fotoğraf: Manifold, Aralık 2021

Manifold İştirakçilerinden
Seçme Kitaplar

Manifold iştirakçilerine yönelttiğimiz yıl sonu sorumuz yine sadece kitaba ilişkin: “Geçtiğimiz yıl sizi en çok mutlu eden ya da size en çok şey veren kitap hangisi oldu?” İştirakçi sayımız çok artmış olduğu için, çok editörlü bu yeni dönemde her editörün kendi davetlilerinden gelen yanıtlarla listemizi oluşturduk. Liste ağırlıklı olarak yeni dönemde içeriklerini yayına hazırladığımız yazarlardan oluşsa da Manifold ve iştirakçilerinin çeşitliliğini yansıttığını düşünüyoruz.

***

Yıl boyunca teknik ve teorik olmak üzere yeni medyanın sosyokültürel alanda ne gibi bağlantılar oluşturduğuna dair türlü araştırmalar yaptım. Çeşitli medyaların aralarında kurdukları ilişkilere karşı beslediğim merak, beni Marshall McLuhan’ın akustik ve görsel uzay üzerine derlediği Gutenberg Galaksisi: Tipografik İnsanın Oluşumu’na kadar sürükledi. Gutenberg teknolojisinin beraberinde getirdiği okuryazarlığın oluşturmuş olduğu çoklu gerçeklikler dizisi üzerine bir araştırmaydı bu. Bu teknoloji belki de medyanın daha global ve uzamsal bir hâle bürünmesine sebebiyet veren ilk kıvılcımdı. Sözlü kültürün yerini alan görsel kültür ve ardından gelecek olan yeni medya teknolojilerine dair mutlaka okunması gereken bir kitap. [Ahmet Kerem Keçeli]

***

Orhan Pekdemir. Ankara Devlet Opera ve Balesi Binası Restorasyon Şantiye Günlüğü 2017-2021. Editör Müge Cengizkan, Oraybir Yayını, 2021, Ankara. ISBN 978-625-00-9738-0 (391 sayfa; 16,5 × 24 cm).

Bir koruma restorasyon müteahhidinin, yaptığı işteki titizliğini ve sürecin iyi sonucunu üçüncü şahıslarla paylaşmak için kendi kaynaklarıyla gerçekleştirdiği, nitelikli bir tarihe kayıt düşürme ve yapı tarihini aydınlatma katkısı olduğu için. [Ali Cengizkan]

***

Türkiye’de benim için 2021’in en dikkate değer girişiminin Gershom Scholem’in Sabetay Sevi’si (Alfa) olduğunu söyleyebilirim. Nihayet okura entegral bir çeviri sunan bu metin, sadece tarihsel bir kişiliğin veya Scholem gibi abidevi bir Kabalistin değil, bu tür kitapları var eden metodolojik bir kusursuzluğun da tümden görünürlük kazandığı ender çalışmalardan biri. [Ali Karabayram]

***

2021’in bence en esaslı kitabı, Yani Vlastos’un İstos Yayınları tarafından neşredilen Baba, Konuşabilir miyim? adlı özyaşam öyküsüydü. Kitabı, evlerde ikamete mecbur kılındığımız dönemde okudum. Bu, kendi ailemin tecrübesinden yola çıkarak kimlik, aidiyet, dil, yerlilik-muhacirlik gibi sorunlar üzerine düşündüğüm bir zamandı; zaten bu dönemde yazdığım ve Manifold’da yayımlanan dört metnim de bu sorunların etrafında dolaşıyordu. Vlastos’un kitabı o metinlerin çıkış noktalarından biriydi. Çoğu bana çok tanıdık gelen hikâyeleri, binlerce yıllık bir cemaatin dağılma sürecini aktarırken, her gün bir parçası eksilen ve kalan parçaları örselenen insanların yası incelikli bir şölene çevirme becerisini de teşhir ediyordu. Vlastos artık aramızda değil, ancak Atina’da Türkçe kaleme aldığı bu metin, bellek ile siyasetin arakesitindeki karanlık noktanın hiçbir zaman yeterince aydınlanamadığı bir toplum için daima yol gösterici olur diye düşünmek istiyorum. [Ali Kayaalp]

***

Friedrich Dürrenmatt, Yemin. Çeviren: Hale Kuntay, Cem Yayınevi, 1968 baskısı.

Daha ziyade tiyatro oyunlarıyla tanınan İsviçreli yazar Dürrenmatt, 1950’lerde felsefi polisiye romanlar da yazmıştır. 1951’de yayınlanan Şüphe’nin kazandığı başarı, onu tatmin etmekten ziyade, polisiye roman türünün genel kurgusunu ve parçaları birleştirip çözüme ilerleyen, bir adım öne geçerek kurduğu tuzaklarla suçluyu enseleyen, “kadir-i mutlak” dedektif karakterini sorgulamaya sevk eder. 1958’de yayımlanan Yemin adlı romanda, bahsi geçen bu yapıntıların altını oyacak bir denemeye girişir. Nitekim romanın alt başlığı da “Detektif Romanı İçin Bir Ağıt”tır. Bir çocuk cinayetinin zanlısına dair kendine has hipotezler kuran ve katile tuzaklar kurmak için elde avuçta ne varsa harcayan komiserimiz önce mesleğinden, sonra da toplumdan dışlanacak, yavaş yavaş bir meczup figürüne dönüşecektir. Yıllarca süren bekleyişe rağmen kurduğu tuzağa hiç kimse düşmez. Ama bu durum, o delice hipotezlerin, tutkulu bir sabırla bekleyişin ve kurulan tuzağın sahiden anlamsız ve işlevsiz olduğunu mu gösterir? Suçun çözümü için gerekli kavrayışın hayatın olağan akışıyla kesiştiği noktada karşımıza doğru ama sonuç vermeyen hipotezler kadar, yanlış ama sonuca götüren varsayımlar da çıkabilir. Dedektif romanını yapıbozuma uğratan bu romanı tesadüfen elime geçtiği 2021 yılında 63 yıllık bir gecikmeyle okuyabildim. [Aren Kurtgözü]

***

Bu yıl okuduğum kitaplar arasında özellikle betimlemeleriyle beni şaşırtan, zevk aldığım kitap Selçuk Altun’un Ayrılık Çeşmesi Sokağı isimli romanı oldu.

