koşullara dayanamadıklarından. Dolayısıyla umutsuzluk, basitçe, şeylerin mevcut hâl ve şekillerinde kalamayacağı, bunun dayanılmaz olduğu anlamına gelir. Ve işte, umudu umutsuzluktan ayıran fark da buradadır: Umut tamamen yitene dek ertelenen, devrimci eylemdir.

Üç tür umut vardır: 

  • Şeyler iyiye gidecektir (ve dolayısıyla sabırla beklemeli ve hiçbir şey yapmamalı, hatta statükoya destek çıkmalıyız ki kötü bir sonuca sebebiyet verebilecek değişimlere engel teşkil edebilelim);
  • Eğer mücadele edersek şeyler iyiye gidecektir (yani dünyayı iyi bir yer hâline getirebilir, iyileştirebiliriz);
  • Şeyler kötüye gidecektir (çünkü şu anda o kadar da kötü bir durumda değillerdir, geleceğin daha fazla sorun üreteceği kesindir, bunu izleyecek olan ise devrimci bir durumdur ki kendimizi hazırlamamız gereken şey de odur).

İlk türdeki umut muhafazakâr ve gericidir; ikincisi ilerici anlamda reformisttir (ve kapitalizm ile sosyal-demokratik mücadele arasında bir denge oluşturmak suretiyle oldukça verimli bir şekilde işler); üçüncüsü de kurtuluşçudur [messianic].1 Otonomcular2 ve ivmeciler3 ise kapitalizmin kaçınılmaz olarak felakete yol açacağına, her şeyin en nihayetinde devrimci bir duruma neden olacak kadar kötüye gideceğine ve bunun bizim için bir şans olacağına ikna olmuştur: Kapitalizm kendi kendini yok edecektir ve bizim yapabileceğimiz tek şey kendi kendini yok edeceği ana dek beklemek ya da bu ana varışı hızlandırmaktır. Bu perspektiften en büyük felaket anı ya da en büyük tehlike geleceğe aittir ki bu da içinde bulunduğumuz anın –gözümüze pek hoş gözükmese dahi– aslında katlanılabilir olduğu anlamına gelir; en azından (Christopher Nolan’ın Interstellar’ında ya da diğer Hollywood filmlerinde gösterildiği gibi) yakın gelecekte gerçekleşmesi muhtemel bir ekolojik felaketten daha katlanılabilir olsa gerektir.

Felaket komünizmi üç tur umudu da reddeder. Hayır, içinde bulunulan durum mucizevi bir şekilde iyiye gitmeyecektir; bu durumu iyileştirmenin ve daha tahammül edilebilir kılmanın bir yolu yoktur. Kapitalizm temelde yanlış olduğundan (İsveç’teki işçi sınıfının çalışma koşullarında yapılacak küçük iyileştirmelerin Hindistan’daki işçi sınıfının hiper istismarıyla dengelenmesini ve buna benzer örnekleri düşünün) ve hâlihazırda en kötüsü olduğu için daha kötüye gidemeyeceğinden, bir kurtuluş beklentisi içine girmek nafiledir. Bu, kişinin bir şey yapamadığı, yapmayı istemediği ama her şeyi yapmaya da bir o kadar hazır olduğu bir durumdur; bir umutsuzluk durumu ya da devrimci bir durumdur. Geleceği unutun: Durumunuzu iyileştirmeyi umduğunuz için değil, durumunuz tahammül edilemez olduğu için savaşıyorsunuz. İmkânsızlıktan ötürü hareket ediyorsunuz. Çaresiz bir insan dağları yerinden oynatabilir. Ona gücünü veren ise umut değil öfke, yalnızlık, açlık, aşırı mutsuzluk, acı ve arzusunun ya da ihtiyacının dayanılmazlığıdır.4

İnsan umudunu tamamen kaybetmişse, tamamen kaderine mahkûm edilmişse bu, kökten ve mutlak olarak o kadar yanlış ve adaletsizdir ki, insan bu umutsuz ve çaresiz olduğu durumun içinde kalmaya o denli dayanamaz ki, şimdi ve burada harekete geçmek zorunda hisseder kendisini; harekete geçmeyi erteleyemez. 

