2023 Türkiye Pavyonu Ekibiyle Soru Cevap

Venedik Bienali 18. Uluslararası Mimarlık Sergisi, 20 Mayıs 2023 tarihinde resmen açılmış olacak ve 26 Kasım’a kadar sürecek. Basın mensuplarına ayrılan ön izleme günlerine (18-19 Mayıs) Manifold editörlerinden Melis Cankara da davetli olduğu için heyecanlıyız.

Türkiye Pavyonu’nda yer alacak proje iki aşamalı bir açık çağrıyla belirlendi ve seçilen proje Hayalet Hikâyeleri: Mimarlığın Çuval Teorisi oldu. Pavyonun küratörleri SO?’nun kurucuları Sevince Bayrak ve Oral Göktaş. Projenin üretim sürecini emeği ve katılımı olan herkesin bakış açısından okuyabilmek mümkün değil. Yine de ekibin farklı cephelerde çalışan üyelerine sorular yönelterek aşağıdaki çokyönlü özeti ortaya çıkarmaya çalıştık.

Bu vesileyle Sevince’nin Ursula Le Guin’e ilişkin kaleme almış olduğu metin ile 15. Uluslararası Mimarlık Sergisi değerlendirmesini okumanızı, SO?’nun Jeff Talks sunumuna bir göz atmanızı ve Melis’in Sevince’yle gerçekleştirdiği Ehlen ve Sehven söyleşisini dinlemenizi öneririz.

Venedik Bienali Türkiye Pavyonu, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle, TC Dışışleri Bakanlığı’nın himayesinde düzenleniyor. Mimarlık sergisinin gerçekleştiği bu yılki pavyonun eş sponsorları Schüco Türkiye ve VitrA. Türk Hava Yolları, Türkiye Pavyonu’nu havayolu partneri olarak destekliyor.

* * *

Hayalet Hikâyeleri:
Mimarlığın Çuval Teorisi,
Venedik Bienali
18. Uluslararası Mimarlık Sergisi
(20 Mayıs–26 Kasım 2023),

fotoğraf: RMphotostudio

*

Sevince Bayrak, Oral Göktaş
Küratörler

Hayalet Hikâyeleri: Mimarlığın Çuval Teorisi’nin ilk basın toplantısı İPA Havuz’da yapıldı; sunumda projenin temelini oluşturan kuramsal altyapıyı ve sergi için düşündüğünüz kurguyu aktardınız. Toplantının video kaydı proje web sitesinde izlenebilir. Bu nedenle daha spesifik bir soruyla konuya girmek iyi olur diye düşündük: “Mimarlığın Çuval Teorisi İçin Bir Manifesto” ilk kez o gün yayımlandı. Bu manifesto nasıl kaleme alındı; çalışma süreci içerisinde nasıl değişikliklere uğradı; toplantıda detaylı anlattığınız sergi kurgusu-manifesto ilişkisi baştan belirlenmiş miydi ve son olarak manifestodan beklentileriniz nedir?

Sevince: Açık çağrıya başvururken bir küratöryel metin hazırlamıştık, sık sorulan sorulara cevaplar formatında. Daha sonra sergiyi hazırlamaya başladığımızda, Esen’e fikri ilk anlattığımız günden beri bunun mimari bir seferberliğe dönüşeceğine inandığı için, ekipçe ilk toplantımızda bu proje için bir manifesto yazmamızı önerdi. Ben bu fikri duyunca gözlerimi nasıl devirdiysem artık, Aysima “Zaten küratöryel metin manifesto gibi, biraz çabayla manifestoya dönüşür” diyerek ümit verdi. Benim için manifestoların çağı çoktan geçmişti, hasbelkader o devri yakalasaydım da herhalde bir manifesto yazmazdım. Bir şeylerin net ve kesin olarak söylendiği bir formata kendimi yakın hissetmiyorum. Ama Oral da en az Esen kadar manifesto sever olduğu için, bu projenin eninde sonunda bir manifestosu olacağı aşikârdı. O esnada tüm ekip araştırma toplantılarına da başlamıştık: Dört bir koldan serginin içeriğini genişletmek için çabaladığımız ama bir taraftan da çok dağınık ve asla toparlanamayacakmış gibi bir süreç. Esen de sabırla manifestoyu bekliyor ki, ne yapmak istediğimiz biraz daha netleşsin. Ben bir taraftan da kitabın taslağını oluşturmaya çalıştırıyorum. Oral ısrarla “Sergi tasarımı, kitap ve manifesto hepsi aynı başlıklardan oluşsun” diyor ama bir türlü olmuyor, her biri ayrı telden çalıyor. Tam o arada deprem oluyor, bir ay boyunca ne kitaba ne manifestoya bakabiliyoruz. Esen bekliyor, bekliyor, dayanamayıp web sitesi tasarımını tamamlıyor. Siteyi bize yolladığında bir baktım, her butonun altı dolu, manifesto butonu boş. O gün Esen’e gönderdim manifestoyu. Tabii ben aklıma yatmayan şeyleri yapmakta zorlanan dik kafalı bir tip olduğum için manifesto diye başlangıçtaki küratöryel metnimizden de uzun bir şeyi yazıp yollamışım web sitesine koyması için, bir maddesi hatta 187 kelime imiş! Esen sağolsun onu kesiyor biçiyor, gerçek bir manifestoya biraz daha benzer hâle getiriyor. Sonrasını hatırlamıyorum, gözümü açtığımda ManifestoRev12.pdf dosyasını gördüm. 12 kere revize edilen manifesto mu olur? Başlangıçta böyle düşünüyordum ama şimdi fikrim değişti. Keskin, sivri, masaya yumruğunu vuran bir beyan yerine, soru soran, diyaloğa girmeye çalışan ve sürekli dönüşen bir manifesto neden olmasın? Şimdi artık sergi, kitap ve manifesto aynı başlıklardan oluşuyor; iyi ki de öyle olmuş. Sorunuza gelince, hiçbir ilişki en baştan belirlenmemişti diye düşünüyordum, ama bu soru için ekim ayında hazırladığımız küratöryel metne ve sunuma açıp bir baktım, manifestonun neredeyse her maddesi ile ilgili her şey, sergideki onlarca nesnenin ve başlığın ipucu o metinde ve sunumda var; ilişkiler orada duruyor sadece geldiğimiz noktada kitap, sergi, ya da manifesto formatına uygun olarak biçimlendirmişiz. Manifestodan beklentim dönüşerek ömrüne devam etmesi.

