Ulusal Yarışma
Film Festivali’nden Notlar
Ben O Değilim, senaryosunda ve yönetmenliğinde Tayfun Pirselimoğlu’nun imzası bulunan, Türkiye sinemasının en nevi şahsına münhasır filmlerinden biri. 33. İstanbul Film Festivali’nin ulusal yarışma kategorisinde, en iyi film ve en iyi senaryo ödüllerinin sahibi olmuştu. Kazandığı ödüllere rağmen az ilgi gören, gösterişsiz sinemasıyla da az konuşulan Tayfun Pirselimoğlu, Ben O Değilim’le en iyi filmlerinden birine imza atmıştı.
Ben O Değilim, sinemamızda izlemeye alışık olduğumuz tarzda bir erkek karakteri başrolünde bulunduran ama tüm klişelerden uzak olarak sinemamızda benzerine pek rastlamadığımız hikâyeye sahip bir yapım. Baş karakterlerden Nihat (Ercan Kesal), yemekhanede temizlikçi-bulaşıkçı olarak çalışan, bekâr, orta yaşlı, hayatı yalnızca işi ve evi arasında geçen sessiz bir adam. Ayşe (Maryam Zaree) de yine aynı işyerinde yeni işe başlayan, eşinin hapishaneye girmesiyle yalnız yaşamak durumunda kalmış genç bir kadın. Ayşe’nin Nihat’ı hapishanedeki eşine çok benzetmesi ve onu eşinin yerine koymaya başlamasıyla ikilinin yolları kesişiyor. Hikâyesinin temelini benzerlik üzerine kuran Pirselimoğlu, bu benzerliği film boyunca çeşitli şekillerde tekrarlayarak kullanıyor.
Benzerlik, kimlik değiştirme, benzerliği kullanarak bir başkasının kimliğine bürünme gibi durumlar aslında filmlerde çok da uzak olmadığımız temalar. René Clément’in 1960 yılı yapımı Plein Soleil filmi ve Michelangelo Antonioni’nin 1975 yılı yapımı Professione: Reporter’ı bu temanın akla ilk gelen ve en başarılı örneklerinden. Pirselimoğlu’nun filminde ise bu benzerlik ve kimlik meselesi, muadili olan örneklere göre daha farklı bir anlatı üzerinden aktarılmış. Bu farklı anlatısının en bariz yanı ise trajikomik dili.
Trajikomik üslubun sinemamızdaki son örneklerinden biri de yine Ben O Değilim’in başrol oyuncularından Ercan Kesal’ın yazar ve yönetmenliğini yaptığı 2020 yılı yapımı Nasipse Adayız. Kesal’ın ilk uzun metrajlı filmi olan Nasipse Adayız, Kemal Güner (Ercan Kesal) isimli doktorun Beyoğlu belediye başkanlığı aday adaylığı sürecini ve propaganda çalışmalarının bir gününü anlatan bir film. Daha önce yine aynı isimle kitaplaştırdığı, şimdi ise filme aktardığı hikâye aslında Ercan Kesal’ın bizzat yaşadığı aday adaylığı sürecini anlatıyor. Nasipse Adayız, yaşadığı politik bir kaos gününü hiciv niyetiyle aktarmaya çalışan ama günün sonunda güvenli trajikomik kalıplardan çıkmayan, Türkiye siyasetine dair bir hikâye anlatırken yakın geçmişe hiçbir atıf yapmayan veya eleştiri getirmeyen bir film.
Rumen yeni dalgasını andıran kamerası ve sahneleriyle Nasipse Adayız, son dönemlerde Türkiye sinemasından çıkan birçok filmden ayrılıyor. Muadillerinden olan ve yine bir başka politik meseleyi anlatan Mahmut Fazıl Çoşkun’un 2017 yılı yapımı Anons’undan en büyük farkı ise politik hicvinin ve eleştirisinin olmayışı. Sonuç olarak merkezinde politik bir hikâye olan apolitik bir film.
Ben O Değilim’de ise merkezde politik bir mesele bulunmuyor; benzerlik meselesini ele alışı ve izlettiği dünyası politik. Temeli oluşturan bu benzerlik meselesi film boyunca birkaç kez tekrarlanıyor. Nihat, Necip’e olan benzerliğinden dolayı onun yerine geçiyor. Ayşe de bir deniz gezisinde kayboluyor. Bu andan sonra bir Antonioni karakteri gibi Ayşe’nin “kayboluşunun kayboluşunu”1 izlemiyoruz. Cesedi karaya vurmuş hâlde bulunuyor. Şehir değiştirmek zorunda kalan Necip’in bir an bir başka şehirde karşısına çıkan Asiye, Ayşe’ye olan benzerliği sebebiyle onun yerine geçiyor. Böylece filmin başındaki çift ile sonundaki çift, farklı kimlikler üzerinden de olsa aynı oluyor. Çember gibi her şey başa dönüyor. Başı ve ucu birbirine bağlı bir sarmal adeta. Nihat’ın Ayşe’nin kocasının yerine geçmesiyle başlayan sarmal, aslında ne Nihat ne de Ayşe için olağan dışı bir durum. İkisi de günlük hayatında yaşayamadıklarının peşinde olan kişiler. Nihat için hiç yaşamadığı, kendi evine göre nispeten daha konforlu bir evde hazır bir aile kurma fırsatı. Ayşe için ise evliliğinde yaşayamadığı anları sanki kendisine bir eş programlar gibi yönlendirmelerle yaşama fırsatı. Yaşanan benzerlikler sonucunda karakterlerin yeni kimliklerine olan uyum sürecinin mizahi dili ise hayli kuvvetli.