Selçuk Altun, Ayrılık Çeşmesi Sokağı (İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2020) s. 80:

“Bukalemun gibi sürekli renk değiştiren İstiklâl Caddesi’ne komşu küf kokan sokakları keşfederken oradaki insanların hayatı ciddiye almayan duruşlarına imrenirdim. Sakın gitme dedikleri için Tarlabaşı labirentine de indim. Polisin girmediği, adı güzel sokaklardaki herkes, gözümde en iyi figüran Oscar’ına layıktı. Belki de yüzümdeki hüznü görüp beni kendilerinden saydılar. Yıkılmak için gün sayan bir binanın giriş katındaki iğreti meyhanenin önünde durdum, içerden yaşama sevinci dolu bir ses kinayeli bir türkü çağırıyordu, ‘Lö berde, lö berde / Zülfün yüzüme perde / Devriyeler sardı da bizi / Meğerim kaderim böyle’ mısralarına dayanamayıp içeri girdim.” [Aslı Paköz]

***

A Little Life, Hanya Yanagihara.

New York gibi kapitalist bir şehirde yaşanan gizli “hayat mücadeleleri” hep ilgimi çekmiştir. Hanya Yanagihara’nın “Küçük Bir Hayat” kitabı da ağırlıklı olarak New York’ta geçiyor ve kurgu hayatların izi kırk yıldan fazla sürülüyor. Boston kolejinden mezun olan dört yakın sınıf arkadaşı, hayallerine ulaşabilmek için züğürt ancak bagajları duygusal travmalarıyla dolu bir hâlde New York’a taşınıyor. Hikâye bir aktör, bir avukat, bir mimar ve bir sanatçı olmak üzere dört arkadaşın hayatları etrafında dönüyor. Vahşi New York’ta hayatta kalmaya çalışan, savaşçı dört insan.

“Küçük Bir Hayat” (Türkçeye nedense Değersiz Bir Hayat olarak çevrilmiş ki bence bu kitaptaki hiçbir hayat değersiz olmamıştır!) hayatta karşılaştığımız en derin problemlerle uğraşırken, çocukluğumuzun aslında bizi nasıl etkilediği ve hayatlarımıza neden devam edip etmediğimizle ilgili soruları sordurtuyor. Bu soruları sorarken de biz okurlara işkence ediyor. Hangi yaşta okursanız okuyun bu kitaptan alacağınız dersler oluyor. Ben bitirdiğimde kendimi çok yaşlı hissetim, çünkü karakterlerin saf insanlığı ruhumu yaşlandırdı. Çok genç hissettim, çünkü kalan yıllarımın değerini bir kez daha anlamamı sağladı.

Kökleri Hawaii ve Kore’de olan bir kadın tarafından yazıldığını fark ettiğimde ise kitap benim için bir kez daha çekici oldu. Aynı zamanda New York Times’ın T dergisinin baş editörü olan Yanagihara, her sonbaharda “hırs ve ateizm” yüklü New York’a akın eden binlerce gencin mücadeleleriyle ilgilenen muhteşem bir yazar! Cinsel istismar, travma ve intihar gibi deneyimleriniz varsa bu kitabı okumanızı tavsiye etmeyebilirim. Ruh hâlinizi aşağıya çekip sizi tetikleyebilir! Bu sebeple karanlık ama “nedensiz” değil. Ancak ben bu karanlıkların içindeki güzelliği çok sevdim. Dramı her zaman mutlu sonlara tercih edenler için harika bir hayat bilgisi kitabı! [Atesh M. Gundogdu]

***

Paris Sıkıntısı, Charles Baudelaire. Beni “yeni” bir şiirle tanıştıran, sarhoş olmaya övgü. “Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz.” [Baran Çetin]

***

Küçük Irmaklar, Pascal Rabaté. Çizgi roman –benim için Küçük Irmaklar’a kadar– uzağından şöyle bir baktığım, pek de yaklaşamadığım, tanımadığım bir türdü. Fakat yılın son günlerinde beklenmedik bir çarpışma oldu ve bu hikâye, anlatısına kapılmanın ötesinde çizgi roman dünyasına dair bir merakı da içime saldı gitti. En az (başkarakteri) yaşlı Emile’in heyecanları kadar kırılgan olan Rabaté’nin romana özgü çizgilerinin biçimlendirdiği bu deneyimi kendi adıma yeni bir keşif hissiyle yaşadım. [Beril Sezen]

***

Thierry Smolderen’in yazdığı, Alexandre Clérisse’in çizdiği Diabolik Yaz adlı çizgi roman. Her panelinde farklı bir aroma olan kocaman bir çizgi dondurma. [Berk Özalp]

***

Ayşe Melda Üner, 19. Yüzyıl Türk Hikâye ve Romanında Zevk ve Eğlence Kadınları.

“Bir Meze İçin”, Dirilen İskelet, “Lan Tenis”, Salon Köşelerinde, Niçin Aldatırlarmış gibi onlarca şahane eseri keşfetmeme vesile olduğu için. Tüm sene boyunca ümitsizliğe kapıldığım anlarda 272. sayfadaki şu cümleyi hatırlayarak geleceğe dair hayallere daldım:

“Kadın erkek bütün İstanbul halkına bir zevk, bir sefahat cinneti geldi, herkes zevk delisi oldu.”

Bir gün gerçekleşmesi dileğiyle. [Bihter Sabanoğlu]

***

‘Emine’ Sevgi Özdamar, Hayat Bir Kervansaray, çev. Ayça Sabuncuoğlu, İstanbul: İletişim Yayınları, 2015.

Hayat Bir Kervansaray, mikro bir evren. Kartografik pratiklere yaratıcı bir eleştiri ve “ben”in eşlik ettiği bir araştırma aygıtı. Bir çeşit yer performansı; günlük yaşam ve onun gizli zenginliğiyle çokluğun içerisinden “bir” mekânsal deneyim sunuyor. Metin, kelimelerle inşa edilen “otobiyografik” bir mekân ve burada, temsili değil sahici bir zemin olarak, 1:1 ölçekli yere ben üzerinden, ben’e de yer üzerinden sorular sormaya aracılık ediyor. Nesnel, statik, pasif olan, kontrol edilebilen yerin evrensel, dondurulmuş bilgisine kuşkuyla yaklaşıyor, yaklaşmamı(zı) istiyor. Özdamar, yeri deneyimleyen, yeniden ve yeniden üreten öznelerden bir’i olarak yeri, yerin türlü karakterlerini, yerde kim olduğunu, yerde kendisiyle birlikte ne olduğunu merak ediyor. Bilgiyi, bir anlamda, konumlandırıyor. Böylece yer, bir şeye altlık oluşturmak üzere, sınırları keskinleştirilen, boyutları belirlenen, ölçeklendirilen, yaşamın silindiği, temizlenmiş bir arazi, bir boşluk olmuyor. Carol Burns’a referansla (hep) bir doluluk; bir varoluş zemini, yaşayan, hayli canlı. … “steril değil kirli”.