— Sergi tasarım süreci, açık çağrı başvuru aşamasında başlıyor. İkinci aşamada temel tasarım fikrinin de belirlenmiş olması gerekiyor. Araştırmaya dayalı böylesi bir projenin tasarım fikri nasıl ortaya çıktı; kısa sürede nasıl şekillendi, nasıl tasarım ve üretim zorlukları oldu? Ayrıca sergiyi oluşturan Bulut ve Tezgâh’ı kısaca anlatabilir misiniz?

Oral: Bulut ve tezgâh fikri 2. aşama sunumunda kabaca şekillenmişti ve şöyle bir mantığı vardı: Venedik Mimarlık Bienali çok yoğun bir sergiler silsilesinden oluşuyor, bu nedenle gelen ziyaretçilerin pavyonda 2 veya 20 dakika zaman geçirme senaryolarına da cevap verecek bir kurgu gerekmekte. Bulut 2 dakikalık ziyaretçi için görsel, kolay anlaşılır ve akılda kalan bir fon oluşturuyor. Tezgâh ise, tıpkı bir pazar tezgâhı gibi, farklı ilgi alanlarına cevap verecek çeşitlilikte ve detayda, 20 dakikalık ziyaretçilere yönelik.

Bulut elimizdeki mevcut olanı anlatırken, tezgâh mevcut olanının nedenselliği, belgelenmesi ve dönüştürülmesi gibi başlıklara odaklanıyor. Mimarlığın Çuval Teorisi zaten mevcudun dönüştürülmesine odaklanan bir sergi, bu nedenle serginin kendisi de olabildiğince mevcut malzemeler/içerikler dönüştürülerek tasarlandı. Sergi içeriği büyük ölçüde mevcut materyaller kullanılarak/dönüştürülerek kurgulandı: Örneğin siparişle profesyonel hiçbir fotoğraf ve video çekilmedi, tüm bina fotoğraf ve videoları açık çağrı ya da mevcut YouTube videoları derlenerek sergilendi.

Bulutun üretilmesi sırasında pavyondaki mevcut kirişlerin ince uzun mekâna paralel olmamasından kaynaklanan zorluklar yaşadık, mevcut “düzensiz” yapı ile yeni “düzenli” tasarım arasında bir gerilim oluştu doğal olarak. Ancak mevcut kelepçeleri dönüştürerek tasarladığımız bir geçiş elemanı ve titiz bir uygulamayla ciddi bir soruna dönüşmeden yapılabildi.

Başından beri tezgâhın amacı buluttaki sarsıcı tablo üzerinden nasıl umut hikâyeleri yazabileceğimiz sorusunu sormaktı. Bu araştırmanın amacı karanlık ve ürkütücü bir tablo ortaya koymaktan ziyade, tüm bu mevcut yapıları bir potansiyel olarak görme çabası. Tezgâhı tasarlarken de bizim için en önemli şey, buluttaki ve benzeri yapıların hem önceki hikâyelerinin ipuçlarını anlatmak hem de dönüşüm senaryoları için tasarımcı olarak elimizdeki imkânları sorgulamaktı. Tezgâh analojisi de aslında çalışmayanı atıp yenisini almak yerine tamir edip tekrar kullanılabilir hâle getirmek üzerine kurulu. Tasarım olarak da niyetimiz olabildiğince rasyonel bir strüktür kurgulayıp izleyicinin on beş masalık yoğun ve farklı formatlardaki içeriği (yazı, kitap, dergi, video, fotoğraf, maket, obje) belli bir rota üzerinden keşfetmesini sağlamaya yönelikti.

*

Aysima Akın, Kevser Reyyan Doğan, Merve Akdoğan
Proje Ekibi

— Sergi çalışmaları tam en yoğun dönemindeyken depremlerle sarsıldık. SO? ofisinde süregiden işlerin önüne, deprem bağlantılı işler geçmiştir kuşkusuz. Proje ekibini nasıl yapılandırdınız, sizin ekipteki sorumluluğunuz neydi ve ağır basan diğer işlerin yanı sıra bu projenin çalışmalarını nasıl sürdürdünüz?

Aysima: Ofiste uzun süredir yıkmadan dönüştürme üzerine çalışıyoruz. Bu konu bağlamında, daha önceleri çalıştığımız ve şimdi bienalin paralelinde çalışmaya devam ettiğimiz birçok proje var. Bodrum’daki ev projeleri, İBB Saraçhane Binası, Şişhane metro çıkışı yakınındaki Ceneviz Sur kalıntılarının olduğu bölge, İBB Sosyal Tesis yapılarının rehabilitasyonu, Mersin Çamlıyayla’da içinde çeşitli dükkânların bulunduğu ticari bir yapının cephesinin yenilenmesi, atıl durumda kalan bir otopark yapısının yeniden işlevlendirilmesi… Bunlar yalnızca son iki senedir benim de süreçlerine dahil olabildiğim çalışma konularının bazıları. Bahsetmiş olduğum yapılardan büyük bir çoğunluğu tescilsiz ve dolayısıyla her an yıkılıp yerine “daha iyisinin, daha güzelinin” inşa edilmesi mümkün. Biz ise bunun tam tersini, yıkmadan, mevcudun üstüne ekleyerek, mevcutla birlikte dönüştürmeyi masaya yatırıyoruz. Bu bağlamda bienal araştırma ve tasarım süreci –pratikte ofiste yapmaya devam ettiğimiz şeyleri sorguladığımız, yıkmak-dönüştürmek-zaman-maliyet arasındaki ilişkiyi irdelediğimiz, dönüştürme yöntemlerini keşfettiğimiz, ofisteki işlerle bazen görünür bazen görünmez bir paralellik içinde olan– bir laboratuvar gibiydi. Açık çağrı başvurusunun ardından önerinin kabul edilmesi, araştırma süreci ve paralelinde sergi tasarımı sürecinde ekibin bir parçası oldum. Önerinin kabul edilmesiyle birlikte konuyla teması olan, önceden birlikte araştırma projesi yürüttüğümüz birkaç arkadaşımız ve ofis olarak bir araştırma ekibi oluşturduk. Ekip zamanla büyüdü ve görev dağılımı da organik olarak gelişti.