Bahsi geçen üç yerli filmin ortak noktası trajikomedi. Onları birbirinden ayıran ise yönetmenin bu trajikomik meselelere bakışı ve oluşturduğu politik dil. Bugün Türkiye sineması dediğimizde ilk olarak aklımıza gelen anahtar sözcükler taşra, buhran, sıkıntı, erkek karakterler. Bu filmler ise meselesini yine bir erkek karakter üzerinden, ama taşradan değil, farklı olarak şehirden anlatıyor. Ezici çoğunluğu kentlerde yaşayan bir toplumun sinemasını taşradan çıkartıp şehre yönelten işler. Özellikle de Ben O Değilim ve Anons, trajikomedinin aslında ne denli politik bir iş olduğunu gösteren yapımlar.
“Toplumsal dünyanın temsil edilişi politiktir ve bunun için seçilen temsil tarzları dünyaya karşı farklı politik duruşları ifade eder. Her kamera konumu, her görüntü düzenlemesi, her montaj kararı ve her anlatısal seçim, türlü çıkar ve arzular barındıran bir temsil stratejisiyle ilişkilidir. Sinemanın yalnızca ‘gerçekliği’ ortaya koyan ya da betimleyen hiçbir cephesi yoktur.”2
Bu bağlamda karakterlerin apolitikliği filmin apolitikliğine neden olmaz. Zira apolitiklik de politik bir tercihtir. Ben O Değilim’de Nihat’ın ve Ayşe’nin her seçimi ana hikâyede politik bir değer oluşturuyor. Karakterlerin temsil ettiği sınıflar, 125 dakika boyunca yaşananların da temsili olmuş durumda. Aslında bu sarmal yalnızca Nihat’ı ve Ayşe’yi değil alt sınıflarda yaşanan trajedileri temsilen, birçok Nihat ve Ayşe için sürekli başa dönme durumunun, bir çeşit çıkışsızlığın da temsili. Nihat’ın Necip’in yerine geçmesi de Asiye’nin Ayşe’nin yerine geçmesi de kendileri açısından konum değiştirmekten fazla öteye gitmiyor. Alt sınıflar içerisinde aslında Necip ve Nihat aynı kişi. Tıpkı Asiye ve Ayşe’nin de aynı kişi olması gibi. Ne büyüyor ne de küçülüyorlar. Toplumsal tabakalarda sahip oldukları kimlikleri hep aynı. Birbirlerinin yerine geçmeleri sınıf değiştirmekten ziyade konfor alanlarını değiştirme. Yaptıkları, Bong Joon-Ho’nun Parazit filmindeki gibi değil. Oradaki alt sınıftan aileler gibi, eski hâllerine göre daha iyi olan yeni hayatlarına tutunmak pahasına, birbirlerinin başını ezmek zorunluluğunda kalmıyorlar. Aksine, kolektif bir dayanışma içerisinde de değiller. Birbirlerini ezerek veya sindirerek de yeni kimliklerine geçmiyorlar. Hatta ölüm ve öldürme fikrine, Nihat’ın anlatılanlardan duyduğu her ölüm hikâyesi sonrası yaşadığı şaşkınlık kadar uzaklar. Tek dertleri biraz daha rahat yaşamak. Bu niyetle hayatlarında değişiklik arzuluyorlar.
İstanbul’da ve İzmir’de yaşanan bu hikâye yalnızca Türkiye’ye özgü değil elbet. Gelişmiş veya az gelişmiş olsun tüm kapitalist ülkeler için geçerli olan bir durum. Bu da hikâyeyi evrensel kılıyor. Yersiz yurtsuz ve zamansız bir hikâye. Karakterler de hiç yabancı değil. Aslında Karl Marx’ın da referans verdiği gibi: “Anlatılan senin hikâyendir.”3
1. Pascal Bonitzer, çev. İzzet Yaşar, Kör Alan ve Dekadrajlar, 3. baskı (İstanbul: Metis Yayınları, 2017), s. 200.
2. Michael Ryan ve Douglas Kellner, çev. Elif Özsayar, Politik Kamera, 2. baskı (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2010), s. 419.
3. De te fabula narratur.