Bu kitap okurken bana iyi geldi ve bir şey iyi geliyorsa, onunla olan karşılaşmam genelde şenliklidir, mutludur. Onu benimle, yerde farklı olma hâllerini, “mekânsal deneyimi ve bizzat kendi bireyselliğini ‘kentsel analizi’ ters köşe etmek” üzere benimseyen sevgili Gülşah (Aykaç) tanıştırdı. Hayat Bir Kervansaray, şimdi başkasıyla karşılaşmanın bir imkânı olarak elimde; Gülşah’la 2022’den itibaren sürdürebildiğimiz kadar sürdürmek istediğimiz çapraz okumaların ise ilk kitaplarından biri. Mutlu, bol tartışmalı ve zihnimde sorularla yeni patikalar açılıyor. Farklı “bir”leri çoklaştırmak, sonunu bilmemek ve birlikte yaşayıp büyümek üzere bir deneme. [Bilge Bal]

***

2021’de okuduğum en keyifli kitabı değil de tuhaf ve rahatsız edici bulduğum bir kitabı paylaşmak istiyorum: Umberto Eco, Foucault Sarkacı. Komplo teorilerine eğilimi olanları bu yapıttan uzak tutmak gerekir. Zira bir kurgu da olsa, anlatıyı gerçeklere dayanan maddi, tarihsel verilerle temellendirmesi, sürükleyici ve heyecanlı bir hikâyeyle sunması şahsen zihnimi bulandırdı. Her olayı Masonlara bağlayanların bu kitabı referans gösterme tehlikesine de ayrıca dikkat çekmek istiyorum. Ortaçağ dünyasına ve hatta evrenin ilk oluşuna kadar giden bir simya, büyücülük ve gizlicilik tarihyazımı. Bir tür “tersine Sofie’nin Dünyası” okuduğumu söylesem herhalde abartmış olmam.

Üç yayınevi çalışanının yüzlerce yıllık bir geçmişe sahip gizli bir tarikatın süregiden varlığını ispata çalışmasını görüyoruz romanda. Yapıt isabetli bir şekilde göstergebilimsel roman olarak tarif ediliyor. İçrek, gizlici ve kökenini varlığın ilk oluşuna dayandıran bir grubun tarihi, varlığını şifrelemeye borçludur doğal olarak. Metin boyunca bu semboller keşmekeşinden, imgeler orjisinden başınız dönebilir. Yine de Casaubon’un çıkmazına cesaretle atılmasına, Belbo’nun hatıralarına, Diotallevi’nin akıl yürütmelerine zevkle dahil oluyorsunuz. [Burak Can Baknali]

***

Nick Mansfield, Subjectivity: Theories of the Self from Freud to Haraway.

Nick Mansfield öznellik kavramını tarihsel olarak, aydınlanma çağından 21. yüzyıla değin, beşeriyetin birçok alanından ele alınmış şekilde okura sunuyor. Felsefe, psikoloji, bilim, toplumsal cinsiyet, politika, sanat ve spor alanlarında “öznelliğin”, “kendiliğin” tanımlarını ararken bir yandan da bireyin meydana geldiği –ya da “getirdiği”– hilkat, bilinç ve bedeni bu alanların süzgecinden geçiriyor. Okura kendi hayatıyla birebir bağdaştırabileceği yerlerden sorular sordurma potansiyelini barındıran bu kitap, okur onu zihninden uzaklaştırdığı vakit bile, bizatihi, kendi yaşamıyla bağdaştıracağı sorular sordurtmaya devam ediyor. [Burak Öztürk]

***

Sarı Duvar Kâğıdı, Charlotte Perkins Gilman, İthaki Yayınları, Çev: Sevda Deniz Karali.

Bu kitabı, ama özellikle de kitaba adını veren öyküyü neden önemsediğimi çeşitli gerekçeler üzerinden uzun uzadıya anlatabilirim. Bunu yapmayacağım. Sarı Duvar Kâğıdı’nın, sevgi adı altında “sevdiğini” örselemeyi, birinin iyiliğini gözetme kisvesi altında o kişinin özgürlükleri ve çeşitli yaşam pratikleriyle arasına girmeyi şiar edinen yerleşik/geleneksel ilişki biçimlerini ifşa eden tarafı çok güçlü mesela. Fakat burada işaret etmek istediğim başka bir nokta var.

Gilman, “Sarı Duvar Kâğıdı’nı Neden Yazdım?” başlıklı yazısında, öyküsü ilk olarak 1891 yılında New England Magazine’de yayımlandığında Bostonlı bir doktorun, kaleme aldığı bir eleştirisinde “okuyan herkesi delirtebileceğinden böyle bir öykünün yazılmaması gerektiğini” öne sürdüğünden, Kansaslı bir doktorunsa söz konusu öyküyü “gördüğü en iyi delilik başlangıcı tanımı” olarak nitelediğinden söz eder ve bu yazısında, öyküyü yazmasına giden şahsi hikâyesini paylaşır. Buna göre Gilman, yıllar süren bir sinir bozukluğunun akabinde tanınmış bir sinir hastalıkları uzmanıyla görüşür ve uzman tarafından kendisine yatak istirahatinin yanı sıra “olabildiğince uzak bir yerde olabildiğince sıradan bir ev hayatı yaşaması”, “günde en fazla iki saatini fikirsel eylemlerle geçirmesi” ve “bir daha asla kaleme ya da fırçaya sarılmaması” salık verilir. Gilman üç ay bu öğütlere uyduktan sonra ciddi bir zihinsel yıkımla karşı karşıya geldiğini ve ancak bir arkadaşının tavsiyesi üzerine uzmanın öğütlerinden uzaklaşıp yeniden çalışmaya döndüğünde gücünü geri kazanmaya başladığını anlatır. Yine öyküsünün ilerleyen zamanda psikiyatristlerce de önemsendiğinden ve başka bir kadını “benzer bir sondan” kurtararak, kadının iyileşmesinde rol oynadığından bahseder.