Kendimizi yaşayan varlıklar olarak gördüğümüz andan itibaren, harekete geçmeyi ertelemek için her zaman bir nedenimiz olacaktır; zira insan hayatta olduğu sürece umut vardır (En azından bir mucize olabileceğine her daim inanılabilir). Çağdaş dirimselci [vitalist] biyopolitik rejimin hâkimiyeti altında yaşam kutsal bir değeri haizdir ve Lenin’in devrimci dava uğruna ölüme hazır olma fikri bu bağlamda kulağa neredeyse canice gelir. Hiçbir şey, hiçbir politik fikir ya da ülkü bireysel insan yaşamından kutsal olamaz diye düşünülür: Her zaman için övülecek alternatif yaşam biçimleri ve tarzları vardır. 

Ama ya hayatta değilsek? Zombi ölüdür, bu nedenle de bir umuda sahip değildir fakat yine de bir arzuya, bir bilince ya da bedensel duyarlılığa, hatta içinde bulunduğu aşırı adaletsiz durumun üstesinden gelemeyeceği gerçeğinin yaratmış olduğu bir sezgiye ve dinginliğe sahiptir ki bu, nihai umutsuzluğun ifadesidir. O hâlihazırda ölü olduğu için yaşayamaz ve (çelişkili bir biçimde) onu ölümsüz ya da yaşayan ölü yapan da budur. Çürüyen bedeni artık bireysel bir şey değildir; herhangi bir kişiye ait olduğu söylenemez. Zombinin bireysel bir hayatı yoktur; ilgilendiği hiçbir şeyden söz edilemez. Ama o bütün bunlara rağmen dinlenmek bilmez, arzulamayı sürdürür. Ve kişidışı [impersonal] bedeni hareket etmeye devam eder.

Zombi kıyameti hakkında düşündüğümüzde, genelde kendimizi hayatta kalanlarla özdeşleştirme eğiliminde oluruz (fakat kapitalizmde birinin diğerinin hayatı pahasına yaşama tutunabildiğini de unuturuz, oysaki bu gerçek başlı başına dayanılmaz değil mi?), ama ya o mutlu hayatta kalanlardan biri değilsek? Ya zaten diğer taraftaysak? Umudu unutun: Devrim cehennemde başlar.

{fold içindeki imge: Christopher Nolan, Interstellar, 2014, film karesinden detay, kaynak: The Conversation}

1. Bir peygamberin, mehdinin, yalvacın gelip insanlığı kurtaracağı inancına (ya da, kimilerince, sanrısına) dayanan düşünceyi tanımlayan sıfat. Kurtuluşçuluk genelde Hıristiyanlıkla özdeşleştirilse de, Hıristiyanlık öncesi ve sonrası dinlerde de sıklıkla görülen bir inanıştır. Dolayısıyla semavi dinlerle de sınırlı değildir (ve bu açıdan bir orijinalliğinden kesinkes söz edilemez, tamamen çalıntıdır). Bu metnin bağlamında ise kurtuluşçuluk, din aşırı bir bağlamda kullanılıyor. Timofeeva, kurtuluşçuluğun temelinde yer alan er ya da geç gerçekleşecek “kurtuluş hâli”nin, temelli bir sosyopolitik değişimin, bir “devrimci durum”un gerçekleşmesini sağlayacak koşulların sağlanma şeklini ifade etmek adına uygun bir örnek olarak görülmesine vurgu yapıyor. Böylece devrim, tıpkı kıyamet gibi er ya da geç gerçekleşecek bir şey olarak görülüyor ve olsa olsa beklenir bir hâl alıyor. O gerçekleşene dek yapacak tek şey ise onun gerçekleşmesine “hazır olmak” oluyor (“The gün geldiğinde hesabını soracağız”). Bu, bir tür “köktendevrimcilik”tir. Devrimi “devrime layık olmak” hâline getirir. (ed.n.)

