58. Antalya Altın Portakal Film Festivali tanıtım görseli, kaynak: Antalya FF
Altın Portakal’da Ulusal Yarışma
58. Antalya Altın Portakal
Film Festivali’nden Notlar

Pandemi döneminde ikinci kez düzenlenen Antalya Altın Portakal Film Festivali, 2–9 Ekim tarihleri arasında gerçekleşti. Skandallarıyla meşhur festival bu yıl da şaşırtmadı. Günde iki seansın olduğu, yarışma dışı gösterimlere az yer verilen festival, şehirden kopuk bir hâle dönüştü. Şehirden ve insanından kopukluğu aslında pandemiden önce gerçekleşmişti.

Nostaljik bir dekor gibi duran, Antalyalıların festivalle tek bağı olan ünlülerin şehirden geçiş yaptığı kortej bu yıl yoktu. Festival alanına pavyonların kurulduğu, insanların festival atmosferiyle temas ettiği yıllar geride kaldı. Sadece meraklısının takip ettiği, şehir insanının da afişlerde gördüğü bir etkinlik artık bu. Meşhur Antalyalı teyzeler bile yok festivalde.

Açık havada, yirmi derecelik rüzgârlı “Antalya soğuğu”nda, plastik sandalyede geçen bir hafta… Beş adet ilk filmin yarıştığı on filmlik Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması seçkisindeki filmlerin dokuzunu erkek yönetmenlere ait olanlar oluştururken, hikâyeler de beklendiği gibi fazlaca erkekti. Tüm bunların aksine iyi filmler izlediğimiz seçki son yılların en iyisiydi.1

İki Şafak Arasında

Aynı zamanda festivalin açılış filmi olan Selman Nacar’ın ilk uzun metrajlı filmi İki Şafak Arasında, sahibi olduğu fabrikada yaşanan iş cinayetinin peşine düşen Kadir’in bir günlük hikâyesini anlatıyor. Küçük bir Anadolu şehrinde iplik fabrikası sahibi olan muhafazakâr Bulut ailesinin en genç üyesi Kadir. Yaşanan iş cinayeti sonrasında fabrika yönetiminin suçsuz olduğuna, ölümün “alkolik” işçinin dikkatsizliğiyle gerçekleştiğine inanıp/inandırılıp, olayın peşine düşerek ailesinin yalanları ve sermayenin acımasızlığıyla yüzleşiyor.

Yeşil sermaye, Mercedes, ahlak tartışması… İslami burjuvanın kodlarını yansıtan ama bunları gösterirken de rahatsız etmeyen bir yönetmenlik. Seyirciyi ikna çabasına sokmadan, az referansla, kurduğu aileyi ve dünyasını kolayca izletiyor. Temposunu da her daim koruyarak bir sonraki sahnesini merak ettiriyor.

İki Şafak Arasında’dan görüntü,
kaynak: Antalya FF

İslami burjuvanın genç üyesi Kadir bir iş cinayeti sonrası hayatının merkezinde olan değerleri bir anda sorgulamaya başlayıp vicdanıyla hareket ederek ailesinin karşısına çıkarken Yeşilçam dünyasının bir karakterini izletiyor adeta. Bir patronun 24 saatte vicdanıyla hareket etmeye başlamasına yol açan dönüşüm seyirciyi pek ikna edemese de kendini ilgiyle izletiyor.

Kadir, Alevi bir kızla evlenmek istemesini ailesine açıklayamayan “farklı” bir muhafazakâr genç. Aynı zamanda itibarlarını her daim koruyan ve bu uğurda bürokratik güçlerini sınırsızca kullanan Bulut ailesinin bir ferdi. Tüm bu tezatın içinde iyi bir insan olarak nitelendiriliyor ve sınıfının çıkarlarına bir an olsun sadakatsizlik etmiyor. Sadece vicdanını rahatlatmak adına ölümün nedenini araştırıyor. Suçlarını öğrendiği zaman bile yurtdışına çıkmamak için aileye olayı kapatması için para teklif ediyor.

Bir iş cinayetini işçinin gözünden değil de patronların gözünden izleten bu film Calin Peter Netzer’in Çocuk Pozu’nu [Pozitia Copilului] hatırlatıyor. Orada kazayı yaparak çocuğu öldüren üst sınıftan genci hapishaneye düşmemesi için koruyan bir anneyi izlemiştik. İki Şafak Arasında’da yine üst sınıfın gözünden, üstelik de bizzat cinayetin sebebi olan patronların gözünden hikâyeyi izliyoruz. Kamerası ve adli vakasıyla Farhadi’yi, hikâyenin bürokratikliğiyle de Romanya sinemasını hatırlatan film, Çocuk Pozu gibi vurucu bir final tercihi yapmayarak yılın en iyi işlerinden biri olma fırsatını kaçırıyor.