Başa dönecek olursam, Gilman bir öykünün, okunmak şöyle dursun “yazılmaması” gerektiğine hükmeden hekimlerin, bir kadınla intelekti arasına cinsiyetçi duvarlar ören asabiyecilerin dünyasına karşı, “yokluğunda insanı bir yoksula, bir parazite dönüştüren çalışmaya” döner. Doktor reçeteli bir zihinsel yıkım yerine, yazarken/yazarak iyileşen ve iyileştiren Gilman’ı tam da böyle bir öykünün yazılması ve okunmasındaki gerekliliği gösterdiği için önemli buluyorum ki bence bu bile bu öykü –ve kitap– ile tanışmayı başlı başına kıymetli bir deneyime dönüştürüyor. Neticede, Gilman’ın da belirttiği üzere “Bu öykü insanları delirtsin diye değil, delirmekten kurtarsın diye yazıldı ve işe yaradı da.” [Damla Karadeniz]

***

Boris Groys’un Yeni Üzerine: Geçmişle Gelecek Arasında Kültürel Ekonomi adlı kitabı, gündelik yaşamımızda yeni bir şeyleri ya da bir şeylerin yenisini neredeyse istemsizce düşünürken artık “yeni” üzerine de düşünme vaktinin geldiğini fark etmemi sağladı ve bu yıl kültürel anlamda benim sıfır noktamı belirledi. [Davut Yücel]

***

The Anatomy of the Architectural Book. André Tavares'in post-doc çalışmasının kitaba dönüşmüş hâli. Yüksek lisans tezimi teslim ettiğim ve sonrasında üzerine düşünmeye devam ettiğim dönemde, didiklediği konular ve çıktılarını ortaya koyuş biçimiyle benim için 2021’de de en esaslı kitap olma hâlini sürdürdü. [Dilara Sezgin]

***

En mutlu eden kitap... Mutluluk üzerine düşünürdü öncelikle; beni en mutlu eden veya en çok şey katan kitap ne diye düşünmeden önce. Bugüne kadar başta kendim olmak üzere herkesle sürekli çatıştım. Mutluluğun ne olduğuna dair düşüncelerde savrulurken zihnim, mutluluğun benim için dinginlik olabileceğini anımsadım. Kabul etmenin, kabul edilmenin ve kabul edebilmenin verdiği rahatlık benim için mutluluk; olduğun gibi olabilme hâlindeki çabasızlık ve dinginlik... Bu sene bana kendimi en mutlu –yani dingin ve kabul görmüş– hissettiren kitap, herkesin, her gün ve günün her saatinde aynı duygu durumu ve verimlilikte olamayacağını, tüm bu iniş çıkışların ve potansiyel farkların, farklılıkların –normal ya da anormal olarak sınıflandırılmadan yalnızca– var olduğunu yaprak üzerinden bir metaforla anlatan bir çocuk kitabı oldu:

Siamo foglie che volteggiano e giocano, cadono e si rialzano. In questa girandola emotiva tutti abbiamo però bisogno di un ramo, di un posto, cioè, in cui essere accolti e amati. [Bizler savrulan ve dans eden, düşen ve kalkan yapraklarız. Bu duygusal girdapta hepimizin –yine de– kabul görülüp (hoş karşılanıp) sevileceği bir yere, bir dala ihtiyacı var.]1

Io Sono Foglia [Ben Yaprağım], İtalyan çizer Marianna Balducci’nin fikir olarak ortaya attığı ve illüstrasyonlarını yaptığı, İtalyan yazar Angelo Mozzillo’nun kalemiyle kelimelere dökülen, yarı fotoğraf, yarı illüstrasyon ve az miktarda şiirsel metin içeren, okurken yumuşacık ve sarıp sarmalanmış hissettiren Andersen2 ve Süper Andersen Gualtiero Schiaffino3 ödüllü (2021) bir çocuk kitabı. [Ecenur Yeşildağ]

1. Çeviri: Ecenur Yeşildağ
2. Il Premio Andersen [Andersen Ödülü]: Andersen dergisi tarafından yılın en iyi çocuk kitaplarına, yazarlarına, çizerlerine ve yayıncılarına verilen en prestijli İtalyan ödülüdür.
3. Super Premio Andersen Gualtiero Schiaffino [Süper Andersen Gualtiero Schiaffino]: Andersen dergisinin ve ödülünün kurucusu Gualtiero Schiaffino’nun anısına adanmış bir ödül.

***

İçine çekildiğimiz, her gün daha da büyüyen bu görüntü, kelime ve bilgi kalabalığında, beni sarsacak, düşüncelerimi netleştirecek veya bütünüyle sorgulatacak metinleri kendime sunmayı borç görüyorum. 2021’in en iyisi, bir oturuşta bitirdiğim Fernanda Melchor’un Hurricane Season’ıydı. Melchor, okurun üstünden kasırga gibi geçerken şiddetin olağan, hatta banal bir olguya dönüştüğü Meksika kasabasındaki yaşlı cadının hikâyesini tüm figüranlarıyla, nokta bilmeyen, paragrafa ayrılamayan, dizginlenemeyen cümleleriyle, dört nala anlatıyor. [Elmira Zenger]

***

Ballard’ın öyküyü “kurgunun hazine sandığındaki bozuk paralar” olarak tanımlaması akıldan çıkacak gibi değil; ne var ki o bozukluğu döken bir ruh simyacısıysa, derme çatma kukla tiyatrolarının koca bir evrene dönüştüğünü de biliyorum, her okur gibi. Dolayısıyla, 2021’in benim açımdan en etkileyici yapıtını tek bir öykü sayacağım: Kafka’nın “Yuva”sı. Hayali korkular ile güvenlik hayalinin iç içe geçtiği o varsayımlar girdabına neredeyse on yılın ardından döndüğüm için, onu yepyeni bir keşif sayıyorum üstelik. [Emre Ağanoğlu]

***

Bazı kitaplar dinlenmek için okunur, Ortalamanın Sonu da benim için böyle bir kitap oldu. Todd Rose, bizi biz yapan nitelikleri genel –toplumsal– ortalamayla kıyaslamanın varlığımıza ilişkin sağlıklı bir portre çizemeyeceğini, çünkü ortalama diye bir öznellik biçiminin olamayacağını savunuyor. Bu hipotezini çeşitli araştırma sonuçlarıyla destekliyor ve ortalama için tasarlanan her şeyin neden ölü doğduğunu açıkça gösteriyor.

“Ortalama pilot diye bir şey yoktu. Kokpiti ortalama pilota uyacak şekilde tasarladıysanız, aslında hiç kimseye uymayan bir kokpit tasarlamışsınız demektir.”

[Emre Demirtaş]

***

Karen Blixen, Afrika Çiftliği [Den Afrikanske Farm], Türkçesi: Sadi Tekelioğlu, Everest Yayınları, 2020.