Sergi çalışmaları en yoğun dönemine girmişken deprem oldu. Epey uzun bir süre herkes gibi bizim de gündemimiz değişti. Bienal ve devam eden işlerin önüne, deprem temaslı işler geçti. Öte yandan bienal için araştırdığımız ve sadece spesifik olarak konuya ilgili insanların dikkatini çekeceğinden çekindiğimiz, betonarme yapıların hasar tespit yöntemleri, onarma biçimleri, inşa etmenin ve yıkmanın yeryüzüne olan etkileri ve Türkiye’nin atıl bırakılmış, kullanılmayan yapı stoku gibi birçok konu herkesin gündemine girdi.

Hayalet Hikâyeleri için yapılan açık çağrı, dolayısıyla yoğun ilgi gerektiren Instagram sayfası, yazışmalar, başta Tezgâh olmak üzere sergi tasarımının uygulamaları ve üzerine proje yayının asistanlığı… Bu proje için çalışmanın en öğretici, en eğlenceli ve en zor yanları nelerdi?

Reyyan: Türkiye’nin her ilinden kullanılmayan yapıların varlığını keşfettiğimiz araştırma süreciyle başladığım projenin her bir aşaması pek çok açıdan öğreticiydi. Özellikle Tezgâh’ın uygulaması ve yayın asistanlığı sürekli araştırma içinde olduğum, öğrendiğim, benim için yeni yöntemler, fikirler ve aktörlerle tanıştığım, çok keyifli bir süreçti.

Her biri paralel ilerleyen aşamalardan Hayalet Hikâyeleri için yapılan açık çağrı takibi ise iletişim ve kolektif arşivin organizasyonu açısından oldukça yoğun ve hareketli bir dönem oldu. Yaşadıkları yerlerdeki bu atıl yapılarla karşılaşan pek çok kişinin yapıların hikâyelerini öğrenme merakının da olduğunu fark ettim. Bu yüzden açık çağrıya gelen yanıtlarda yapı fotoğraflarıyla birlikte anlatılan kullanılmama sebeplerinin hikâyeleriyle karşılaşmak, farklı şehirlerden benzer hikâyeler duymak, yapılarda anıları olan insanların Instagram gönderisi yorumlarını görmek ve sorular almak sürecin en eğlenceli yanlarındandı.

Araştırmanın yoğunlukta olduğu bu proje pek çok duruma değinen ve pek çok durumdan etkilenen bir kurguda, bu sebeple biz de ekip olarak sürecin başından sonuna kadar bir araştırma ve öğrenme hâlindeydik. Sürecin zor yanı ise her geçen gün edinilen yeni bilgileri sergiye dahil edebilmek üzere ayrıştırma kararları vermek olabilir.

Dahil olduğum çalışmaların başından sonuna, bu projenin ve ekibin bir parçası olmak inanılmaz öğretici ve keyifli bir deneyimdi!

— Sergide yapay zekâ önemli bir rol oynuyor. Özellikle “Test Drive” başlığında öne çıkan yapay zekâ işbirliğini, ilk düşünce aşamasından video üretimine kadar nasıl gerçekleştirdiniz?

Merve: Yapay zekâ bana göre mucizevi, yoktan bir şeyler var eden, bu sebeple sektörleri ve insanın işgücünü yerle bir edecek bir icat değil, aksine toplumun kültürel ve sosyal altyapısını yansıtan, hem avantajları hem de dezavantajları olan gelişmekte olan bir araç. Bu bakış açısıyla, terk edilmiş binaların hikâyelerini yeniden oluşturmak amacıyla yola çıkıp, yapay zekâ teknolojisini işimizi kolaylaştırabilecek, bize yeni bir düşünce akışı ve işbirliği yöntemleri sunacak, belki de daha önce düşünmediğimiz potansiyeller üstüne düşünmemizi sağlayacak bir araç olarak kullandık. Videonun yapım sürecinde, imgelerin dönüşümü için imgeden imgeye manipülasyonlar gerçekleştiren bir yapay zekâ algoritmasıyla testler yaparak başladık. İmgelerin dönüşümü sırasında ne kadar kontrol sahibi olmak istediğimize karar vermek için bu süreç önemliydi. Öncelikle bu yapıların ne şartlar altında dönüşmesini istediğimize, içerisinde nasıl hikâyeler olabileceği potansiyeline odaklandık. Mekân içerisinde yer alabilecek aktörleri, krizleri, umutları hayal ettik. Bunları yaparken birtakım yazınsal ifadeler kullanıp yapay zekâ algoritmasını kendi düşünce akışımızla harmanladık. Sonuçları bu altyapı üzerinden kontrollü bir şekilde almaya çalıştık. İsminden de anlaşılacağı gibi, bu bir test sürüşüydü, bir süre daha bizler için yoğun test sürüşleri olacağı gerçeğiyle izleyiciyi yüzleştirmeye ve cesaretlendirmeye çalıştık.

