2023’te Dinledikleri
Manifold iştirakçilerinin katılımıyla yıl sonunda yaptığımız liste bu sene bir değişikliğe uğradı ve ortaya bir kitap listesi yerine bir müzik albümü listesi çıktı. İştirakçi sayımızın gün geçtikçe artması sebebiyle her editörün davetlilerinden gelen yanıtlarla oluşturulan bu liste, tıpkı geçtiğimiz senelerde yapılan listeler gibi bir hayli çeşitlilik arz ediyor. İştirakçilerimizi bu sene en çok etkileyen müzik albümleri başka başka müzisyenlerin açığa çıkardığı ve envai çeşit stilde, dönemde, yerle ilişkilendirilebilecek müziklerden oluşuyor.
*
The Police: Synchronicity
John Mayer’ın 2013 Oxford Union röportajında 80’li yılların şarkıları hakkında söylediği gibi, “metrekare başına düşen” müziğin zengin olduğu bir albüm Synchronicity.
Canlı, hareketli melodiler, yalnızlık ve paranoya haykıran sözlerle bazen çelişki, bazen de uyum içinde. Şarkıdan şarkıya geçerken nasıl bir söz-müzik dengesiyle karşılaşacağımızı hiçbir zaman tahmin edemiyoruz. Synchronicity’yi benim için yılın albümü yapan da bu; öngörülmezliğı, yaratıcı cesareti.
Albümün belki de en popüler parçaları “Every Breath You Take”, “Wrapped Around Your Finger” ve “King of Pain” masum bir romantizmin arkasında gizlenen çaresizliği ve sinizmi sözler ilerledikçe gün yüzüne çıkarıyor. Arzuların ve kuşkuların leziz bir koleksiyonu bence Synchronicity.
Bu sene tekrar tekrar tekrar dinlediğim “Wrapped Around Your Finger”dan en bomba (!) sözü buraya bırakıyorum:
“I will turn your face to alabaster.
When you’ll find your servant is your master.
You’ll be wrapped around my finger!”
[Alvin Özhekim]
***
Kanadalı şarkı ve söz yazarı Andy Shauf’un 2023 yılının başında çıkardığı Norm, bu sene en çok dinlediğim albümlerden biri oldu. Shauf’un söz yazım tekniği gözlem yapmak ve çeşitli hikâyeler üretmek üzerine. Bunu yaparken kendini sık sık başkalarının ağzından ifade ediyor ve bu kimliklere çok doğal bir şekilde bürünüyor. Kuru davullar, akustik gitar ve sıcak synth sound’ları etrafında şekillenen müzik ise basit gözükmesine rağmen armonik olarak incelikle yazılmış. [Arda Karaburçak]
***
Pat Metheny Group’un, 1997 tarihli Imaginary Day adlı albümüne “2023’te de dinlemeye devam ettiğim albüm” demek daha doğru olur. Bu albümde en sevdiğim parçalardan biri “Roots of Coincidence”. Farklı ve gürültülü temalar arasındaki gerilim dikkat çekici. Caz gitaristi olan Pat Metheny’nin bu parçayla “En İyi Enstrümantal Rock” kategorisinde Grammy kazanması işi ilginç hâle getiriyor. Imaginary Day albümünün benim için önemli olmasının bir başka nedeni ambalaj tasarımının Stefan Sagmeister’a ait olması. Sagmeister harf yerine imgeleri kullanarak görsel bir kod sistemi yaratmış. Bu sistemin anahtarını da CD üzerinde göstermiş. Bazen albümün içindeki parçaları mı yoksa albümün tasarımını daha çok seviyorum karar veremiyorum. [Ardan Ergüven]
***
Bu yıl en çok dinlediğim albüm Le Femme: Teatro Lúcido. La Femme, Endülüs ve Latin havalarının hâkim olduğu Teatro Lúcido albümünde grup üyeleri Fransız olmasına rağmen İspanyolca söylemeyi tercih etmişler. Altın Gün gibi eski Türkçe şarkıları kırık bir Türkçeyle cover’lamakla da kalmamışlar; albümdeki tüm şarkılar kendi ürünleri. Şarkıların hepsinde parodi ve teatral bir hava var, hem de İspanyolca güzel dil oyunları yapmışlar. Appropriate etmeden, bir kültürü hayal ederek, güzel müzik yapılabileceğine iyi bir örnek. [Aslı Çavuşoğlu]
***
Morton Feldman: Piano And String Quartet (Kronos Quartet | Aki Takahashi)
Hep güncel! [Aykut Köksal]
***
Köklerime tutunmaya çalıştığım bir yıl geçirdiğim için sanırım, Nada: Medusa albümü çok karşıladı beni. Hissettiğim de anlaşılmak oldu. [Bahar Gökten]
***
Warhaus: Ha Ha Heartbreak
Warhaus zaten sevdiğim bir isim. 2023’te iki kez geldi İstanbul’a ve çok keyifli iki konser verdi. Bu yıl benim için romantiklik ve muziplik bir aradaydı… Warhaus’un müziği ve sözleri de öyle bana göre… O yüzden benim yılımın albümü bu olsun :) [Bahar Turkay]
***
Pharoah Sanders: Pharoah
Güven aşısı marifetli bir aşk duası sanki. Üç parçadan ibaret, kayıt kalitesi düşük olduğu kadar içtenliği yüksek olan albüm çıktığı 1977 senesinde dikkatlerden kaçmış biraz… Ta ki 2023’te tekrar basılıp, ilk defa streaming’e açılıncaya dek, zira bu sene yeni duyup, çok dinledim. Sıra sende mi? [Barış Kansu]
***
Protomartyr: Formal Growth in the Desert [Domino Records]
Eğer bir müzik grubu olsam Protomartyr olurdum! Protomartyr bütün albümlerinde gündelik hayatımın yansımalarını yakaladığım ve modern şehir hayatında içinden geçtiğim tüm durumları ve duygusal savrulmaları, değişim/dönüşümleri yayımladıkları albümlere sıkıştırıp üzerime güzelce boca etmekte çok başarılı bir grup. Kendileriyle duygu frekansımız bütün albümlerinde hep çok iyi uyuştu ve beni en içselleştirdiğim yerlerimden vurup vurup durdu. Benim için çok çok çok özel bir grup olduğu için albüm yayımladıkları yıllarda bu soruya verebileceğim başka bir cevap olmuyor. [Barış Şehri]
***
Domi ve JD Beck: NOT TIGHT
Bence sıkı. [Berk Özalp]
***
Bu sene pencereden bakarak geçti (Bacağımı kırdım da geçen Mart.). Tekrar tekrar “Algo contigo” dinledim, Rita Payés ve Elisabeth Roma’nın Imagina albümünden. [Beste Miray Doğan]
***
Philippe Foch & Simon Henocq: HERZ
Perküsyonun perdesiz [non-pitched] niteliği, onun dijital olan ile birleştirilmesini kolaylaştırır. Nitekim HERZ albümünde bu sayede akustik olan ile dijital olan homojen şekilde bir araya gelir; akustik olan ile dijital olan sesselliğin birbirine olan her türden mesafesi son derece azalır. HERZ albümü farklı türden bir sessel mekânsallık sunar, akustik olan dijital olanın uzamına, quasi dahil olur. Albüm ilerledikçe akustik olan dijital olandan, dijital olansa akustik olandan ayırt edilemez hâle gelir. Albümün son parçası olan “MAUVE”de, bu ilişki son raddesine kadar özümsenir; sanki albüm tezini bu parça ile kanıtlar gibi, zira HERZ albümü, yeni türden sessel bileşik bir nesne yaratmayı başarır. [Burak Öztürk]