20. yüzyıl başında Britanya sömürgesi Kenya’da Danimarkalı bir yerleşimci çiftçi olarak tam on yedi yıl yaşayan Karen Blixen yanlış zamanda yanlış yerdeydi belki de. Şüphesiz, yabancı bir memlekette kendine yeni bir hayat kurarken sömürgeciliğin Avrupalı yerleşimcilere sunduğu ayrıcalıklardan istifade ediyordu. Ama yazarlığı yalnızca müdahil olduğu bu adaletsiz düzene indirgenemez. Blixen’ın bağımsız bir kadın olarak Afrika’da geçirdiği yıllarını anlattığı Afrika Çiftliği aktardığı pitoresk manzaralar, yer verdiği sıradışı karakterler nedeniyle her zaman çok sevilen bir anlatı oldu. Kitapta beni en çok etkileyen pasajlar ise Blixen’ın Afrika’nın insanı ve doğasını anlatırken sarf ettiği özenli dikkat, şefkatli anlama çabası. Anlattığı her karakterin haysiyetini teslim eden bir yazar Blixen. Dahası gösterdiği özen ve şefkat insanlarla sınırlı değil. Kitapta özellikle evine aldığı antilop yavrusu Lullu’yu anlattığı bölüm, insan olmayan bir varlığı konu etmesi bakımından yazıldığı dönemin ötesinde bir portre çalışması. [Emre Gönlügür]

***

Georges Bataille’ın Lanetli Pay’ı. Korlaşmış olan sağduyumun son parçalarının üstüne yanmakta olan bir paçavra atan kitap. [Emre Levent Biyik]

***

Dev araştırma. Dev emek. Dev kitap: GMK 40+. Editör: Eda Sezgin, araştırma ve yayıma hazırlık: Eda Sezgin, tasarım: Umut Südüak. Yayımlayan: Grafik Tasarımcılar Meslek Kuruluşu, 2021. [Esen Karol]

***

Haruki Murakami, What I Talk About When I Talk About Running. Genel anlamda 2021 yılına dair tek önemli notum koşuya başlamam. En yakın arkadaşımın koştuğunu öğrenmiştim laf arasında ve o an onu tekrar tanıyormuşum gibi hissetmiştim. Karakteriyle bağdaştırdım bunu, sanırım ne demek istediğimi kendim de sonradan anladım. Tamamen onun etkisiyle (aklından kalbine sevdiğim bir insan koşuyormuş, herhalde iyi bir şeydir, ben de yapayım niyetiyle) koşmaya başladım. Ama önce koşu kitapları okudum. En sevdiğim ise bu kitaptı. Türkçe çevirisi bulunsa da adındaki oyunu korumak istedim. (Ki Tanıl Bora eski bir köşe yazısında çok güzel söylemiş: Koşmaktan Söz Ettiğimde Sözünü Ettiklerim.) Kitapta Haruki Murakami’nin antreman notları var ama yazar teknik bilgilerden ziyade mental durumuna, neden koştuğuna, koştuğu yerlere, hareket etmenin yazı yazmakla bağına... hayata odaklanmış. Koşarken aklınızdan geçen şeyler düşünme biçiminizi uzun vadede değiştirir, diyor aslında. Tabii, 2022 yılındaki hedefim eylemin düşünceden önce gelmesi gerektiğini öğrenebilmek. Umarım bu konu hakkında da bir şeyler okumaya kalkışmam. [Ezgi Alkan]

***

2020’de okuduğum en esaslı kitap yıllardır adını bildiğim, fakat nedense “Amerikan banliyösünde eş değiştirme romanı” diye geçmiş gitmiş bir janra ait saydığım için bir türlü elime almadığım, oysa dünyayı ince ince tasvir edişini çok beğendiğim John Updike’ın Couples [Çiftler] romanı oldu. Sonunda, bir eskicide tişört, blucin pantolon falan ararken kenarda duran kitap yığını içinde hırpalanmış bir Penguin baskısını bulunca aldım. Couples, 1960’larda Boston civarına taşınmış bir grup –bugün beyaz yakalı tabir ettiğimiz– çiftin hayallerini, beklentilerini, hayatta hedeflediklerini ele alırken, günümüz dünyasının temellerini atan insanların hayal kırıklıklarını, aymazlıklarını ve bunların cinsel iştah ve benzeri “doyamamak üzerine kurulu teknolojiler” (diyeceğim) açısından ne demek olduğunu anlamaya çalışıyor. “Çift olma” ve “çiftleşme” ihtiyaçlarını birbirine paralel olarak okuduğu için de sonuçta sadece basit bir dönem sosyolojisi romanı değil, geniş ölçekte “hayatta kalma arzusu” ile “ölüm” arasındaki gelgitle ilgili oluyor. [Fatih Özgüven]

***

Frank Herbert - Dune Sapkınları.

Dune serisini ilk kez okuduğumda serinin son iki kitabı daha Türkçeye çevrilmemişti. Sinema filmi de çıkacağı için seriye baştan başlayıp bu kitapları da bitirdim. Sapkınlar, öncelikle kadın karakterlerin gücü ve öyküye eklenen yeni karakterleriyle çok taze ve canlı geldi. Frank Herbert’ın sıkı politik ve felsefi dili de serideki en güçlü hâliyle kullanılmış. Üstelik aksiyon dozu yüksek ve bir dakika bile canınızı sıkmadan sürüklenip giden bir kitaptı. [Fırat Kaya]

***

Bu sene İstanbul’daki kütüphanemden uzaktayım. Bunun için her yere götürebileceğim minnacık bir kitap: The Gashlycrumb Diaries, Edward Gorey. 1963 senesinden. Resimli. Her sayfada bir harf, bir cümle, bir çizim. Tek cümlede kahkaha sebebi. Çocukluğun yapmacık naifliğine kinayeli sonlar. Ebeveynliğin aşırı korumacı paranoyalarına karşı bir başkaldırı. Edgar Allan Poe-esk bir karanlık. Bir kitap nasıl bu kadar karanlık iken böyle hafifletici olabilir? Ölümle, gariplikle, saçmalıkla baş etme rehberi. 2021’e daha çok yakışamazdı. Sibel Bozdoğan’ın kütüphanesinden, hediye. [Gökçen Erkılıç]

***

bell hooks’un All About Love, New Visions kitabını 2021 yılının ilk aylarından beri sürekli olarak okuyorum. bell hooks biz insan oluşların birbirini hızla tüketen, yakınlık ve özen barındırmayan ilişkilerinin önüne “Aşk nedir?” sorusunu cesaretle koyuyor; bir başkasıyla yakınlık kurmaktan ve başkasını sevmekten korkmanın, sevmeye karşı içselleştirilmiş umutsuzluğun kolektif ve bireysel katmanlarını aralıyor. Kitabı parça parça ve tekrarlayarak her okuyuşumda beni çok zarifçe ters köşe ediyor ve o köşede daha güçlü, kendime ve başkalarına daha yakın ve daha çok yuvamda hissediyorum. bell hooks’un artık yeni bir metin yazamayacağı yeni bir yıla giriyoruz. Ama bize kendimizi bu dünyada bir an olsun yuvamızda hissettiren yazarlar sonsuzlar ve iyi ki varlar… [Gülşah Aykaç]