*

Mehmet Taylan Tosun, Doğu Tonkur
Araştırma Ekibi
Berke Şevketoğlu, Hatice Bahar Çoklar, Duygu Saygı
Araştırma Asistanları

— Projenin özellikle ilk haftalarında tüm ekip olarak araştırmaya odaklanmış olsanız gerek. Araştırma aşamasında işbölümü nasıl yapılmıştı ve keşfettikleriniz/öğrendikleriniz arasında sizi en çok şaşırtan ne oldu?

Taylan: Bu sürecin başlangıcında önümüzde keşfetmemiz ve araştırmamız gereken çok sayıda yoğun ve teknik konuların olduğunu tahmin ediyorduk. Bu konuların mesleğimizle yakın ilişkisinin getirdiği merakla keyifli ve uzun süren bir kaynak taraması ve incelemesi sürecinin ardından, bulduklarımızı ayıklayarak seçilen bulguların sergideki yazınsal ve görsel dünyaya aktarılma biçimine katkı sağlamak epey önemli ve zorlayıcı bir aşamaydı. Sürecin başlangıcından sonuna kadar yeni bilgiler keşfettikçe gelişen manifestonun maddelerinin her birini araştırmak üzere paylaştık. Konuların çok sayıda olması bu aşamada tabii ki sistematik bir iş dağılımı gerektirdi. Keşfettiğimiz her bulguyu haftada belirli günler bir araya geldiğimiz araştırma toplantılarında birbirimize aktardık. Bu sayede herkesin bireysel olarak sorumlu olduğu araştırma konusunun yanı sıra diğer konulara da hâkim olabildiği öğretici ve kolektif bir çalışma süreci oldu.

Paylaştığımız işbölümü kapsamında, var olan yapıyı onarma yöntemlerini ele aldığımız “Repair Shop” tezgâhı için yapılan araştırma konusunda görev aldım ve en çok dikkatimi çeken şey, yapı onarım ölçeklerinin hiç düşünmediğim kadar geniş bir yelpazeye yayıldığı ve onarılması gereken her bir yapısal birimin çok sayıda alternatif çözüm yöntemlerinin olduğu çok kapsamlı bir onarım ağını oluşturmasıydı. Ayrıca, sergide yer verdiğimiz videoların kurgu işlemlerini hazırladığım süreçte terk edilmiş birçok farklı fonksiyonda yapının, bu alanları kayda almak için gezen video içerik üreticilerine malzeme olduğunu fark ettim. Burada dikkatimi çeken, belki belgesel olarak nitelendirebilecek bu terk edilmiş yapı videolarının internette çok geniş kitlelere hitap etmesi ve talep görmesi nedeniyle eğlence sektöründe kendi başına bir “tür” olarak değerlendiriliyor oluşu.

— Araştırmasında yer aldığınız bir serginin tasarım ve üretim sürecinin içinde olmak nasıldı? Daha ortaya çıkmamış bir projenin temsili görselleri üzerinde çalışmanın özel bir yanı var mı; yoksa tasarım sürecinin sıradan bir aşaması mı sizin için?

Doğu: Her bir araştırmanın sonucunda pek tabii elde edilen bilginin temsili söz konusu oluyor. Mimarlık pratiği de zihindeki “daha ortaya çıkmamış” mekânsal fikirlerin temsillerini üretmek üzerinden gerçekleşiyor çoğu zaman. Ancak bu projede yaptığımız, bir yapının çizimleri değil, alışılmadık bir mimarlık yapma biçimini kapsamlı biçimde anlatacak bir sergi düzeni kurmaktı. Mimarlığın çuval teorisini aşina olduğumuz mekânsal öğelerle ve dille yeniden anlatırken ziyaretçileri içine çekebilmek pek de kolay olmayacaktı. Çeşitli medya ve materyallerin iç içe giriştiği bir sergi ihtiyacı doğdu. Arsenale’yi her yönden çevreleyen bir anlatı bulutuna teorinin başlıklarını yerleştirerek ziyaretçinin aralarında gezinebileceği bir kurgu düşündük. Beraber çalıştığımız her bir kişinin biricik katkısıyla en az bir mimari proje süreci kadar kaotik ve doyurucu bir süreç geçirmiş olduk.

*

Esen Karol
Grafik Tasarım

— Bu projeye yaklaşımınızın ve çalışma sürecinin daha önceki işlerinizden ayrışan bir yönü oldu mu; kitapla sergi arasında nasıl bir ilişki var?

Esen: Sevince arayıp “Var mısın?” dediğinde açıkçası sorunun başını çok da dinlemeden “Siz varsanız, ben de varım” demiştim. Projeye açık çağrı süreci sonuçlandıktan sonra gerçekten dahil oldum ve balıklama dalmam gerekti, çünkü projenin kendisi de bir açık çağrı içeriyordu ve bunun için sosyal medyayı kullanmak şarttı. İkinci aşama dosyasındaki sergi tasarımı taslaklarını çok sevdim. Bulut ve Tezgâh’ın birlikte teoriyi ortaya çıkardığını düşündüğümden birbirine geçen üç renge ihtiyaç olduğu kanısındaydım. Hayalet Hikâyeleri ve Mimarlığın Çuval Teorisi için de uyumlu ama farklı iki font gerekiyordu; x-yüksekliği benzer, kendileri benzemez iki yazı tipi ailesi seçtim. Vernaküler nitelikleriyle Turnip ve geleneksel bir göze kusurlu gelebilecek ama hem serifsiz hem net Maple beklentilerimi karşıladı. Küratörlerden fontlar için onay aldım, renklere ise birlikte karar verdik ve alışıldık görsel kimlik çalışmasının alışıldık ilk adımlarını tamamen atlayarak Instagram sayfasını açtık. Tam da bu durum, projeyi benim için bütünüyle ayrıştıran şey oldu.