***
Moondog: More Moondog / The Story of Moondog
Popüler zevkten uzak, kendi yaptığı enstrümanlarla, kendi tınılarıyla, kendi sözleriyle, sokak sesleriyle, tekrarlarıyla yaptığı “kendinden menkul” müzik nedeniyle! (Moondog, New York ve Hamburg’da yaşamış kör bir sokak müzisyeni) [Bülent Erkmen]
***
Vikingur Ólafsson: J.S. Bach: Goldberg Variations
Bach’ın Golderberg Çeşitlemeleri’ni Glenn Gould’un çaldığını hayal ederek bestelediğine inandırdım yıllar öncesinde. Gelmiş geçmiş en iyi Bach yorumcusu olan Ólafsson’un yorumunu dinlediğimde ise Gould’tan Bach’ı değil kendi sesini dinlediğimi anladım. Ólafsson müthiş yorumuyla Bach’ı duymamızı sağlarken, diğer Bach yorumlarındaki gibi onun müziğindeki (biraz da gizlenmiş) duygusal boyutu çok iyi bir şekilde ortaya çıkarıyor. [Bülent Tunga Yılmaz]
***
Bu kadar boş bir yıl hatırlamıyorum. The National’ın First Two Pages of Frankenstein albümü ise kötülerin arasında benim açımdan en iyisi diyebilirim. (Eski işlerinin bir klonu.) [Can Akınsal]
***
Raymond Scott: Reckless Nights and Turkish Twilights
Bir kemoterapi gününde çizgi film müzikleri ararken keşfettiğim “Powerhouse” şarkısının bulunduğu albüm, ismiyle önce dikkatimi çeldi; sonra da kalbimi. Ardındaki hikâyeyi ne kadar baksam da bulamadım ancak sanki günlük endişe seviyemizin şarkılara dönüşmüş hâli gibi, bu coğrafyada yaşayanlar için her gün eser miktarda önerilir. :) [Cansu Pelin İşbilen]
***
1997 Rio de Janeiro doğumlu Ana Frango Elétrico’nun son albümü Me Chama de Gato Que Eu Sou Sua yeni çıktı. Gugıla göre Türkçesi: “Bana Kedi De, Ben Seninim”. Gato Portekizcede “erkek kedi” ve “yakışıklı” gibi anlamlara geldiği ve yine cinsiyet bildiren başka zamirler dolayısıyla espri tercümede kaybolduğu için sanatçı non-binary kimliğine göndermeyle “Call Me They That I’m Yours” diye çevirmiş. Albümün kapağında Fernanda Massotti’nin çizdiği ayı gibi iki kaplan var. Brezilya müziğindeki bossa, pop, rock özelliklerinin yanında modern, enerjik, kalpten bir müzik. Arada Stereolab’i anımsatan esintiler var. [Cem Dinlenmiş]
***
Beacon: Along The Lethe
Bazen rastlantılar insanı sevdiği şeylerle buluşturuyor. Uzun zamandır takip ettiğim ve çok sevdiğim ikilinin İstanbul’a geleceğini son anda öğrendim ve konsere bilet aldım. Konser çıkışı elimde imzalı plakları ve aklımda İstanbul’daki ilk performanslarından geriye kalan güzel müzikal tat vardı. [Christopher Çolak]
***
Yıl içinde en çok dinlediğim albümler Mach-Hommy’den Pray for Haiti ve Denzel Curry’den Melt My Eyez See Your Future. Ama bunlar önceki yılın, bu yıldan ise Ice Spice: Like..? diyebilirim. [Çağıl Ömerbaş]
***
Spotify verilerinin de net bir şekilde gösterdiği üzere Memento Mori, Depeche Mode’dan. Andy Fletcher gibi babamı da 2022 yılında kaybettim. Ölen bir kişinin ardından söylenen birçok kelimeden kaybı kullanmayı seçiyorum… Çünkü içinde bir bulma ihtimali var gibi… Bu albüm de böyle bir umut veriyor işte. Depeche Mode’un her daim karanlık ve mistik melodisini devam ettirirken yapıyor bunu hem de! Babamı kaybettiğimiz sırada 2,5 yaşında olan yeğenime onun olgunlaşan bir yaprak gibi düşüp toprağa karıştığını söyledik. Ama onun yanımızda olmaması hiç olmaması demek değildi. Bizim bile baş etmek için ne yapacağımızı bilemediğimiz o büyük boşluğa bir bahane olmuştu bu metafor. Hayaletleri “karanlıkta yaşayan ahtapot” diye tarifleyen ve artık 3,5 yaşına basan yeğenime albümdeki istisnasız favori şarkım “Ghost Again” dinleyerek eşlik ediyorum. Dünya turlarının birçok noktasında canlı yayımlayanlardan takip ettiğim, belki binden fazla dinleyerek aklıma kazıdığım o cümlelerle…
“Hellos, goodbyes, a thousand midnights
Lost in sleepless lullabies
Heaven’s dreaming
Thoughtless thoughts, my friends
We know we’ll be ghosts again”
***
Oliver Sim’in, 2022 yılında yayınlanmasına karşın ancak geçtiğimiz aylarda Hideous (Yann Gonzalez, 2022) adlı kısa film sayesinde tanışma şansını yakaladığım ilk solo albümü Hideous Bastard, benim açımdan 2023 yılının kıymetli müzikal keşiflerinden oldu. Filmle ortak adı paylaşan ve Sim’in kişisel deneyiminden beslenen “Hideous” parçasının, toplumun HIV’li bireylere yönelik stigmatize edici tavrını ortaya koymadaki gücünden bilhassa etkilenmiş olsam da bu, albümün büyülü yanlarından yalnızca biri. Müdanasız olduğu kadar güçlendirici parçalarla da dolu bu albümün, yeni yılda da dinleyenlerine merhemden öte bir yoldaş olması dileğiyle… [Damla Karadeniz]
***
Xiu Xiu: Ignore Grief
James Stewart’ın müzikal kariyerini içsel bir hırçınlıkla takip ettim hep. Kaç kez tekinsiz sahne şovlarını delirerek izledim. Bu yıl gelecek albümünü de heyecanla beklerken Şubat ayındaki depremle mahvoldum, herkes gibi. Albüm depremden bir ay kadar sonra geldi. Karşımda yas sürecini es geçerek, kadim güdülere aykırı bir oto-nefret ilişkisi gütmenin cüretini yüzümüze çarpan bir şok vardı. Çekici ve otokratik.
Albümün bende yarattığı his mizantropik bir yıkım diyebilirim. Ortaçağ kitaplarından alınmış yarasa amblemi, albüm kapağının kapkara zeminine mıhlanmış, insan türü olarak asla ulaşamayacağımız işitsel bir deneyimi hatırlatıyor. Ve bam! Uzunçaların booklet’inde dev puntolarla Osamu Dazai alıntısı… Yasları bazen görmezden gelmemizi haklı çıkaran liriklere anlaşılır bir giriş…
“Alnım kaşlarımın arasından yarılmıştı, ne zaman bir insanla temas etsem bu yara acıyla zonklayacaktı.” [Deniz Yenihayat]
***
In Flames: Foregone
Melodik açıdan çok zengin, nostaljik ama çağdaş, eski ve yeni In Flames’in leziz bir sentezi. Neredeyse tüm değerlendirmelerde tespit edildiği gibi, uzun zamandır yaptıkları en iyi albüm. [Deniz Cem Önduygu]
***
2023’te en çok The Smile grubunun A Light for Attracting Attention albümünü dinlediğimi söyleyebilirim. Başlıca nedeni de bizi üze üze kendine ev yaptıran Thom Yorke’dur yani. (Karikatürü bilenler anlayacaktır.)