2. 60’ların sonunda İtalya’da ortaya çıkmış Marksist bir düşünce ekolü. Genellikle antikapitalist solculuğun (durumculukla [situationism] birlikte) en radikal şekillerinden biri olarak görülür. Kesinkes parti karşıtı bir Marksizmi tanımlar. Ayrıca tüm kurumlarıyla beraber devlete de karşıttır. Dolayısıyla Marksizmin en anarşistik türevlerinden biri olduğu rahatlıkla söylenebilir. Siyasal değişikliklerin hiçbir kurumsal yapı tarafından sağlanmaması gerektiği, halkın gündelik hayatını etkileyen tüm kararların yine halk tarafından ve tamamen bağımsız koalisyonlarca alınmasının şart olduğu savunusuna dayandığından, haklı olarak “otonomculuk” olarak adlandırılmıştır (İlk ortaya çıktığı zaman ise işçicilik yani workerism olarak adlandırılıyordu, bu durum işçi sınıfının yegâne “devrimci sınıf” olduğu düşüncesinin –ki 60’lar için bile fazlasıyla çağdışı bir düşünceydi– teorik bir erozyona uğramasıyla birlikte değişmiştir, “otonomculuk” bu anlamda durumculuğun, postmodern teorinin ve post-left politikanın bir sonucu olarak ortaya çıkmış bir terimdir yani içeriği ve içerimleri workerism’den hayli farklı ve çeşitlidir). Bu anlamda da “doğrudan demokrasi” yanlısı bir politik anlayış ve duruşa işaret eder. Temsili/parlamenter demokrasiyi ise tamamen illüzyonal ve delüzyonal addeder ve üstü örtük bir gericiliğin kusursuz bir işareti sayar (Gerçekten de temsili/parlamenter demokrasi, demokrasinin en genelleştirilmiş ve dolayısıyla en bayağı hâlidir, dosdoğru sorumluluk ve tabii ki risk almaktan aciz bir kitle olarak avamın “oy verme” pratiği üzerinden kendini tatmin etmesinden ve vicdanını rahatlatmasından başka hiçbir işe yaramadığı gibi, tamamen sermayeye bağlı yayın organlarınca manipüle edilen aynı avamın “seçim hakkı”nı her şeyden üstün tuttuğundan, koşullu bir cahiliye yaratma işlevini de haizdir, hatta buna gereksinir). Antonio Negri, Mario Tronti, Paolo Virno ve Franco “Bifo” Berardi en bilindik otonomistlerdir. Son dönemlerde Maurizio Lazzarato ve John Holloway de adlarını birer otonomist olarak duyurmuştur. (ed.n.)

3. Orijinal hâlinde ve basitçe, bir siyasi-iktisadi sistem olarak kapitalizmin direnişçi hiçbir “devrimci pratik”le (grevler, protestolar, eylemler vesaire) ortadan kaldırılamayacağı fikri üzerine temellenen merkezsiz, ilkesiz ve biçimsiz bir düşünce tarzı. Ancak ve ancak birbiriyle ilişkili kapitalist süreçlerin, diyelim ki mali büyüme, teknolojik ilerleme, altyapı desteği ve benzeri, birbiriyle tastamam kenetli süreçler topluluğunun yoğunlaştırılmasıyla kapitalizmden bir “çıkış”ın imkân dahilinde bulunduğunu, dolayısıyla kapitalistik süreçlere direnmemek gerektiğini, aksine onları “hızlandırma”nın elzem olduğunu savunur; hence “ivmecilik”. Diğer taraftan, her ne kadar sıklıkla solculuk karşıtı bir düşünce olarak kavransa da (ve tabii ki solculuk karşıtı boyutları artık pek tabii olsa da), ivmecilik tamamen solcu bir düşün [thought] boyutunda ortaya çıkmış ve bu boyut içinde gelişmiştir (Bu açıdan ilksel acc tabii ki l/acc’tır). Öyle ki, Mark Fisher (geç dönem ve bilinmedik) bir denemesinde ivmeci olmayan bir Marksizmden söz etmenin bir hiçten söz etmek olduğunu söyler (“Terminator vs. Avatar”). (Fisher’ı Leninci anlamda “parti yandaşı” kılanlara Kapitalist Gerçekçilik haricinde bir Fisher metni okuma şoku!) İvmeciliğin fikir babası ise (90’lardan 2000’lerin başına dek yazmış olduğu metinlerin teorik içeriğinden ötürü) Nick Land olarak görülür. Ama ivmecilik terimini ilk kullanan kişi Land değil Benjamin Noys’tur; terimin kökeni Noys’un The Persistence of the Negative adlı kitabına dayanır. Bu terim, sonraları Land başta olmak üzere bütün bir “ivmeci kuşak” tarafından kabul görmüş ve sahiplenilmiştir. Land’in dosdoğru bu terimi kullanarak yazmış olduğu, hâlâ güncelliğini koruyan ve ivmeci bağlama bir giriş mahiyetinde olan bir deneme için bkz. “A Quick-and-Dirty Introduction to Accelerationism”. (ed.n.)