Görsel kimlik, sosyal medyanın empoze ettikleriyle belirlendi. Aceleyle renklerden oluşturduğum profil görseli, işaret olarak çalışmaya başladı ve web sitesinin zeminine yayıldı. Paylaşılan fotoğrafların sol tarafına proje aidiyetini hissettirmek için eklediğim bandı, Oral Tezgâh’ı tasarlarken masaların sol tarafına ayraç adını vererek aktardı. Sonra masaların sol tepesinde duran numaraları tasarlarken yüzmesinler diye eklediğim yarım daire, kitaptaki manifesto maddelerine taşındı. Kitap sayfasına uygun tasarladığım “Gelecek Müfredat” veya “Venedik Tüzüğü” biçim değiştirse de masalara taşındı. Sonuçta projenin hemen her parçası eşzamanlı geliştiği için birinden diğerine ve tersi yöne aktarılan çok şey oldu, düzeltmeler dahil. Sevince’nin kaleme aldığı manifesto, projenin omurgasını oluşturduğu için kitap ve sergi arasında sıkı bir bağ var. Öte yandan birbirlerini tamamlıyor olmalarına rağmen her ikisi de bir diğerine gereksinim duymadan var olabiliyor.

*

Özhan Binici
Yazılım

— Web sitesi yazılımı konusunda çok deneyimlisiniz, ayrıca en yakın tarihlisi ÇIN olmak üzere hem İstanbul Tasarım Bienali hem de Venedik Bienali Türkiye Pavyonu projeleri için çalışmalarınız mevcut. Genel olarak bu tür mikro siteler için ne düşünüyorsunuz? Hayalet Hikâyeleri: Mimarlığın Çuval Teorisi web sitesinin sizin üretiminiz açısından yeni diyebileceğiniz bir niteliği var mı?

Özhan: Ben aslında bu mikro siteleri, sergi için araştırma kapsamında derlenen kullanılmayan binalara benzetiyorum. Terk edilmiş yapılar gibi bu mikro siteler de olgunlaşamadan işlevini yitirmeye ve unutulmaya, kaybolmaya ve er geç yok olmaya mahkûm. Üretim anlamında her web sitesi benim için yeni nitelikler barındırsa da ziyaretçiler gözünde önemsiz teknik detaylar bunlar.

*

Bige Örer
İKSV Güncel Sanat Projeleri Direktörü

— İstanbul Bienali direktörlüğüne Uluslararası Bienaller Birliği’ndeki (IBA) göreviniz de eklenince bienaller bağlamındaki gözlemleriniz epey yoğunlaşmıştır. Ayrıca 2022 yılında Venedik Bienali’nin çağdaş sanata ayrılmış edisyonunda Türkiye Pavyonu için Füsun Onur’un Evvel Zaman İçinde… sergisinin küratörlüğünü üstlenmiştiniz. Sizin baktığınız açıdan Venedik Bienali mimarlık sergilerinin, bienaller dünyasında nasıl bir yeri var? Tasarım temelli bir büyük uluslararası sergi, benzeri boyuttaki sanat sergileriyle yarışabilir ölçüde söz/bilgi/deneyim imkânı üretebiliyor mu?

Bige: Venedik Bienali mimarlık sergileri, bu alanda düşünen, üreten, çalışan birçok kişinin merakla beklediği, alandaki güncel tartışmaları sergiler ve etrafındaki çeşitli programlara taşıyan bir platform. Bu sergileri elbette profesyonellerin yanı sıra sanat alanından birçok kişi ve geniş bir izleyici kitlesi de takip ediyor. Bir yandan mimarlık alanında sorular soran, bienalin kolektif ustalık ve zekâsını bu sorular üzerine beraber düşünmeye davet eden mimarlık bienalinin asıl amacı ise güncel toplumsal, kültürel ve teknolojik meselelere mimari çözümler önermek. Bu anlamda teorik ve pratik alanda yapılan çalışmaları buluşturma biçimiyle de farklılaşıyor. Mimarlık bienalinde akademik alandan katılım güçlü olmakla beraber farklı coğrafyalardan gelen yeni ve deneysel projelerle karşılaşmak da mümkün.

Venedik Bienali Uluslararası Sanat Sergisi’yle karşılaştırmak gerekirse, La Biennale di Venezia’nın düzenlediği bu büyük güncel sanat sergisi tabii ki çok daha köklü bir etkinlik. Sanat sergisi 1895 yılından beri düzenlenirken mimarlık bienalinin kırk üç yıllık bir geçmişi var. Venedik Mimarlık Bienali, hiçbir ticari kaygı taşımadan mimari ve tasarımın sosyal ve politik alandaki etkisi ve potansiyel dönüştürücü gücü etrafında diyalog zemini oluşturuyor. Sergilerin ortaya attığı söylemlerin, sunduğu deneyim imkânlarının ve bilgi/kültür üretimine katkılarının, hangi disiplinde düzenlendikleriyle doğrudan ilişkili olduğunu düşünmüyorum. Bunlar daha ziyade bu sergilerin teorik ve pratik olarak kurgulanması konusunda çalışan kişilerin tutkuyla, deneyimle, heyecanla bireysel ve kolektif olarak ortaya koydukları değerler olarak izleyicinin karşısına çıkıyor. Savaşlar, toplumsal adaletsizlikler, eşitsizlikler, ekolojik, siyasi ve toplumsal krizler karşısında aslında yetkin olduğumuz disiplin ne olursa olsun hep beraber düşünmeye, alternatif bir geleceği beraber hayal etmeye ve disiplinlerarası dayanışma kanallarını da çeşitlendirerek evrensel bir eyleme geçmemizin tam zamanı! Tasarım, mimarlık ve sanat sergilerinin birbiriyle ilişki kurması, bu alanlarda çalışan yaratıcı profesyonellerin birbirinden haberdar olması, birbirini dinlemesi ve izlemesi, kurulabilecek ortaklıklar açısından da çok değerli.