Zuhal

Bir kedi sesinin peşinde 90 dakika… Elif Nazlı Durlu’nun ilk uzun metrajlı filmi için yapılabilecek en kısa özet belki de. Filme ismini de veren Zuhal adlı başkarakterin kısa ve küçük hikâyesini izliyoruz burada.

Geniş bir dolap veya dar bir koridor. Zuhal yeni taşındığı eve dolabını bir türlü sığdıramıyor. Aksilikler birbirini takip ederken bir kedi sesi duymaya başlıyor. Kedi sesinin peşinde apartmanı ayağa kaldırıyor. Sesin nereden geldiğini anlamak ve kediyi bulmak için apartmandaki komşularıyla tanışmak zorunda kalıyor. Yaşlı bir çift, sürekli kavga eden karı-koca, çocuklarıyla yaşayan bir kadın… Erkek arkadaşının yurtdışında olması sebebiyle yalnız yaşayan Zuhal yeni taşındığı apartmanda komşularıyla iyi ilişkiler kuramıyor.

Komşuları, yani yan karakterlerle seyirci de ilişki kuramıyor. Zira çok tanıdık çok bildik karakterler bunlar. Kara mizah denemesiyle çıkılan yolda mizahtan eser göremiyoruz. Kuzey sinemasını andıran karakterleri ve dünyasını absürtlüklerle aktarmaya çalışan ama günün sonunda her daim başa dönen, tekrara düşen bir film. Senaryosundaki oyunbazlığı kedinin gizemi üzerine olan, kedi sesinin gerçekten var mı, yoksa Zuhal’in bir hayali mi diye düşündüren ama sonunda kediyi Zuhal’in kucağında seyirciye göstererek yapısını bozan bir iş. Gücünü Zuhal’i canlandıran Nihal Yalçın’ın başarılı oyunculuğundan alan, tüm kusur ve günahlarıyla bir ilk film.

Kafes

Cemil Ağacıkoğlu’nun 90 dakikalık zor filmi. Hasan, memurluktan atılan eski bir polis. Görevden alınışının suçunu başarısız bir operasyondaki muhbirlerine ve diğer ekip arkadaşlarına yüklüyor. Bir intikam hikâyesi izleyeceğimizi düşündüren ilk sahnesiyle film bizi başka bir tarafa götürüyor.

Hasan memurluktan atıldıktan sonra İstanbul’un arka mahallelerinin birinde bir otelde çalışıyor. Eski bir polis arkadaşı, kız kardeşi ve otelden müşterisi olan İlona görüştüğü az sayıda insandan üçü. Hasan, kardeşinden sürekli borç isteyen, sorunlu bir erkek karakter.

Defalarca izlediğimiz bir hikâyeyi defalarca izlediğimiz şiddete eğimli erkek karakter üzerinden anlatan, tüm bunlara rağmen senaryosunda ya da kamerasında hiçbir yenilik olmayan Kafes, 90 dakikanın bitmediği, temposu sabır taşı niteliğinde, naftalin kokan bir yapım. Yan karakterler filmin hiçbir yerine hizmet etmediği gibi, etmemeleri gerekiyorsa bile neden var olduklarını anlamadığımız birer dekor unsuru adeta. Ne son sahnesiyle etkileyen ne de sürpriz yapan, festivalin seyri en zor filmi.

Okul Tıraşı

Okul Tıraşı, yönetmen Ferit Karahan’ın Berlin Film Festivali’nden ödülle dönen ve Antalya’da en çok merak edilen filmlerdendi. Film, doğuda ücra bir köyde bulunan yatılı okulda yaşanan bir olayı perdeye aktarıyor. Yusuf isimli öğrenci hastalanan arkadaşına refakat edip öğretmenlerinden yardım istiyor. Çocuğun hastalanmasına sebep olan öğretmenleri bir bir revire gelerek suçu birbirine atıyor.

90’lar sonu veya 2000’ler başında geçtiğini düşündüğümüz film bize yatılı okuldaki baskıyı, şiddeti izletiyor. İlk yarısında okulun koridorlarında gezerek şiddeti aktaran kamera, ikinci yarı itibarıyla revirde hastalanan öğrencinin başında suçlunun kim olduğu sorgulamasını gösteriyor. İzleyicide merak duygusunu pek de uyandıramadan devam eden film, sahici atmosferiyle izleyiciyi kendinde tutuyor.