***

Hüseyin Cahit Yalçın’ın Hayâl İçinde romanı 1898 yılında Servet-i Fünun sayfalarında tefrika edilir. Ben, sonradan basılmış kitap versiyonundan (Hitabevi Yayınları, 2020) okudum. Birçok Servet-i Fünun romanı gibi kafasında kurduğu bir aşkın peşinde koşan bir genç erkeği konu alan roman, İstanbul’u adeta bir hayaller şehrine dönüştürür. Tepebaşı bahçesinde bir biradan diğer biraya uzun uzadıya bekleyişlerle dolu romanın Büyükada’da geçen bir bölümü var ki yakıcı sıcak altında beş parasız kalmış baş karakterimizle birlikte adanın orasında burasında dolaşır buluruz kendimizi. Hayallere kapılarak sürünmenin en güzel anlatımlarından birini okuduğum bu satırlarda iliklerime kadar toz, toprak ve güneş yanığını hissettim. Sadece bu bölüm için bile 2021’de beni en etkileyen kitap için tercihimi Hayal İçinde’den yana kullanıyorum. [Gürbey Hiz]

***

Bu yıl müzik ve müzik endüstrisi üzerine çok güzel kitaplar okudum ama yılın son çeyreğinde yayımlanan biri çeşitli açılardan beni çok mutlu etti doğrusu. Türkiye’de Bağımsız Müzik “Başlangıç” isimli bir kitap bu. Yazarı İstanbul alternatif müzik çevrelerinde iyi tanınan ve sevdiğimiz bir isim, Tayfun Polat. Kendisi uzun yıllar Kadıköy’ün sevilen mekânı Karga’nın müzik direktörlüğünü yaptı, aynı zamanda Açık Radyo’da uzun süre devam eden Yerli programın yapımcısı idi. Polat, iki bölümlü bu kitabında önce neredeyse akademik bir hassasiyetle bağımsız müzik kavramını inceliyor ve sonra da Türkiye’de 1970’ler ve sonrasında bağımsız müziğin gelişimini anlatıyor. Kitabın ilk hoşuma giden yönü, “bağımsız müzik” kavramını altını üstüne getirerek, çeşitli sosyoloji kuramlarını da işin içine katarak incelemiş ve bunu da akıcı bir dille yapabilmiş olması; bunu daha önce Türkçe ve özgün bir anlatıyla yapan pek olmamıştı. İkinci bölümde, işin Türkiye’deki tarihini anlatırken ise kendi kişisel macerasından hikâyeleri de araya dahil etmiş, bu da ayrı bir güzellik katıyor metne. Hem derinlikli, detaylı hem de değişik hikâyelerle dolu, keyifli bir inceleme kısaca. Bu arada, kitabı son dönemde müzik kitapları konusunda çok güzel işlere imza atan Kara Plak Yayınları bastı, onlara da ayrıca bir teşekkür! [Harun İzer]

***

Gene Youngblood’ın Expanded Cinema’sı. Sinemayı her türlü niteliğin, içeriksel ve biçimsel her türlü konvansiyonun ötesinde düşünmemi sağladığı, sinemaya dair her türlü tanıma, sinemanın neliğine ve nasıllığına dair her türlü yargıya kuşkuyla yaklaşmamı imkânlı kıldığı için. [Hasan Cem Çal]

***

Robert Graves’in Ak Tanrıça’sı. Kabalcı Yayınları bu kitabı ilk defa 2015’te basmış. Ben geçtiğimiz ekim ayında, Kadıköy Rıhtım’da yeni açılan İBB kitapçısından almıştım. Robert Graves, akademik tavrın ağırlığından sıyrılıp şair kimliğiyle İngiliz dili üzerine söz söylemeyi hak görmüş bir şair. Graves’in bu çalışmasını zamanında hiçbir yayınevi yayımlamaya yanaşmazken, T.S. Elliot bizzat yardımcı olmuş ve kitap yayımlanmış. Ak Tanrıça, bir yandan Batı’nın teogonik dramasında üzeri örtülmüş olan kadın imgesini hatırlatırken, bir yandan sonsuz mitlerden oluşan Grek-Kelt şiirindeki dişil müzleri belirginleştiriyor. Alanında eşine az rastlanır kitaplardan. Benim için yılın en önemli kitaplarından biriydi. [Hasan Çobanoğlu

***

Hikâyesi gereği çok mutlu etmeyen ve hatta hüzünlendiren ama buluştuğum için mutlu olduğum bir kitap. Şeker Portakalı, José Mauro de Vasconcelos. Herkesin mutlaka okuduğu, adı hep duyulan kitapları daha önce okumasak bile okumuşuz gibi hissederiz ya da günün birinde mutlaka okuyacağımızdan emin oluruz. Şeker Portakalı öyle bir kitaptı benim için ve bu sene bana hediye edilmesiyle nihayet okuyabildim. Kitabı okurken, yıllardır Zeze’yi arıyormuşum da burada bulmuşum gibi hissettim. Bu aradığını bulma hissi ve Zeze’nin hüzünlü hikâyesi beni etkiledi sanıyorum. [Hilye Melis Erdoğan]

***

2021 yılının kitabı benim için: Lâle Müldür & Ahmet Güntan, Voyıcır 2 (Şiirler 1987-1989). Hiç ummadığım bir gecede, önce büyükçe bir masanın etrafında, sonra kadife bordo koltuklarda otururken girdi bu kelimeler, cümleler kanıma. Sayfaları karıştıran ellerin sahipleri, şiirleri kulağıma fısıldadı. Gece bitip de herkes inine ve yatağına çekildiğinde “bu ince uydunun yolculuğuna” ben de katıldım ister istemez. Seneler öncesine, hayal meyal hatırladığım bir dünyaya beni ellerimden ve kalbimden çekerek götürdü okuduklarım. Çiftehavuzlar sahilde, kış güneşi Marmara’ya kendini usulca bırakırken, ortalık ateş gibi olmuştu bir Ocak günü. O gün de yanımdaydı. O gün bugündür hep yanımda. [İnanç Ozan Zaimoğlu]

***

Sedef Ecer’in Fransızca yazdığı Trésor National adlı romanı, JC Lattès’den çıkması ve gördüğü ilgiyle birlikte en sevindiğim yeni kitap yayını oldu. Gönderi aksaklıklarının yaşandığı bir dönemde kısa zamanda elime geçmesi de cabasıydı. Okudukça da tamamen ikinci şahsa anlatı tarzında yazılmış olmasından dolayı, yazarın kendini sıkıştırarak kurguya açtığı yaratıcı yazarlık alanı beni mest etti. [İzzeddin Çalışlar]

***

Sevgili Laurie, Sevgili Gülşah - A. Laurie Palmer, Gülşah Mursaloğlu.