4. Umut ideolojisi Türkiye’de de fazlasıyla revaçtadır. Garibanın ruhunun entelijensiya tarafından belirlenen gıdası umut olduğundan, umuda vurgu Türk solu özelinde son bulmaz. Bu, bir taktik, strateji ya da plan olmadığı gibi, bir tavır bile değildir. Dolayısıyla bir hiçtir. Blochçu umutçuluğun ve türevlerinin miyadı da çoktan dolmuştur. Kötülük olarak addedilen beşeri özelliklerin, hasedin, kinin, aldatmanın yani tüm yüzleriyle bencilliğin sosyopolitik nedenlerle ortaya çıktığı ve bu nedenlerin koşulları ortadan kalktığında ortadan kalkacağı düşüncesi, –iyiliği şiddetli bir takıntı hâline getirdiği için– hakiki kötülüktür (Friedrich Nietzsche, Güç İstenci’nin yüz yirmi beşinci aforizmasında bu takıntının ana hatlarını ve ortaya çıkartabileceği meşum koşulları olağanüstü bir berraklık ve öngörülülükle serimler). Tolere edilebilir olan tek şey tolerans olduğunda, ifrat düzeyindeki bir pozitifliğin yarattığı bir negatiflikle karşı karşıya kalınır (Politik doğruculuk ve wokeism, bu durumun güncel örnekleridir ve The Dark Enlightenment’ta Land tarafından birer hastalık olarak teşhis edilir). Umut işte bu şekilde “aktif” bir hâl alır, yoksa zaten “gelecek olanı beklemek”ten başka bir şey ifade etmez ve boştur. Ama “aktif umut” olarak tanımlanan umut da bir oksimorondur. “Umut etmeye eyleyerek devam edeceğiz” düşüncesinden daha aptalca bir düşünce aransa da bulunamaz. Bu, eylemi umudun şemsiyesi altına alıp yönlendirmekten başka bir şey değildir ki genelde –ne hikmetse!– sosyoekonomik anlamda üst kesimde bulunan kişilerce savunulur. Bu kişiler, umut kelimesinin yaratmış olduğu hoş etkiyi –ki birkaç dakika Ethica okunsa ortadan sonsuza dek kalkacak bir etkidir bu– istismar eder ve doktrinlerini “Umut edeceğiz, ama…” formülüyle yayar. Bu “ama”dan sonra gelecek söylem ise o kişinin işine gelecek şekilde seçilir, belirlenir. Umut, işte bu “kârlı söylem”i onamak için vardır, tersi söz konusu değildir. Bu nedenle umut etmekten sakınmak, bugün neredeyse bir zarurettir. Gilles Deleuze yıllar önce uyarmıştı (“Denetim Toplumları Konusunda Bir Ek”): “Korku ya da umut çare değildir; yeni silahlar bulmaya girişmek gerekir.” (ed.n.)

Bu metin ilk olarak Chto Delat’da “Manifesto for Zombie-Communism” başlığıyla yayımlandı ve yazarın izniyle, Manifold için Hasan Cem Çal tarafından Türkçeye çevrildi ve notlandırıldı.

biyopolitika, çeviri metin, devrim, felsefe, Hasan Cem Çal, ivmecilik (akselerasyonizm), kapitalizm, komünizm, manifesto, Oxana Timofeeva, politika, sermaye, umut, Vladimir Lenin, zombi