Albümde en çok “The Smoke” ve “Free in the Knowledge” parçalarını sevdim. The Smile’ı tesadüfen önerilenler kısmında dinlemiştim ve bu depresifliği bir yerden tanıyorum diyerek bakınca Radiohead temelini gördüm.
Belirli dönemlerde sadece Thom Yorke dinlesem yeterli olacak gibi düşünüyorum, bu yüzden The Smile’ın varlığı çok iyi geldi diyebilirim. [Dilara Erdem]
***
Baştan sona bir albüm dinliyorsam, bu artık hep yeni çıkmış bir albüm oluyor. Bu yüzden “2023’ün en esaslı müzik albümü” 2023’ten: Yves Tumor’ın Praise A Lord Who Chews But Which Does Not Consume; (Or Simply, Hot Between Worlds). Çiğneyen ama tüketmeyen bir ilaha şükranlarını iletiyor Tumor. İlah niçin çiğnemeyi sindirim ereğine ulaştırmıyor? Sigarayı mı bırakmaya çalışıyor? Oruç mu tutuyor? Perhizde mi? Seçici bir damağı mı var? Sindirim sistemi mi yok? Var da kullanmayı mı tercih etmiyor? Birinin hayatta kalmasını diğerinin (lezzetli) ölümüne mahkûm ederek, faniliğin hüznü ve hazzını birlikte taşıyan yeme eylemine mi karşı? Yoksa doğrudan tüketme eylemine mi karşı? Tanrı antikapitalist olabilir mi? Warp Records’tan çıkmayı hak edecek cool’lukta bir albümü tartışırken “Nihat Hatipoğlu ile Sahur” ambiyansı yaratmayı nasıl başarıyorum? Yves Tumor’ın hamdüsenalarını ilettiği Rab için daha akademik elitist bir terminoloji seçerek, Kapitalosen’e lanet okuyan bir kuir ekolojist olduğunu söyleyebilir miyim? Belki de hiçbir şey söylememeliyim, çünkü ne demişler: Writing about music is like dancing about architecture [Müzik hakkında yazmak mimarlık hakkında dans etmek gibidir]. (Bu sözden yola çıkarak Manifold için şöyle de bir metin/playlist hazırlamıştım zamanında.) [Ecem Arslanay]
***
Bu sene en çok dinlediğim albüm, Djavan’ın 1999 yılından Ao Vivo (Live) albümü (Vol. 1 ve 2). Albümü neden bu kadar çok dinlediğimi Pazartesi iş sonrası aklımla açıklayamadım, Brezilya seyahat notlarımdan kopya çekiyorum: “...Santa Teresa’daki temkinli turumuzun ardından odamıza döndüğümüzde, uçuşun etkileri kendini göstermiş olacak, pencerenin önünde çığlık atan egzotik kuşlara ve küçük maymunlara inat, derin bir uykuya dalmışız. Gecenin köründe tere kana batmış vaziyette uyandığımızda dışarıdan kapalı gibi görünen, ışıkları tamamen söndürülmüş bir restoranın terasında kendimize yer bulduk ve tepe başlarına kurulmuş açık hava tavernalarından yükselen, müşterilerin hep bir ağızdan eşlik ettiği müziğe karşı tüylerimiz diken diken, ilk içkimizi yudumladık.” [Elmira Zenger]
***
İzlandalı besteci Skúli Sverrisson’un Seria II albümüyle bir önceki yıl tanışmıştım. Ama albüm bu yıl o kadar çok dinletti ki kendini bana… Albüm bir tema üzerine farklı duygudurumlar yaratacak şekilde çeşitlemelerden oluşuyor. Bütün bir yıl hayatımın soundtrack’i olduğu anlar o kadar fazla ki bu albümden başkasını ele alamazdım. [Emre Akaltın]
***
Lars Danielsson: Liberetto II
Caz müziğin kente, sokaklara, gündelik yaşama ve pratiklerine, hatalara, gecikmelere, olduramamalara ve özlemelere, kısacası hayatı var eden tüm zorlama ve eksiklere ait ve dair olduğunu hatırlatıyor bu albüm. Estetik, aksak, aceleci, tanıdık ve masumiyetini kaybetmiş. Öyle yani. [Emre Doğan]
***
Brandão, Faber, Hunger: Ich liebe Dich
Sophie Hunger adıyla ilk kez Erik Truffaz’la birlikte yaptığı Let Me Go! sayesinde karşılaştım. Spotify’ın önerdikleri arasında kulağıma takıldı ve merak ettiğim her bana yabancı müzisyene yaptığım gibi nesi var nesi yoksa ardı ardına dinledim. Farklı dillerde birbirine benzemez albümleri var Hunger’in. Hiçbiri bana göre değil. Ancak Dino Brandão, Faber ve Sophie Hunger’in 2020 yılında birlikte ürettiği stüdyo albümü Ich liebe Dich nedense bana çok dokundu. Dinlerken albüm isimlerine bakmıyor olmak bir avantaj yoksa asla play’e basmazdım. Belki de konsept albüm denen şey tam da bu. Konsept aşk. Ama ne aşk! Bence her tür aşk. Yarısını anlamadığım İsviçre Almancasıyla –daha doğrusu tam nereye ait olduğunu bilemediğim bir lehçeyle– söyleniyor şarkılar. Üçlünün sesleri zaman zaman tek tek, zaman zaman birlikte çalışıyor; birinden diğerine geçişler, insan seslerinin çalgılardan gelen seslerle ilişkisi çok güzel işlenmiş. “Ich liebe Dich” adlı üç farklı şarkı var albümde. Faber, Sophie ve Dino ekleriyle ayrışıyorlar. İnsanın bir ağlayası, bir kanatlanıp uçası geliyor. Kesinlikle dinlemeyeceğim türden bir müziği defalarca dinleten bu albümle “Yaşasın tesadüfler!” diyorum. [Esen Karol]
***
En sevdiğim veya esaslı olduğunu düşündüğüm bir albüm ne yazık ki yok. Dijital platformların hazırladığı “dürüm”e göre en fazla Taylor Swift’in Midnights albümünü dinlemişim. Benim için genel ve genç eğilimleri keşfetme yılıydı, Türkçe rap’e de vakit ayırdım. Masa başındayken de her zamanki gibi Borusan Klasik açıktı. [Ezgi Alkan]