Okul Tıraşı’ndan görüntü,
kaynak: Antalya FF

Kamera kullanımı ve birkaç sahnesiyle Laszlo Nemes’in Saul Fia adlı filmini hatırlatan Okul Tıraşı etrafında gezindiği meselelerle ilgili pek bir şey söylemiyor. Şiddetin en yoğun olduğu yıllarda, uzak bir Kürt köyünde iktidarlarını diri tutan eli sopalı ceberut devlet memurlarının olduğu politik bir arka planda, “Tadımız kaçmasın” naifliğinde bir anlatım. Aynı hikâye Türkiye’nin herhangi bir yerindeki bir yatılı okulda geçse, yine benzer şeyler izleyecektik. Buraya özel olmasını hissettirecek ve gösterecek cesarette değil.

Anadolu Leoparı

Festivalin diğer ilk filmlerinden biri olan Emre Kayiş’in Anadolu Leoparı, 23 yıl boyunca müdürlük yaptığı hayvanat bahçesinin Arap sermayedarlara satılmasıyla ortada kalan Fikret’in hikâyesini anlatıyor.

Fikret yalnız yaşayan, sessiz bir karakter. Müdürü olduğu hayvanat bahçesinde tutsak olan Anadolu leoparıyla benzer hayatı yaşıyor. Anadolu leoparının ölmesi ve onu gizli bir şekilde gömmesiyle kriminal bir olayın içine düşüyor.

Sürekli hikâyeler anlatan savcı, polis, müsteşar… Kayıp olayını araştıran bu karakterler adeta klişeler zincirinin birer halkası. Sinemamızda artık görmeye tahammül bile edemediğimiz türden bir erkek karakteri başrolüne koyan bir film Anadolu Leoparı. Türkiye’deki bilinçli kültürel dönüşüme hayvanat bahçesinin özelleştirilmesi meselesi üzerinden bakan ama hiçbir şey söylemeyen bir anlatım. Ne eski Türkiye nostaljisi yapıyor ne de yeni Türkiye’ye dair elle tutulur bir eleştiri getiriyor.

İlk filmiyle sorunlu erkek karakter hikâyesi anlatan bir yönetmenin en azından taşradan çıkarak kentten, üst orta sınıftan bir hikâye anlatması sinopsis üzerinde farklı görünse de perdede yıllardır aynı şeyleri izlediğimiz hissini veriyor.

Bembeyaz

Yine bir ilk film olan, Necip Çağhan Özdemir’in Bembeyaz’ı muhafazakâr biri olan Vural’ın evlilik dışı ilişki içinde olduğu Sonay’ı öldürmesinden sonra yaşadığı durumu anlatıyor.

Vural evli ve bir çocuğu olan dindar bir adam. Sonay ise evlere temizliğe giderek yaşamını sürdüren, annesinin ölümünden sonra yalnız yaşamak durumunda kalmış genç bir kadın. Yaşadıkları gizli ilişkiyi inançlarına göre büyük bir günah sayan Vural, ardından işlediği cinayet sonrasında kendi içinde bir sorgulamaya yönelmiyor. Oğluna ve çevresine öğütler vermeye devam ediyor.

Polislerle kurulan uzun diyalog, başka bir yönetmenin elinden çıkmış gibi duran, estetik bütünlük açısından filmden kopuk birkaç sahnede toplanıyor... Tüm bunlar akıcı hikâyeyi daha da zorluyor. Gündüz kuşağı televizyon filmi tadında, sonunda ne olacak diye merakla izleten bir film. İyi oyunculukların da kurtaramadığı, ana akıma hitap edebilirse vizyonda veya çevrimiçi platformlarda izleyici bulabilecek bir yapım.

Birlikte Öleceğiz

Birlikte Öleceğiz, son uzun metrajlı filmlerini 2013 yılında çeken Melik Saraçoğlu ve Hakkı Kurtuluş2 ikilisinin yeni filmi. Ece ve Mazhar’ın aşklarını anlatırken, ülkeye ve İstanbul’a dair birçok şey söylüyor.

Mazhar, Kanada’dan döndükten sonra İstanbul’da yaşayan, arkadaşı Erman’ın kız arkadaşı Ece’yle tanıştıktan sonra da hayatının seyri değişen bir doktor. Ece ise kullandığı ağır ilaçların etkisiyle duygu durumu değişiklik gösteren bir öğretmen. İkilinin inişli çıkışlı aşkını anlatan film, 161 dakika boyunca masal gibi akıyor.

Birlikte Öleceğiz, bu masalsı aşkın yanında Türkiye’ye dair birçok şey de söylüyor. Şehirlerdeki mafya düzeninden kontrolsüz şehirleşmeye, devlet kurumlarındaki kadrolaşmadan beyin göçüne… Tüm bunlar hikâyeye güzelce yerleştirilerek filmin arka planını oluşturuyor.