*

Selen Erkal
Sergi ve Proje Yöneticisi

— 2014 yılından beri Venedik Bienali Türkiye Pavyonu’nun prodüksiyon sorumluluğunu taşıyorsunuz. Venedik’te mimarlık eğitimi almış olmanız yaptığınız işi nasıl etkiliyor? “Mimarlığın Çuval Teorisi İçin Bir Manifesto” hakkında bir mimar olarak ne düşünüyorsunuz?

Selen: Venedik, belki de yaşamak için dünyadaki en özel şehirlerden biri. Kısa süre zaman geçirdiğinizde fark edilmeyen, kendine has özellikleri ve yaşam ritmi olan bir şehir. Yaşam şekline, sunduğu imkânlara ve güzelliğinin getirdiği zorluklara da adapte olmak gerekiyor. Yaşaması bile alışık olduğumuz şehir düzeninden farklı olan bu şehirde çalışmak, bir şeyler üretmek ve çokkatmanlı organizasyonlar yapmak da hayli zor. Daha doğrusu, ancak şehri tanıyorsanız ve olağandışı bu ritme hâkimseniz mümkün olabiliyor.

Venedik’te yaşadığım yaklaşık 5 senenin ardından, 2014 yılında Türkiye Pavyonu için sergi hazırlıkları için şehre geldiğimde hâlihazırda alışkın olduğum bir düzene geri dönmüştüm. Şehri tanımam ve sevmem, yaptığım işte bana en çok destek olan şeylerden biri.

2014 yılı aynı zamanda, Sale d’Armi binasının restorasyon sonrasında kullanılmaya başlandığı ilk yıldı. Dolayısıyla ben de Türkiye Pavyonu’nun kalıcı mekânındaki ilk sergisinden beri aynı mekânda gerçekleşen mimarlık ve sanat bienallerindeki projeleri takip ediyorum. Yıllar içinde her yeni sergi sayesinde mekânı daha fazla tanıma fırsatım ve her projenin kendine özgü özellikleri sayesinde aynı mekânı farklı bir şekilde deneyimleme fırsatım oluyor. Mekânla bu ilişkide tabii ki mimarlık eğitimimin de çok faydası olduğunu düşünüyorum.

Başından beri projeye ve manifestonun birçok kısmına kendimi çok yakın hissetmemde, aldığım eğitiminin yanı sıra aslında üniversitemin dersliklerinin bir fabrikadan, sıkça kullandığım kütüphanenin bir hangar yapısından, Türkiye Pavyonu’nun ise bir tersane yapısından dönüştürülerek işlev kazandırılmasının da etkili olduğu düşünüyorum. “Mimarlığın Çuval Teorisi İçin Bir Manifesto”, kalıplaşmış güzellik algısını değiştirerek, var olana farklı bir gözle bakmayı, elimizdekini ihtiyaca göre adapte etmeyi ve yararlı hâle getirmeyi, enerjimizi gerçekten ihtiyacımız olan için kullanmayı öneriyor. İtalya da var olanı koruyan, kullanılmayan mekânlara yeni işlevler kazandırarak hayatına devam etmesini sağlayan bir mimari pratiğe sahip. Manifestonun sonuca varmak yerine, yeni bakış açısı ve farklı yollar önermesi ve umut vaat etmesi ise benim için en önemli yanlarından biri.

*

Duygu Şengünler
İş Geliştirme ve Proje Yöneticisi

— Küratöryel ekip görece tek bir işe odaklanmışken, İKSV’de paralel pek çok proje geliştiriliyor. Venedik Bienali bu yoğunluk içinde öncelikli mi? Hayalet Hikâyeleri’nin açık çağrı da içeren araştırma temelli bir proje olması nasıl bir fark oluşturdu?

Duygu: İKSV yıl boyunca yurtiçinde düzenlediği etkinliklerle kapsamlı bir program sunuyor; aynı zamanda Türkiye’deki yaratıcı üretimlerin uluslararası alanda bilinirliğinin artması amacıyla çok çeşitli projeler üzerine çalışıyor. Venedik Bienali tüm dünyadan kültür, sanat ve mimarlık alanlarında çalışan profesyonelleri bir araya getiren çok önemli bir etkinlik ve Türkiye Pavyonu, Türkiye’deki sanatçıların, mimarların ve küratörlerin yeni üretimlerinin uluslararası bir platformda görünürlük kazanması için bir alan açıyor. Bu sebeple İKSV’nin yoğun programı içinde Venedik Bienali uluslararası sanat ve mimarlık sergileri hep öncelikli bir konuma sahip oldu.

Bu sene on sekizinci kez düzenlenen mimarlık bienalinde Sevince ve Oral’ın projesini sergilemek bizi çok heyecanlandırıyor. Bu heyecanımızın en temel sebeplerinden biri de projenin çok sesli, çok katılımcılı ve alternatif çözümleri daha geniş ortamlarda tartışmaya fırsat sunan bir metotla kurgulanmış olması. Terk edilmiş binaların hikâyelerini dinlemeyi ve anlamayı öneren proje güncel ve önemli bir soruna odaklanırken, sosyal medya üzerinden yapılan açık çağrıyla yalnızca mimari çevreden belirli grupları değil bu meseleye ilgi duyan herkesi projeye katkı sağlamaya davet etti. Türkiye’nin farklı şehirlerinden ulaşan dokuz yüzün üzerinde yapı fotoğrafı ve videoyla kolektif bir arşiv oluştu ve bu arşivden bazı yapılar sergide ve sergi kitabındaki seçkide yer aldı. Böylece bitmiş, tamamlanmış bir serginin izleyiciyle buluşmasının ötesinde izleyiciyi en başından itibaren araştırma sürecine, sergi oluşumuna dahil eden ve araştırmanın kolektif olarak belgelenmesini sağlayan bir proje ortaya çıktı.