***
2023 yılında Türkiye’de yaşayan ve çalışan bir grafik tasarımcının, 1972’de dört İsveçli genç tarafından kurulmuş ve 1985’te dağılmış bir müzik grubuyla ne işi olur demeyin, bu hayatta her şey olabiliyor. Her şey başka biri olma isteğiyle dopdolu olduğum ve bu yarama merhem olacak bir film aradığım gecelerden bir gece, Meryl Streep’in başrolde olduğu 2018 yapımı Mamma Mia! Here We Go Again adlı bir filmi seyretmekle başladı. Meryl Streep, yıllar önce yeni doğan kızının vaftiz törenini düzenlediği Yunan kilisesine (ölmüş olmasına rağmen) bu sefer kendi kızının çocuğunun vaftiz töreni sebebiyle gelir. O törende kızıyla birlikte söyledikleri “My Love My Life” isimli şarkı beni öylesine etkiledi ki, ABBA’nın diğer tüm şarkılarını farklı bir bilinçle dinlemeye başladım. Sözlerin melodiyle olan basit uyumu ve sessiz güzelliği başıma dert oldu. Ama pişman mıyım? Hayır. Dolayısıyla, 2023 yılında beni en çok etkileyen müzik albümü 1992 yılında çıkan ABBA Gold: Greatest Hits oldu diyebilirim. [Ferhat Meşhur]
***
Suede: Autofiction Expanded
1990’lı yılların britpop çılgınlığının fitilini ateşleyen Suede, 2000’li yıllara sessiz başladıktan sonra opera rock temelli bir müziğe yönelmişti. Orijinal hâli 2022’de, genişletilmiş hâli de 2023’ün sonunda çıkan Autofiction Expanded’la fazlalıklarından arındırılmış bir albüm yaratan grup, adeta gençliklerinin rock müziğine döndü. Böyle basit bir müziği yapmanın hepsinden zor olduğunu kabullenen solist Brett Anderson, sahnedeki enerjisini bu albüme başarıyla taşımış görünüyor. Albümün kapağındaki çarşafsız yatak ve sırtı dönük çıplak erkek figürü, grubun geçmiş albümlerinde de yer alan, sürekli hatırlattığı karanlık imgeleri birleştirip yeniden yaratıyor. [Fırat Kaya]
***
Benim için yılın sanatçısı Gaye Su Akyol, albümü ise Anadolu Ejderi! Aslında tüm Gaye Su Akyol diskografisini katabilirim. Kendisi bu yıl Amerika çöllerine yaptığım zaman bakımından kısa, mesafe bakımından uzun seyahatlerin arka fonunu oluşturmasının yanı sıra, beklenmedik bir zamanda mahallemizde belirivermesiyle de seneye damgasını vurdu. Bir yanıyla tanıdık melodileri, sözleri bir yanıyla bambaşkalaştırabilmesini çok seviyorum… Bana Kadıköy’ü, Beşiktaş’ı hatırlatmasını da… [Firuzan Melike Sümertaş]
***
Goeyvaerts, Neyrinck, Rathé, Brewaeys: a tension (SPECTRA)
Hem provalarına hem kayıtlarına hem de ilk seslendiriliş konserine tanıklık etme şansı bulduğum bu albüm benim için bir okul oldu adeta. Ha, keza, bu denli mükemmel bir ekibin böylesine yetkin bestecilerden eserler çaldığı bir albüm tabii ki etkileyici olacaktır, burada çok da esrarengiz bir şey olduğunu söyleyemem. Olay basit, müziğe hem pratik hem de teorik açıdan çokça emek vermiş bir sürü insanın oluşturduğu bileşkeden etkilenmek değil etkilenmemek güç zaten.
Ancak bir parçaya özel paragraf açmadan da geçemeyeceğim; aynı zamanda SPECTRA’nın şefi de olan Filip Rathé’nin El Agua y La Muerte for Small Ensemble and Voice isimli eserini henüz başından itibaren yakalanan çetrefillilik ve duruluk dengesi vesilesiyle beğenmek mümkün. Kimi müzikal parametrelerin kompleksliği ve özellikle bu kompleksliğin yüzeye çıkabilmesi için kimi diğer parametrelerde kullanılan “sadelik” müziğe karşı kuvvetli bir odak sağlayabilme imkânı sunuyor. Müzikleri birbirinden hayli farklanıyor olsa da Salvatore Sciarrino dinlerken de benzer şeyler düşünürüm hep. Aynı ustalıkta ama farklı bir otantiklikte gibi Rathé’nin müziği. Zaten İstanbul’dan Gent’e sürüklenmeme de onun müziği vesile olmuştu. [Furkan Keçeli]
***
The Smile: A Light for Attracting Attention
The Smile, Radiohead üyeleri Thom Yorke, Jonny Greenwood ve davulcu Tom Skinner’dan oluşan art rock türünde bir grup. Benim onlara rastlamam ise aynı atölyeyi paylaştığım arkadaşım sayesinde oldu. “Free in the Knowledge” isimli şarkılarını duyduğum andan beri kaç kez dinlediğimi hatırlamıyorum. Yılın sonlarına doğru tanışsam da A Light for Attracting Attention kesinlikle 2023’ün en esaslı albümlerinden biri benim için. Konser kayıtları da ayrıca kusursuz. [Furkan Öztekin]
***
Depeche Mode: Memento Mori
1987 yılında Music for the Masses albümlerinden bu yana hiç hayal kırıklığı yaşamadığım new wave grubu, 2023’te Andy Fletcher’ın ölümüne rağmen yeni albümü Memento Mori’yi çıkardı. Ve yine hayal kırıklığı yaşatmadı. Baştan sona beni içine alan bir albümle beş yıl sonra geri döndüler. Satın aldığım ilk CD olan Violator albümü 70’lerin punk rock’ı ile Kraftwerkvari bir elektronik müziğin birleşimiydi, yeniydi ve 90’larda bizi etkisi altına alması kolay olmuştu. Dave Gahan’ı dans ederken izlemek, Martin Gore’un ipek sesini arada duymak ve ikilinin 40 yıldır sahnede bir arada olmalarına şahitlik etmek, onlarla beraber yaş almak çok keyif veriyor bana. Fani olduğumuzu hatırlattıkları bu albümde favori şarkı sözüm:
“I’ll meet you by the river
Or maybe on the other side
You find it hard to swallow
When you watch another angel die
Watch another angel die”
***
Lara Di Lara: Eskisi Gibi Değil
Şairane sözler, “interlude” başlıklı çevresel seslerin müziği ve albüm alt yapısının incelikle çalışılmış olması takdir edilesi. [Gizem Hız]
***
Don Cherry Trio: The ORTF Recordings Paris 1971
Türkiye’den bir plak şirketi Caz Plak’ın bu yıl yayımladığı bu plak, 1971 yılında yapılmış kayıtları (trio’da Okay Temiz ve Johnny Dyani var) yeraltından çıkarıp gün ışığına kavuşturuyor. Bu ve benzeri arşiv çalışmaları müzik tarihine önemli katkılar sunuyor.