Birlikte Öleceğiz’den görüntü,
kaynak: Antalya FF

Kısıtlı imkânlar ve eş dost akrabayla çekilen Gözümün Nûru’ndan sonra ikilinin sineması değişmiş görünüyor. Zira birçok yönetmenden esintiler taşıyan film en çok da Paolo Sorrentino sinemasından etkilenmiş. Filmin açılışı ve kapanışı tıpkı Sorrentino’nun Roma için yaptığı gibi, şehre dair bir aşk mektubu tadında. Yan karakterlerin akıbetlerini gördüğümüz son sahneler veya Haldun’un eşine özlemini yansıtan görüntülerin olduğu Arkeoloji Müzesi sahnesi Sorrentino sinemasından izler taşıyor.

Daha sık film çekmesini beklediğimiz Melik Saraçoğlu ve Hakkı Kurtuluş ikilisi Türkiye sinemasının yüz akı işlerinden birine imza atmış. Festivalin en iyi filmlerinden olan yapımın masalsı etkisi zihinlerde uzun süre yer tutacak gibi duruyor.

Diyalog

10 filmli ulusal yarışma seçkisinin son gününde gösterilen Diyalog, Ali Tansu Tarhan’ın yönetmenliğini yaptığı, seçkideki beş ilk filmden bir diğeri. Bir filmin deneme çekimlerinde tanışan Hare ve Ushan’ın senaryoda canlandırdıkları çiftinkine benzer ilişkisini anlatıyor.

Diyalog, birçok kez izlediğimiz “film içinde film” temasının bir örneği aslında. Oyuncu seçimlerinin olduğu ilk sahnesiyle korkutup “Böyle mi devam edecek acaba?” dedirten, festivalin en sürpriz filmi. Zekice yazılmış senaryosu tıkır tıkır işliyor ve uzun tek plan tercihleriyle riskli hamleler yapıyor.

Provasını yaptıkları kavga sahnesini gerçek ilişkilerinde de yaşayan bir çift Ushan ve Hare. Tarhan’ın kavga sahnesinde kamerayı çiftin etrafında gezdirerek yaptığı “Çekilen filmin bir sahnesi değil bu” ispatı ve son sahnede de “Kestik!” sözüyle dekorun ve set ekibinin görülmesi gibi sahnelerle “filmin içindeki film” zekice ayrılıyor.

Yer yer Corneliu Porumboiu’nun Bükreş’e Gece Çöktüğünde veya Metabolizma’sını hatırlatsa da sinemamız açısından cesur bir iş. Antalya’ya değil belki ama Berlin Film Festivali’ne bilhassa Forum bölümüne yakışacak düzeyde başarılı bir ilk film.

Kerr

Türkiye sinemasında az konuşulan ve seyircide karşılığını az bulan Tayfun Pirselimoğlu’nun son filmi Kerr, aynı zamanda festivalin kapanış filmiydi.

Öykü, babasının ölümü sebebiyle yıllar sonra yaşadığı küçük şehre gelen Can’ın şehrin sakinleriyle ilişkisini ve şehirden ayrılamayışını konu ediniyor. Tesadüfen bir cinayete tanık olan Can şehirden istese de ayrılamaz. Köpek saldırılarının yaşandığı kentte sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir ve yakasını hiç bırakmayan tuhaf insanlar onu trajikomik olayların içine iter.

Kerr’den görüntü,
kaynak: Antalya FF

Pirselimoğlu’nun önceki filmlerinden Ben O Değilim ile benzer sularda yüzen Kerr, trajikomediyi distopik bir atmosferde sunuyor. İncelikli mizahını ustaca kullanan yönetmen, mekân tercihleriyle de soğuk, Sovyetik bir atmosfer yaratıyor.

Hikâyesi ve dünyasıyla Karen Shakhnazarov’un 1988 yılı yapımı Gorod Zero’sunu, katiliyle Fargo’nun Lorne Malro’sunu hatırlatan, Melik Saraçoğlu ve Hakkı Kurtuluş’un küçük roller üstlendiği film, başrolde Erdem Şenocak’ın başarılı performansıyla daha da büyüyor.

1. Seçkide izlemediğim tek film Semih Kaplanoğlu’nun Bağlılık Hasan’ı oldu.

2. Editörün notu: Hakkı Kurtuluş, Jeff Talks sunumunda Gözümün Nûru’nu anlatmıştı.

Antalya Altın Portakal Film Festivali, Baran Çetin, film, sinema, Türk sineması