Sevgili Laurie, Sevgili Gülşah, bu sene tasarlama şansına da sahip olduğum, okumaktan çok keyif aldığım bir yayın ve mektuplardan oluşuyor. Açık sırt, iplik dikiş tabii, ben ona “afişini ceket olarak giyen kitap” diyorum. Ceketi tuhaf bir biçimde sekize (sanırım sekizdi) katlanıyor, üretilirken umarım herkes benden nefret etmemiştir. SAHA Derneği ve Ayşe Umur’un da desteğiyle hayata geçen bu kitap projesi ikili iletişimin bana göre çok etkileyici bir hâlini içeriyor: Bu mektuplar hiç öyle elini taşın altına koymaktan çekinen mektuplar değiller. Tanıtım metninden: Sevgili Laurie, Sevgili Gülşah, Nisan – Eylül 2020 tarihleri arasında iki sanatçının, A. Laurie Palmer ve Gülşah Mursaloğlu’nun farklı coğrafyalardan mektuplaşmalarını bir kitapta bir araya getiriyor. Küresel bir pandemiye, ırkçılık karşıtı protestolara, güç figürlerinin ve anıtların düşüşüne ve iki kıtada yangınlara tanıklık eden bu devinimli zaman diliminde hem şimdiyi kat ediyor hem de iki sanatçının pratiklerine ve uzun dönemli çalışmalarına odaklanıyor. [Kibele Yarman]

***

Off-Modern Mimarlık, Svetlana Boym. Kimi bakışlar var ki bu dünyada gezindiklerini bilmek dahi kuvvet oluyor. Boym’unki de öyle bir bakış. Off-Modern Mimarlık’sa küçük bir metne sığdırdığı onca cömertlik, en çok da eşikler(e) ve kıyı köşede/ye dolanmakla, uyumsuzluklara ihtimamla kazanılan bir dünyaya açıklık becerisini bizimle paylaştığı için. [Merve Şen]

***

Bilim ile hayat arasındaki ilişkinin kitapta yazdığı gibi kaba teori-pratik ayrımıyla açıklanamayacağını, sosyal bilimlerin çetrefilli bir zanaat olduğunu itiraf ederken Claude Lévi-Strauss’un Tristes Tropiques’i, bir sosyal bilimcinin anılarının ötesine geçip sahaya çıkma korkuma/merakıma/heyecanıma ortak oldu veya beni Atlantik’in öteki yakasına götürdü, bilemiyorum. [Mete Akbaba]

***

Hüseyin Kıran’ın Madde Kara adlı kitabını ilk kez 2018 yazında okudum, o zamandan beri bazı buhran anlarında raftan çekip ya bir iki şiir okurum içinden ya da kitabın tamamını, bu yıl da öyle oldu. Karamsarlığın gerçekçilik, umudun ise en kibar tabirle saflık hâline geldiğini düşünenlerin manifestosudur bence Madde Kara. Ne beni mutlu etti bu kitap, ne de başka birini mutlu edebilir; ama harekete geçmedikten sonra umudun sadece hayalden ibaret olduğunu, bir de insanın her halükârda tek başına olduğunu tekrar tekrar anlatabilir. Diyalektik, tek başınalık, belki biraz da ukalalık. [Murat Can Kabagöz]

***

A Search for Meaning: The Story of Rex [Anlam Arayışı: Rex’in Hikâyesi], Kanadalı sanatçı Michel Gagné’nin basımını da kendisinin üstlendiği ilk resimli kitabı. Bu sene kitabı arkadaşım Sofia’yla yeniden okurken neredeyse 30 sayfalık hikâyenin çoğunda farklı bir hikâye uydurup geçerek daha da bir eğlendim. Kitap karanlıktan, göktaşlarından, canavarlardan bahsediyor, çıldırmaktan korkmadan aramaya devam eden Rex isimli ufak bir tilkinin hikâyesini anlatıyor. Rex çıldırıp karanlığa düşmekten iki kez kurtuluyor ve hikâyenin sonunda aradığı şeyin ömür boyu süren bir yolculuk olduğunu anlıyor. Kitabın yaş sınırlamasından emin değilim ama tilki bayağı sevimli. [Naime Taşdemir]

***

Yıllardır olmazsa olmazım ve –belli aralıklarla tekrar tekrar okuduğumdan– 2021 kitaplarım içinde de anabileceğim eşlikçim, Rainer Maria Rilke’den Malte Laurids Brigge’nin Notları. İlk kez ne zaman okuduğumu anımsamıyorum; hangi ihtiyaçla, nasıl bir motivasyonla raftaki diğer kitaplar arasından seçip aldığımı da. Bildiğim şu: O hatırlamadığım ana ve arkasındaki bulanık hikâyeye müteşekkirim.
Çeviri Behçet Necatigil’in. “Çeviri” derken duraksıyorum, bir dilden bir başka dile, bir çevirmen eliyle aktarılmış olduğuna inanmak zor zira. Öyle su gibi, bir an tökezlemeden akıyor metin.
Kitabın ya da bendeki duygusunun ayrıntılarını anlatıp da Rilke (ve Necatigil) ile müstakbel okurun arasına girmek istemiyorum. Öte yandan bir kısacık okumalık paylaşmaktan alıkoyamayacağım kendimi.
Dönem 20. yüzyıl başı (içsel zaman muhtelif), mekân Paris (ruhsal alan muhtelif).

“Baudelaire’in o harikulade ‘Une Charogne’ [Bir Leş] şiirini hatırlıyor musun? Onu şimdi anlamış olabilirim. Son kıta hariç, Baudelaire haklıydı. Böyle bir şeyle karşılaştıktan sonra ne yapabilirdi? Bu korkunç, görünüşte sadece iğrenç konuda, bütün gerçekler arasında bir yeri olan gerçeği görmek onun göreviydi. … Flaubert’in Konuksever Aziz Julien Söylencesi’ni yazmasının bir rastlantı olduğunu mu sanıyorsun? Bana öyle geliyor ki en önemli nokta şu: Birisinin göze alıp da cüzzamlının yanına yatması, onu sevda gecelerindeki kalp sıcaklığıyla ısıtması ancak iyi bir sonuç verir.
Sanma ki ben burada hayal kırıklıklarından ötürü acı çekiyorum, tersine. Bütün beklediklerimi, kötü bile olsa gerçekler için kolayca feda edişime bazen şaşıyorum.
Tanrım, bunun birazını paylaşmak mümkün olsaydı. Ama o zaman kalır mıydı, kalır mıydı? Hayır, bu sadece yalnızlık pahasınadır.”

[Nihal Boztekin]

***

Düşündüm taşındım ve 2021 de en hoşuma giden kitaplardan Serbülent Şengün’ün Sesini Biraz Açabilir miyim? adlı kitabını seçtim. Kendime çok yakın bulduğum için... Aslında ben de öyle yazıyorum galiba... [Onur Yıldırım]

***

Kitabın ismi Yaşa ya da Öl. Anne Sexton şiirleri. Arzu Göncü çevirisiyle şu dizeler mesela:

“Cevap sensin,”
dedim ve girdim,
şehrin kapıları boyunca uzanarak.
Sonra etrafım zincirlerle kuşatıldı
ve yitirdim alışılagelmiş cinsiyetimi ve son görüntümü.