***
Sylvain Rifflet: Troubadours
Yaşam. Yıkıntı. Nefes, titreşim, yaşam, yaşam. [Gülşah Aykaç]
***
Godspeed You! Black Emperor: Lift Your Skinny Fists Like Antennas to Heaven
Coney Adası’nın kumlarından süpermarket anonslarına uzanan gündelik seslerin enstrümanlarla iç içe geçtiği derin bir yolculuk için. [Gürbey Hiz]
***
Charles Lloyd ve Jason Moran: Hagar’s Song
Sade müziksel zamanları ve seslerin arasındaki boşlukları o kadar çok özlemiştim ki. Yıllar önce konserlerini dinlemiştim. O zamanlar çıkışta CD’sini de alıyorduk tabii. Bu yıl arşivimde buldum ve bana sıkça yolculuklarımda eşlik etti. Hagar’s Song albümü sayesinde sessizlikte gürleşen tınıları dinledim, düşündüm ve hayal kurdum. Geniş zamanda müzik dinlemek isteyenlere içtenlikle tavsiye ederim. Mutlu ve sağlıklı yıllar dilerim. [Hakan Kurşun]
***
Aslında daha güncel bir şeyler yazacaktım buraya. Mesela Scissor Sisters vokalisti Jake Shears’ın solo albümü Last Man Dancing, geçen yılın son aylarında çıkan –ve hastası olduğum– Babylon filminin 1920’ler “caz çağı”na methiye tadındaki müzikleri veya tam da Hamas ve İsrail saldırıları öncesinde turnesi başlayacak olan ve birçok Arap müzisyenin de yer aldığı Johnny Greenwood ve Dudu Tassa ortak yapımı Jarak Qaribak gibi. (Turne tabii ki iptal oldu…) Ama sonra Ekim’de biraz şans eseri denk geldiğim bir albümü hatırladım. Alice Coltrane’in Ptah, The El Daoud albümü. 1970 tarihli bu kaydı aslında ne yeni duymuştum ne de ilk dinleyişimdi. Sadece, çok iyi bir ses sisteminden, en sessiz notasına, en son frekansına kadar dinleme şansına erişince bir başka hissettim doğrusu. Albümün kadrosu zaten müthiş; başta Alice Coltrane olmak üzere, bu yıl kaybettiğimiz Pharoah Sanders, Joe Henderson, Ron Carter ve Ben Riley gibi çok değerli beş isim yer alıyor kayıtta. Sürekli de enstrüman değiştiriliyor, farklı müzikal kültürlere kayılıyor falan, çok etkileyici. İcralar açısından kesinlikle çok zengin bir albüm. Günümüzün kaosu ve belirsizliklerinden biraz kaçmak, kurtulmak veya kafayı deve kuşu gibi geçmişe gömmek için ideal bir kayıt. [Harun İzer]
***
Manifesto yazarı transcendental black metal’ci ve post-Wagnerci gesamkuntswerk-sevici YouTuber teolog/din felsefecisi/DIY religioner Haela Ravenna Hunt-Hendrix’in müzik grubu Liturgy’nin son albümü 93696. As the Blood of God Bursts the Veins of Time ile Origin of the Alimonies’in utkulu bir bileşimi. Senfonik, ama Epica gibi sissy ve tonal değil; bozuk bir motor gibi yer yer. Epik, ama ne Dragonforce gibi bir lise terk shredder epikliğine ne de Sabaton gibi American İç Savaşıvari bir siyasal epikliğe sahip; victorious’tan çok glorious. Ve tabii ki mistik, ama Emperor gibi karanlık mı karanlık ya da Immortal gibi şen şakrak, pavyon sevdalısı bir mistizm değil söz konusu olan onda; neredeyse Emersoncu denebilecek, üzüntülerinden arınmış bir stoacılık (also known as Spinozacılık). Bu albümün içine “cin kaçmış” denmemeli, “kutsal ruh” kaçmış deyin. Epik, senfonik, mistik: Kulak deliği için fazla haşin bir triptik. “Eski günler”de olduğu gibi, tam manasıyla bir “dinsel müzik.” (Müziğin bir zamanlar dinsel bir deneyim olduğunu söyleyenin Stuttgart doğumlu olduğunu biliyorsunuz, o zaman don’t you forget: “Faturayı hep spirit uzmanına kes: tez plus antitez equals sentez minus mevcut zekâ katsayınızda elli ila yetmiş puanlık, sert bir düşüş.”) [Hasan Cem Çal]
***
2023 yılında beni en çok etkileyen müzik albümü Olta’nın geçtiğimiz aylarda yayımlanan Olta Dayanışma 13 albümü oldu. Bu albümü –ve hatta diğer 12 albümü de– sevmemin sebeplerinden ilki, başından itibaren karşıma çıkan blues, caz, rock, bağımsız alternatif hatta reggae gibi türlerle ve farklı sanatçıların bu türlerde söylediği eserleriyle karşılaşmam diyebilirim. Olta albümlerinin en önemli özelliklerinden biri de bu zaten; birden fazla sanatçının şarkıları ve besteleriyle oluşan albümler olması. Üstelik bazı sesler daha önce hiçbir yerde duymadığınız sesler ve o seslerin besteleri! Diğer en önemli özelliğiyse paranın geçmediği, tamamen müzisyen dayanışma motivasyonuyla, bazıları oldukça ünlü bazıları henüz hiç tanınmayan müzisyenlerin bir araya gelerek bu dayanışma ağına katılmaları. Sonucunda da böyle albümlerin biz dinleyicilere sunulması. Müziğin en dayanışma hâli “Olta albümleri” devam edecek belli. [Hatimet H. Miral]
***
Bu yılın en etkileyici müzikal deneyimlerinden biri, Gina Birch’ün I Play My Bass Loud albümü oldu. Ancak bu albüm sadece bir müzikal ifade değil, aynı zamanda geçmişin punk ruhunu taşıyan bir hikâyenin de parçası. Londra’nın sokakları, her daim sürprizlerle dolu ve yıl içinde doktora tezimin araştırma sürecinde orada bulunduğum sırada bir sergide* denk geldiğim ve bu şekilde edindiğim Birch’ün bu albümü, punk radikalleri The Raincoats’tan bu yana sanatçının bas gitarı, güçlü duruşu ve sanatsal ifadesini bir ilham perisine dönüştürebilmesiyle özel bir yere sahip. Londra’nın sokaklarında geçmişin ve şimdinin kesişim noktasında bir müzikal keşif yaşatan Birch, 70’lerin sonlarında Birleşik Krallık’ta patlayan azılı ve militan müziği bir anlamda yaşatıyor. Bu hâliyle, sanatçının bas gitarının çıkardığı notalar fazlasıyla beni kalbimden vurmaya yetiyor. [Hüseyin Serbes]
* Women in Revolt! Art and Activism in the UK 1970–1990, Tate Britain.