*

Aslı Esra Kocamaz
Sergi ve Proje Asistanı

— Sergi ve proje asistanı, her projede bu projede olduğu kadar üretimin içinde yer alır mı; yoksa gerek ön hazırlık gerek enstalasyon sürecinde bu projeye has gereklilikler mi vardı? Siz de Torino’da mimarlık eğitimi aldınız. Venedik Bienali 18. Uluslararası Mimarlık Sergisi küratörü Lesley Lokko’nun kavramsal yaklaşımına Türkiye Pavyonu’nun yanıtını nasıl buluyorsunuz?

Aslı: Sanat alanında çalışmak, mimarlık alanı için çalışmaya kıyasla daha fazla esneklik gerektiriyor. Mimari bir projeye kıyasla sergi üretimi ve kurulumunda çalışmak tabii ki farklı ihtiyaçları beraberinde getiriyor. Mimarlık eğitimimin, özellikle de mimarlık bienali için kurduğumuz bu sergide, bana iyi bir temel sağladığına inanıyorum. Aynı şekilde İtalya’da bu eğitimi almış olmak dile, kültüre, çalışma disiplinine adapte olabilmemi kesinlikle daha kolay hâle getiriyor. Doğal olarak İtalya’da sipariş, üretim, nakliye ve kurulum Türkiye’dekinden farklı ilerliyor. Özellikle bir ada şehri olan Venedik’te malzeme tedarikinden nakliyeye her şeyin önceden titizlikle planlanması gerekiyor. Her projenin ihtiyacı değişkenlik gösteriyor, İstanbul’la kıyaslayacak olursak İstanbul’da eksik bir malzemenin aynı gün tedariki çok olası bir şeyken, Venedik’te eksik bir malzemenin sergi alanına gelmesi günler alabiliyor.

Lesley Lokko’nun bu seneki sergi için gösterdiği neşeli ve umutlu tavrı SO?’nun küratörlüğünü üstlendiği Türkiye Pavyonu’nda hissetmek hiç zor değil. Lokko’nun Afrika özelinde dikkatimizi çektiği hızla kentleşen ve kontrolsüzce büyüyen yaşam alanlarının dünya kaynaklarını nasıl tükettiği konusunu küratörlerimiz de Türkiye için yorumluyor. Ülkenin her şehrinden topladıkları materyallerle atıl kalmış yapılara hüzünlü bir dille değil, tam aksine iyimser ve umutlu bir açıdan yaklaşıyorlar. Onlar için bu yapı stoku dert olmaktan çıkarak potansiyel barındıran geleceğin konutları, okulları, hastaneleri oluyor. Sadece var olan sorunları arşivleyen değil, bu sorunlara çözüm üreten bir sergi kuruyoruz. SO? ekibi, yapı malzemesi onarımı için teknolojinin evrileceği, yapay zekanın renovasyon ve restorasyona daha çok dahil edileceği, müfredattaki keskin koruma anlayışının değişeceği bir geleceği bizim için görünür hâle getiriyor. Yani “Geleceğin Laboratuvarı”nı Türkiye Pavyonu’nda kuruyor.

*

Su Güzel
Stajyer

— Proje stajyeri olmanız nasıl gerçekleşti ve proje kapsamında hangi işlerden sorumlu oldunuz?

Su: İKSV ile yollarımız ilk olarak 17. İstanbul Bienali’nde sergi rehberi olmamla kesişti. Keyifli bir bienal sürecinin ardından bu kez Türkiye Pavyonu ekibine stajyer olarak dahil oldum. Süreç boyunca hem küratöryel ekiple iletişimde hem de prodüksiyon planlamalarında ekibe destek oldum. Aynı zamanda hayalet binaların projede kullanılan görsel ve videolarının telif izinleri sürecinde aktif olarak çalıştım.

*

Ayşe Bulutgil
İletişim Grubu Direktörü

Hayalet Hikâyeleri: Mimarlığın Çuval Teorisi’nin ilk basın toplantısı, projenin fikrinin de doğduğu havuzda –İstanbul Planlama Ajansı (İPA) Kampüsü’nde– yapıldı. İlk toplantıdan memnun musunuz? Mekân, basın toplantısının başarısını ne ölçüde etkiliyor?

Ayşe: Basın toplantıları, uzun bir hazırlık sürecinin ardından bir projenin herkesle paylaşıldığı önemli başlangıç noktaları. Kalabalık bir ekibin aylarca üzerine düşündüğü, tartıştığı, emek verdiği bir hikâyenin nihayet herkesle paylaşılmaya başladığı anlar bu toplantılarda yaşanıyor. Mekân seçimleri, tıpkı hikâyelerin olduğu gibi, basın toplantılarının başarılarını da etkileme potansiyeli taşıyor. Anlatılanlarla bağ kurabilen mekânlar katılımcıları etkiliyor, sunumu destekliyor ve hikâyenin yolculuğuna güç katıyor.

Bu anlamda, basın toplantısını yaptığımız, Sevince ve Oral’ın gerçek bir havuzu dönüştürerek yarattığı “Havuz”, projenin ruhunu ve hikâyesini güçlü bir şekilde yansıtan bir mekândı. Bir mekânın, ruhunu koruyarak nasıl farklı bir formatta yeniden hayat bulacağına dair çok güzel bir örnekti; projenin başlangıcını yapmak için de doğru bir mekân oldu.

Basın toplantısını yağmurlu bir nisan sabahı İPA’nın çam ağaçları içindeki Florya Kampüsü’nde yaptık. Kalabalık bir toplantıydı, hatta katılım, hava durumu da düşünüldüğünde, bizleri bile şaşırttı diyebilirim. Katılımcıların birçoğu Havuz’a ilk kez bu toplantı vesilesiyle gelmişti; hem mekânın kendisinden hem de arkasındaki hikâyeden çok etkilendiklerini gözlemleyebildik.

Katılımcılar mavi mozaiklerle çevrili bir havuzun içinde sergiye dair ayrıntıları dinlerken mekânın kendi özgün dönüşüm hikâyesi de anlatının tamamlayıcı bir parçası haline geldi. Mekân, katılımcıların dinleyici olmanın ötesine geçip serginin arkasındaki fikri birinci elden tecrübe etmesine de fırsat tanıdı. Hayalet Hikâyeleri: Mimarlığın Çuval Teorisi’ni burada dinlemenin hepimizi etkileyen, projeyle daha güçlü bir bağ kurmamızı sağlayan bir deneyim olduğunu düşünüyorum.