[Ömer Altan]

***

Cinematic Ghosts: Haunting and Spectrality from Silent Cinema to the Digital Era (Editör: Murray Leeder)

19. yüzyılın sonunda ortaya çıktığı dönemde teknik gelişmelerin gerçeklik ve hayal dünyası arasındaki sınırları belirsiz kılma umuduyla ortaya çıkan bir tahayyüldü sinema. Kimileri için geçmişin ve öteki dünyanın dolaylı izlerini taşıyan bu kayıt/projeksiyon tekniği aynı dönemde ortaya çıkan diğer teknolojik gelişmelerle beraber spiritüel pratiklerle de tartışmasız bir bağ kurdu. Murray Leeder’ın editörlüğünü üstlendiği Cinematic Ghosts, sinemanın hem biçimine hem de anlatılarına “musallat olan” [haunting] hayaletlerin izini süren bir çalışma. Analog dönemden dijital medyumun hâkimiyetine kadar kapsamlı bir dönemi ele alan bu kolektif kitap, farklı coğrafyalarda ve sinemalarda karşımıza çıkan hayalet figürlerine ve metaforlarına estetik, teorik ve tarihsel perspektiflerden bakış açıları sunuyor. [Öykü Sofuoğlu]

***

1904 yılında, bir dostuna “Okuduğumuz kitap kafamıza balyoz indirilmiş gibi bizi uyandırmıyor ise, neden okuma zahmetine girelim ki?” şeklinde (Aktaran: Alberto Manguel, Okumanın Tarihi, Yapı Kredi Yayınları, 2001) esaslı bir soru yöneltmiş olan Kafka’nın affına sığınarak şunu söylemek isterim: Pekâlâ, Netflix yapımı bir diziyi de izleyebileceğiniz zamanlarda kitap okumuyorsanız, yani okumak sizin için part time bir iş ise, kitaplarla öyle pek de bir “alıp veremediğiniz” olmuyor, olamıyor.

Mutlu etme kısmına gelirsek: Bunu başaran kitap, Simurg Sahaf’tan aldığım The Smiths (Hazırlayan: Ahmet Asaf, Stüdyo İmge Müzik Yayıncılık, 1996) oldu. Evet evet, bir şeyleri gerçekten bilmenin değerli olduğu 90’lı yıllarda, memleketteki bir avuç müziksever yazar çizerin gayretiyle hazırlanan, grupların kısaca hikâyesinin anlatılıp yabancı dergilerden fotoğraflarının kullanıldığı ve esas olarak da şarkı sözlerinin Türkçe çevirilerinin yer aldığı o sevimli cep kitaplarından biri bu da. Sahaflarda bir iki Amerikan doları! Büyük bir Smiths hayranı olarak derim ki, bu kitabın –ezbere bildiğim– içeriğinden çok varlığı yeter! Bunu ve yine aynı yayınevinden Alper Çeker editörlüğünde çıkan, sevdiğim müzisyenleri anlatan kitapları Zuckerberg’in yakın zamanda biz insanları acımasızca içine sıkıştıracağı belli olan o meşum sanal gerçeklik evreninde, can simidi niyetiyle üzerime yapıştırmayı düşünüyorum! Yatırım tavsiyesi değildir fakat eşiniz dostunuz için güzel bir yılbaşı hediyesi tavsiyesidir. [Özgün Çağlar]

***

Sus Barbatus!, Faruk Duman. Kendi zihninin dışı korkutucu bir yerdir. Bir başkasının dili, başkasının evinde yabancılıktan felç olursun. Bence romanın kıymetlisi insanı bu bilinmeyen köye götürendir. [Özlem Özkal]

***

“Soluk dünyanın gerçek logosudur, onun dili, sözü, ifşa organıdır. Dünya, soluğun maddesi, biçimi, mekânı ve gerçekliğidir. Bitkiler, tüm canlı varlıkların soluğudur, soluk olarak dünyadır. Buna karşılık, bütün soluklar, dünya-da-olma’nın bir içe batma deneyimi olduğunun kanıtıdırlar. Nefes alıp vermek, bizim onun içine girdiğimizle aynı bakımdan ve aynı yeğinlikle bizim içimize giren bir ortamın içine dalmak demektir. Her varlık, kendine batmış olanların içine batmışsa dünyevidir. Bitki işte bu içe batmanın paradigmasıdır.” Emanuele Coccia, Bitkilerin Yaşamı: Bir Karışım Metafiziği (2021), çev. Kağan Kahveci. [Ruken Doğu Erdede]

***

Haruki Murakami, Koşmasaydım Yazamazdım. Kısa ama geçiştirmeyen, derin ama yoğun olmayan, biyografik özellikler taşıyan fakat hayat hikâyesiyle sıkmayan, akışı harika yakalamış bir kitap. “Bilgelik bu olsa gerek” dedirtiyor. [Sanem Odabaşı]

***

Ursula K. Le Guin, Kadınlar Rüyalar Ejderhalar. Tüm sene yanımda taşıdığım bu kitabı bitirmek istemedim; kendimi yalnız ve yanlış hissettiğimde, sıkıştığımda tekrar başa geldim. Ve her başa dönüşümde kalabalık ve heyecanlı ayrıldım.

“Çünkü fantezi elbette hakikidir. Olgulara dayanmaz, ama hakikidir. Çocuklar bilir bunu. Yetişkinler de bilir, zaten çoğu bu yüzden fanteziden korkar. Fantezideki hakikatin, yaşamaya mecbur edildikleri ve kabullendikleri hayatın sahteliğine, kofluğuna, gereksizliğine, sıradanlığına karşı bir meydan okuma, hatta tehdit oluşturduğunu bilirler. Ejderhalardan korkarlar, çünkü özgürlükten korkarlar.” [Selin Erdemirci]

***

Mark Fisher’ın Tuhaf ve Tekinsiz’i. Ayaklı prozac Fisher, tuhaf ve tekinsiz kavramlarını uzun süre dikkate almamış olmasını kendisi de garip buluyor... [Serhat Yenisan]

***

Seneler - Annie Ernaux. Fragmanlar okumayı ve izlemeyi seviyorum. Bu kitap da anlar ve anılardan oluşan bir günce. [Yağmur Koçak]

***

Iannis Xenakis ile Söyleşiler, Balint Andras Varga, Lemis Yayınları, 2014. Sayfaların beyaz alanlarına yazdığım notlar sonuna eklenseydi, kitabın hacmi iki katına çıkardı herhalde. [Z. Özüm Ak]

2021, kitap, Manifold