***
Nils Frahm: All Melody
Bana müzik dinlemenin verdiği o saf mutluluğu tekrar tekrar hatırlattığı için. [İpek Şoran]
***
Nocturnal Emissions: Imaginary Time
Hâlâ çok seviyorum. [İrem Günaydın]
***
Fatih Erkoç & Kerem Görsev Trio’dan The Lady From İstanbul albümü diyeceğim. İyi müziği çok uzaklarda aramamak gerektiğini gösterdiği için. [Kerem Görkem]
***
Redd: Mükemmel Boşluk
Uzun yıllardır içimdeki boşluk hissini anlamlandırmaya çalışıyorum. Ne sebebini bulabildim ne de neyle ve nasıl dolacağını. İsminin hakkını fazlasıyla veren Mükemmel Boşluk albümünü hayli geç de olsa yeni keşfettim. 2023’ün, önceki yıllardan farkı da bu oldu: Hâlâ içimdeki mükemmel boşluğu mükemmel bir şekilde dolduracak “şeyi” arıyorum ama bu sefer bu albümü dinleyerek arıyorum. [Kerem Yükseloğlu]
***
Cevabım Tom Petty’nin Full Moon Fever albümü. Bu albüm bana ilk kez Tom Petty and the Heartbreakers dinlediğim ergenlik yıllarımı ve o güzel müzik dolu MTV zamanlarını hatırlatıyor. 90’lı yıllar şimdilerde hissettiğime benzer bir özgürlük ve başkaldırı isteği barındırıyordu. Bu aykırı hâller yıllar içinde hard rock’tan giderek “tatlı tatlı” rock’a evrildi. Full Moon Fever’ı bu yıl tek başıma, iki-üç gün kendi başıma olmak için çıktığım yolda, arabada dinledim. Volvo C30, 2000’li yıllarda benim olmasını hayal ettiğim, gerçekleşeceğini hayal bile edemediğim, bence dünyanın en iyi arabası. 2023 yılında bu arabayla yola çıktım ve bu albümü açtım. Gittiğim yerdense yolu daha net hatırlıyorum. Uzun yola çıkınca insan nasıl heyecanlanıyor; bir yere gitmek zorunda olduğunuz için değil de sadece canınız istediği için yola çıkmak, nereye istersem oraya giderim demeyi hatırlamak… Bu ipini koparmak isteyen 40 sonrası tatlı ergenlik hâlime desteklerinden ötürü seçimim, hiç cool olmaya çalışmadan, Tom Petty. Albümün çıktığı yıllar CD’lerin ilk yılları; Petty’nin kaset ve plak dinleyicilerinin B yüzüne değiştirme alışkanlığından aniden kopmamaları için verdiği ek süre, şimdi albümü Spotify’da dinlerken teknolojik mazinin de şöyle bir gözümüzün önünden geçmesini sağlıyor. “Running Down the Dream”de hız sınırına dikkat. [Melike Taşcıoğlu Vaughan]
***
Astrid Sonne: outside of your lifetime
Müziği yalnızca işitilir değil dokunabilir de bir madde kıldığı, sesi bize değil bizi sese yaklaştırdığı ama en çok da son parça “Withdrawal” için. [Merve Şen]
***
Fatima Spar and The Freedom Fries: Zırzop
2023’ün sonlarına doğru yeniden keşfetmenin mutluluğu içinde olduğum bir albüm. Çünkü, dinlemenin neşelendirici etkisi, oyuncul bir ses ve şenlikli ritimler. Alışıldık şeylerin ritmini değiştirmenin özgürleştirici etkisini yayıyor. Hem yolculuklarda hem yazarken kıpır kıpır bir eşlikçi. Albümdeki her şarkı bir diğerini aratmayacak kadar cazibeli. Yine de albümden “bosa noga” şarkısının şu sözlerini hatırlatmadan yapamayacağım: “Coşkun pınarlar akar / Şeffaf gümüş sesli sular / Fikirler filizlenir / Hadi umut yuvarlan!” Pek şiirsel, pek duru, pek neşeli bir umut. [Murat Küçük]
***
Bu yıl farkında olmadan sürekli dinlediğim bir albüm olduysa, o da Blind Melon’ın Soup albümüdür sanırım. Herhalde iki yıl kadar önce grubu tesadüfen keşfettiğimde pek sevmemiştim. Ama sonra dinlemeyi bırakamadığımı fark ettim, özellikle de bu albümü. 1970’lerin rock müziğini hatırlatıyor Blind Melon, hatta onun bir parçası gibi, taklit etmiyor yani. Bu albümü grubun diğer albümlerinden farklı kılan ise özgün, alışılmadık, eğlenceli ama tedirgin edici melodiler bence. “Toes Across the Floor” ile “Walk” şarkılarına dikkat! [Murat Can Kabagöz]
***
Sigue Sigue Sputnik: Flaunt It
İlk olarak 1980’lerde çıkarttıkları LP’yle tanışmıştım ve benim için saplantı hâline gelmişlerdi. Bu sene onları anıp durarak geçti. Massive sayılmasa da “Retaliation”/misilleme bu sene ne yazık ki kendini fazla hissettirdi. Nedense aynı anda ağlatıp güldüren türden bir albüm olarak dinleyip durdum, iyi ile kötü bir arada geçen bir senede. Şimdilik sadece “Atari Baby” ve “She’s My Man” daha iyi geliyor. Ya da sadece kapaklarına bakmak, 21. yüzyıl oyuncağı deyip gülmek. [Naime Taşdemir]
***
Arooj Aftab, Vijay Iyer, Shahzad Ismaily: Love in Exile
Pamuklara sarılmış gibi yumuşak sakin tınılar, minimal enstrümanlar ve başka başka alemlere götüren büyüleyici bir vokal.
***
Cecilia Bartoli: Arie Antiche: Se tu m’ami
2023 zor geçti (Bu aldanmacayı seviyorum; o yıla atınca sorumluluğu, öncekiler kolay geçmiş zannediyorum ve sonraki de değişecekmiş). Pek çok kez müzik ilaç oldu. Bu albümden özellikle de “Spoza son disprezzata”yı art arda sayamadığım kadar çok dinlediğim günler epey fazla. Ev arkadaşım Kedi Mumuk’un (Esen’le aramızdaki diğer adıyla küçük kaplan) minicikliğinden beri bu müziği ne zaman duysa sakinleşmesi de etkilemiş olabilir seçimimi. [Nihal Boztekin]
***
2015 tarihinde çıkmış olmasına rağmen benim bu sene keşfettiğim ve obsesif bir şekilde dinlediğim albüm, Papooz adlı grubun aynı adlı EP’si Papooz oldu. Yanlış hatırlamıyorsam albümü ilk olarak sürekli dinlediğim bir Fransız radyo istasyonunda duydum (fip), Shazam’ladım ve sonra tüm sene bana eşlik etti. Dört parçadan oluşan albümü tanımlamak biraz zor; kışın içimi ısıtıyor, yazın ferahlık veriyor desem kulağa garip gelir mi? Birçok farklı tarzın etkisini sezebildiğiniz müziklere, masalsı unsurlar taşıyan tatlı bir bağımsız filmden çıkmış, hafif aksanlı bir İngilizceyle telaffuz edilen sözler eşlik ediyor gibi hissediyorum. Albümün ruhu pop hafifliğinde ama içindeki müzikalitelerin ve yarattığı hislerin hem derinliği hem de çokluğu ve çeşitliliği beni etkiledi sanırım. Zaten grup da kendi müziğini tropical garage olarak nitelemiş; artık bundan ne anlarsanız. [Nilüfer Şaşmazer]
***
Athena: Holigan
Olumlu anlamıyla nostalji uyandırdığı için… [Oktay Orhun]
***
Irreversible Entanglements: Protect Your Light
Adına İstanbul karmaşası denilen ruh hâlinin müzikal muadili olarak da dinlenebilecek bir albüm. Sert, çığırtkan, bağır çağır bir kent anarşisi. Punk tınlayan bir free jazz. Sözünü sakınmayan politik bir doğaçlama. [Onur Uğraş]
***
Koşturmacayla geçen 2023’ün fonunda da her zamanki gibi The Alan Parsons Project’in 1980’de yayımladığı The Turn of A Friendly Card albümü vardı. Bu albümü ilk defa ODTÜ’de öğrenciyken hepimizin uğrak yeri hâline gelmiş Tunus Caddesi’ndeki Detay Müzik’te dinlemiştim. 40 yıldır nereye gittiysem hep benimle geldi. Bundan sonra da gelecek galiba! Alan Parsons ve mekânı cennet olmuş Eric Woolfson bence birer şair. Albüme inanılmaz vokaliyle katkıda bulunan ve 2015’te kaybettiğimiz Chris Rainbow’u da unutmayayım. Kumarla hiç işim olmadı ama kumarbazın ruh hâline sahibim! Bu sözler beynimde yankılanıp duruyor!