*

Elif Ekinci, Ayşegül Öneren, Talin Gidici, Gizem Güngör
Medya İlişkileri

— Uluslararası basınla ilişkilerde sanat veya mimarlık projelerinin iletişimi söz konusu olduğunda farklı bir strateji söz konusu oluyor mu? Bu projenin iletişimini kolaylaştıran bir özelliği mevcut mu?

Ayşegül: Venedik Bienali sanat ve mimarlık sergileri her yıl dünyanın dört bir yanından sanat, tasarım ve mimarlık basını ve profesyoneli tarafından büyük ilgiyle takip ediliyor. İKSV olarak bu kitleye Türkiye Pavyonu’nu en iyi şekilde anlatabilmek ve pavyonun radarlarına girmesini sağlayabilmek bizim için çok önemli. Bunun için küratörlerle yakından çalışıyor, iletişim stratejisini birlikte oluşturuyoruz. Projenin uluslararası basının en çok ilgisini çekebilecek yönlerini, yer alabileceği en uygun mecraları, ulaşılabilecek kontakları ve paylaşılabilecek malzemeleri belirleyerek iletişim planımızı hazırlıyoruz.

Hayalet Hikâyeleri: Mimarlığın Çuval Teorisi projesi, atıl binaları yıkmak veya kaderine terk etmek yerine nasıl dönüştürülebileceğini sorgulayarak Türkiye’de olduğu kadar dünyada da güncel ve önemli bir soruna odaklanıyor. Elbette Şubat ayında yaşadığımız depremlerin ardından projenin üstünde durduğu konu, araştırmaları ve önerileri ayrı bir anlam kazandı. Hayalet Hikâyeleri’nin ayrıntılarını paylaştığımız uluslararası basın mensupları, depremlerin ışığında Türkiye için kritik olan bu dönemde, kullanılmayan binaların yeniden hayata döndürülmesinin yollarını araştıran bu projeyi şimdiden merak ediyor. Sergiyi bizzat deneyimleyerek ve sergiye eşlik eden kitaptan okumalar yaparak projeyi çok daha anlamlı bulacaklarına inanıyoruz.

Projenin içerdiği açık çağrı ve Hayalet Hikâyeleri’ni oluşturanın Türkiye’nin terk edilmiş yapıları olması ulusal basın tarafından nasıl karşılandı? Venedik Bienali projelerinin yerelle bağının olması, ulusal basının projeyle ilişkisini etkiliyor mu?

Talin: Projeyi ilk duyurduğumuz günden bu yana, basın mensupları da kullanılmayan, atıl binalara dair farkındalıklarının arttığını ifade ediyor. Basın toplantısını yaptığımız İPA Havuz alanı da projenin çıkış noktasını net olarak ortaya koyduğu için çok anlamlı bulundu ve beğenildi. Elbette yaşanan depremlerin ağır bilançosu; mevcut yapılar, yıkmadan dönüştürme, yeniden kullanım gibi kavramları kamuoyunun gündemine taşıdı. Bu konu sadece mimarları değil kentlerde yaşayan herkesi çok yakından ilgilendiriyor. Yıkmadan, mevcudu dönüştürme, Türkiye için çok acil ve öncelikli bir konu, bu da ulusal basının projeye olan ilgisini artırıyor.

Hayalet Hikâyeleri: Mimarlığın Çuval Teorisi’nin iletişim planlaması yapılırken, serginin belgelenmesi ve yapılan belgelemenin arşiv değerinin olup olmayacağı ne kadar göz önünde bulunduruluyor?

Elif: Bugün farklı disiplinlerdeki kapsamlı çalışmalarıyla Türkiye’nin en uzun ömürlü kültür kurumu olan İKSV biraz da “arşiv” demek aslında. İKSV’nin arşivi, son elli yılda Türkiye’de kültür-sanat alanında olup bitenlere dair de ipuçları veren çok önemli bir kaynak. Bizler vakfın düzenlediği her etkinliğin iletişim planlamasını yaparken, etkinliklerin belgelenmesinin bu değerli arşive katkı sağlayacağı bilgisiyle hareket ediyoruz. Hayalet Hikâyeleri: Mimarlığın Çuval Teorisi’nin iletişimini de benzer şekilde planladık; bu projenin kayıtları da arşivimizin kıymetli parçalarından biri olacak.

*

Zeynep Pekgöz, Zeynep Karaman
Sponsorluk Programı

— Şubat ayında yaşadığımız depremlerin sponsorluk programına yansıması nasıl yaşandı?

Zeynep ve Zeynep: İKSV’nin girişimi ve 21 destekçinin katkılarıyla Arsenale’de 20 yıllığına kiralanan uzun süreli mekân vesilesiyle, Türkiye 2014’ten bu yana Venedik Mimarlık Bienali’ne katılıyor. Türkiye Pavyonu’nun kaynak ihtiyacı büyük olduğu için destek arayışlarımız erken başlıyor.

6 Şubat tarihinde yaşanan yıkıcı depremle birlikte sponsorlarımız her kurumun yaptığı gibi faaliyet alanlarında afet bölgesine öncelik verdi; ancak iletişim faaliyetlerini durdursalar da desteklerini geri çekmediler. Kültür sanat alanındaki sponsorluklarımız devam ederken, sanatın iyileştirici gücünün fark edilmesiyle bu alandaki katkıların önemli bir ihtiyaç olduğunu ayrıca gözlemledik.  

İKSV, Manifold, mimarlık, Oral Göktaş, sergi, Sevince Bayrak, SO?, tasarım, Venedik, Venedik Bienali, Venedik Mimarlık Bienali