“But the game never ends when your whole world depends
On the turn of a friendly card
No, the game never ends when your whole world depends
On the turn of a friendly card”
***
Portishead’in 1994 tarihli Dummy’si bu yıl dikkatimi en çok çeken albüm oldu. 1990’lı ve 2000’li yılların popüler kültüründe melankolik, duygusal ve kimi zaman bir “arka fon müziği” olarak görülen parçalar, aslında oldukça değişken ve marjinal bir yapıya sahip. Parçaların içindeki analog sample’lar, sıkıştırılmış perküsyon, dissonant elektronik melodiler, zaman zaman blues ve rockvari gitarlar, samimi vokallerle birleştiğinde ortaya çıkan zamansızlık, beni oldukça etkiliyor. Genel kanıya göre melankolik ve seksi vokallerin ön planda olduğu bir albüm olarak görülen Dummy, çağdaşları Definitely Maybe ve Parklife gibi popüler albümlerin yanında hem vokal hem de enstrümantal anlamda oldukça karanlık ve progresif bir kurguda. Grubun yaratıcıları Geoff Barrow ve Adrian Utley’nin -benim de katıldığım- yorumlarıyla “Portishead, dönemin dans veya chillout gruplarından ziyade Nirvana ile daha çok ortak noktaya sahip.”* [Orkun Dayıoğlu]
* Jude Rogers, “Dummy wasn’t a chillout album. Portishead had more in common with Nirvana”, The Guardian, 24 Ağustos 2019.
***
Müjde yılın sonuna doğru geldiğindendir herhalde, büyük verinin payıma düşen kısmını işleyen algoritma 2023 hülasasına yetiştirememiş hakkıyla: James Blake’in Playing Robots into Heaven albümünü döndürüyorum. 2011’de yayımlanan ilk albümünü hayretli bir hayranlıkla dinleyegeldim bunca yıldır. O tarihte 23 yaşındaki birinin, tüm şarkılarında sezdirdiği karanlık karmaşayı sade ve kuvvetli bir şekilde ifade edebilmiş olması büyüleyiciydi. Döneminin akımlarına, özellikle de (bence Burial’ın tekinsiz şarkılarında billurlaşan) UK garage, dubstep, two-step gibi Ada üsluplarına bu kadar özgün ve olgun bir şekilde dahil oluşu, Londra’nın yağmurlu gecelerindeki meşguliyetini gayet iyi anlatıyordu. Yayımladığı her şeyi dinledim, ama ilk albümün tadını alamadım çoğunda. Belki şöhretin etkileri, belki nafile arayışlar, belki müzik yapımcılığının kerameti kendinden menkul dinamikleri sanki onu biraz savurdu gibi geldi bana. Elbette her albümünde birkaç yoğun pırıltı mevcuttu. İşte, birkaç ay önce yayımladığı albümle James Blake uzun ve zorunlu bir seyahatten eve dönmüş. Başladığı yeri seyahatinden devşirdiği görgüyle ziyaret etmesi dokunaklı. Bakalım bundan sonra nereye gidecek. Evde kalacak değil ya! [Osman Şişman]
***
Cevap belki RZA’nın Saturday Afternoon Kung Fu Theater albümü olabilir ama emin değilim. [Ömer Altan]
***
Müzikte keskin bir çizgim yok. Neyi merak edersem ve keşfetmeye, dinlemeye değer bulursam onu dinliyorum. Bu yıl, bolca Sâmi kültürünü keşfetmeye zaman ayırdım. Sâmi sanatçıların spritüal, geleneksel olarak akapella ya da perküsyon ve başka enstrümanlarla da icra edilen joik’lerini dinledim. Beni en etkileyen de Jon Henrik Fjällgren’in Goeksegh albümü. [Ömer Sümer]
***
Hırvatistan’dan beş genç/kafa adam. Gruplarının ismi: Daliborovo Granje, Türkçesiyle “Dalibor’un Dalları”. Eski Yugoslav elinde “Dalibor”, Ali-Veli sıradanlığında/ironisinde bir isim. Yani, grupları için “Ankara’nın Bağları” ya da “Ali Baba’nın Çiftliği” gibi bir isim seçerek, çıtayı nereye koymuş olduklarını görmek lazım.
Elbette, özünde rakçı çocuklar bunlar; gitara tapanlar, “metaaal!” diyenler. Ama Batı dışında büyümüş müzisyenlerin o çok iyi bildiğimiz onurlu hassasiyeti ve sorumluluğuyla, Doğu’da –akıllarında– kalan ne varsa da müziklerine yedirmek hususunda çok istekliler. Öyle olmasaydı, gruplarında davulcunun/gitarcının yanına Balkanların simgesi trompeti –o biçim de olsa– çalan birini eklemeyi düşünmezlerdi. Fakat ilginç bir şekilde müzikleri post-rock, psychedelic rock türleri içinde akıp, kopup, ateş alıp giderken, Batı dışı müziğe meyilleri ne zaman/nerede zuhur edecek ve ben bunu yakalayabilecek miyim diye de hep hafif bir çekingenlik ve ürpertiyle bekliyorsunuz. Doğaüstü bir durum da var burada üstelik; bazen parçalarının bir yerinde görünen şey, diğer bir dinleyişinizde görünmeyebiliyor!
Benim müptelası olduğum Hainin, ikinci albümleri. 2020’de yayımlandı. Hem bahsettiğim doğaüstü dinleme deneyimi nedeniyle hem de zaten çoğu parçalarının kaynağı doğaçlamaları/takılmaları ağbi ya olduğu için, üç yıldır bu albümün içinden çıkamıyorum. “Fairuz Derin Bulut, Hayvanlar Alemi, Zen, Congulus, Nekropsi nerede?” veya “Kılıçdaroğlu seçimi nasıl oldu da kazanamadı?” diye karalar bağlıyorsan, çare şimdilik Daliborovo Granje, sanırım… Danimarka’daki The Lake Radio’ya taşıdığım “Katibim Records” adlı mixtape projemin ilk bölümünde de bu şahane grubu çaldığımı eklemek isterim. [Özgün Çağlar]
***
2023 yılında beni en çok etkileyen ve tekrar tekrar dinlediğim albüm Turnstile’den Glow On.
Nedeni albümün “Blackout” parçasındaki şu iki dizede gizli: “And if it makes you feel alive / Well, then I’m happy I provide” (“Ve eğer bu seni yaşıyor hissettiriyorsa / O zaman ben de bunu sağladığım için mutluyum”). Albüm, bana yaşadığımı yüksek bir volümde hatırlatıyor ve sanatçı da bundan mutlu oluyor. Daha ne beklenir! [Ruken Doğu Erdede]
***
Jungle’dan Volcano albümü. Adı gibi alev alev bir albüm. 2023’ün en sıcak yaz ayının ortasında çıktı, daha hâlâ etkisindeyim. Uzun zamandır herhangi bir albüme bu kadar heyecanlanmadım (En son 2019’da Flying Lotus’un Flamagra albümü için belki?). Her şarkı için çekilen ve bir tam set olarak henüz yayımlanan video kliplerinde Shay Latukolan’ın koreografileri baş döndürücü derecede güçlü ve canlandırıcı. Müthiş bir dans albümü. [Sanem Odabaşı]
***
Kamilya Jubran: Wameedd
2023 yılında geç bir keşif belki de; ud ve kanun çalan kadın sanatçılara olan merakımın sonucu karşıma çıktı Kamilya Jubran. Bu albümü sözlerini anlamasam da kalpten dinlerken buldum kendimi hep, diğer albümü, Nhaoul’ (2013) içinde de özellikle “Hayati-Ma vie” parçası bir başka. Hele ki şu an Gaza’da ve bölgede yaşanan soykırıma ve insanlık dışı boyuttaki savaşa bir tür tanıklık ederken yeniden dinledim bu albümü. Her seferinde gitmediğim ama tanıdık olduğum coğrafyanın içinde dolanırken buluyorum kendimi; tabii hüzün hep eşlikçi ve bir tür köklü umut. [Seçil Yersel]
***
Bütün 2023’ü düşünemiyorum nedense. Ama bugün dinlediğim bir albümden etkilendim, kaçıncı kez dinliyorum bilmiyorum. Bir Rus rap grubu, Aigel. Çoğu şarkı sanırım Tatarca. Rap çok çok ender dinlediğim bir şey, o yüzden hoşuma gitmesine şaşırdım. Baktım, elektronik hip hop diye geçiyormuş. Dinlediğim albümün adı Пыяла, 2020 tarihli. Bir duo imiş: Aigel Gaisina bir şairmiş ve Ilya Baramiya bir elektronik müzisyenmiş. Belki de Aigel şair olduğu için yakın geldi, kim bilir. Dinlemeye devam… [Süreyyya Evren]
***
Dinlediğimi söylemekten utandığım ve gizli gizli dinlediğim, keyif aldığım albümlerin yanından müthiş bir hızla zirveye çıkan, kendimi alıkoyamadan tekrar tekrar dinlediğim bu senenin albümü benim için Charlotte Cardin’in 99 Nights’ı oldu. Çocukluk aşkım Jim Carrey’e yazdığı şarkı için de kendisine teşekkürlerimi sunuyorum. [Şeyma Keçeli]
***
David Bowie: Low
Baştan sona yalnızca bir kere dinlediğim bir albüm, Manifold’un sorduğu soru üzerine albüme dair duygumu tazeleme ihtiyacı hissedip şu an yeniden dinlememi es geçersek. Ancak Bowie’yle tanışmamı, onu bir nebze de olsa özümsememi sağladığı için önemli. Berlin Üçlemesi’nin ilk albümü, Brian Eno’nun da albüme katkısı var. Eno sevmem, önceden dinlemeye kalkıştım kendisini ancak atmosferik dokunuşlar/soyut şeyler bana göre değil. Ben müziğin ilerlemesini severim ve anlatmalı, gayet somut, klasik bir anlatımı olmalı. Bowie bir anlatıcı. İyi bir gözlemci. Belki bazen onu bir ahlak retorikçisi/öğütçü gibi bile aldığım oluyor. Bakınız “Ashes to Ashes” isimli şarkısı. Özgür bir zihin olduğu kesin, sanatsal iştirake de açık bir kişiliği var. Laneti mi özgürlüğü mü emin değilim, sanat kariyeri boyunca hep bir başkası olmayı bir biçimde başarmış gibi duruyor, ilham verici. Bu albümdeki sözleri parçaları dinleyişime eşlik edecek şekilde okurken, ondaki depresyonun yönlerini, obsesif ve erotik ruh hâllerini, dürtüselliği, yer yer politikleşen mistik ve hazin ümidi hissettim ve albüm boyunca hazmetmeye çalıştım. “Be My Wife”, “Speed of Life”, “Always Crashing in the Same Car” ve özellikle “Subterraneans”. “Subterraneans” en sevdiğim albüm kapanışlarından biri oldu belki. Bu hissi uzun süre unutmayacağım. O cazvari, beatnik ve flu kapanış, özellikle parçanın kırılma noktasında sivrilip bizi sona kadar taşıyan o duygulu melodi, ona eşlik eden manasız sözler, neolojizmler albüm kapağındaki rengin neden böyle koyu nükleer bir turuncu, neden zehirli olduğunu sanki iyi vurguluyor. [Tevfik Kanoğlu]
***
Kelela’nın ikinci albümü Raven, R&B’ye yeni bir soluk getiriyor. Albümün tutkulu melodileri ve sıcak beat’leri güzel bir gecenin başlangıcında ortamı ısıtabilir. [Ulya Soley]
***
Büyük Ev Ablukada’dan Defansif Dizayn. Albüm hem duygusal hem de teknik anlamda üstüne herhangi bir fikir belirtmeye yer bırakmayacak kadar kusursuz. [Umut Altıntaş]
***
Acid Arab’ın bu sene yayınlanan ٣ (Trois) albümü, beni senelerce İskenderiye sahilindeki araba içinde mp3’ten çalan beat’lere götürdü. Albümdeki tüm ortaklıklar başka bir dans pisti mümkün hayalinin açık ve yaygın bir göstergesi. [Yelta Köm]
***
Bretonya çıkışlı Fransız hip hop grubu Manau’nun 1998 tarihli Panique Celtique albümünde yer alan “Le tribu de Dana” (Dana’ya övgü) müzik listelerinde 1 numaraya kadar yükselmiş.
Bu şarkıyı çıkışından yirmi beş yıl sonra, 2023 yılının şubat ayında keşfettim. O gün yıllardır süren aidiyet mücadelesini yani Fransız vatandaşlığı hakkını kazanmış, dokunaklı bir seremoninin ardı sıra kolumun altında Cumhurbaşkanından adıma yazılmış bir mektup ve vatandaşlık haklarının sıralandığı dosyamla Paris sokaklarında yürüyordum. Kulaklığımdan dinlediğim Spotify’da Fransızca bir rap şarkıya denk geldim. İlkin duyulan gayda nağmeleri çok hüzünlüydü ancak şarkının tırmanışında bir mücadele/zafer havası vardı. Benim o andaki ruh hâlimle birebir örtüşen bu şarkıyı favorilerime ekledim ve sonrasında hep dinledim. Rapçileri anlamak için o dili oldukça iyi konuşmak gerekiyor, bense belki yarısını çıkarabilmiştim. Daha sonra internetten sözlerin tamamını bulduğumda hissimde yanılmadığımı kanıtladım. Şarkı, orta çağda bir delikanlının köyünden yani Bretonya ovalarındaki Dana kabilesinden ayrılarak savaşa katılmasını anlatıyordu. Savaştan sonra koca kabileden bir tek kendisi hayatta kalıyor, tanrıların kendisini tarihin en kara gününde neden koruduğunu anlatamasa da kabilesini sil baştan tek başına kurabilmek için evine, ailesine koşuyordu.
Kelt müziğinin rap yorumu olan bu parça meğer senelerin eskitemediği bir şarkıymış. Ne zaman dinlesem aklıma, bir bulutlu öğleden sonra, yorgun ama mutlu, kollarımla sıkı sıkı sardığım vatandaşlık dosyamla Arcole köprüsünün üzerinden evime koşturarak dönüşüm gelir. [Zeynep Rade]
*
“audio equalizer in color light”
(CC BY-SA 2.0 DEED)

