Bir Fanzincinin
Yeraltı Günlükleri
Ankara’da Altkültürlerin Ritmi

“Çok mektup gitti geldi aramızda”;1 her bir zarf, elimizdeki dünyayı büyüten birer kıvılcım gibiydi. On beş yaşımızda, mektuplara eklediğimiz fanzinlerle birbirimize köprüler kurar, posta pullarındaki samimiyetle içsel ateşimizi harlardık. O bağ sadece geçmişin hatırası değil, hâlâ içimde taşıdığım bir direniş biçimi. Bu direniş, algoritmalarla çevrili dünyamda altkültürlerin zihinsel açılımını canlı tutmaya yönelik, kültür endüstrisine meydan okuyan ürünlerle bağımı korumaya dayanıyor. Şimdilerde kaybolan mektup alışverişlerinin anıları arasında bir yolculuğa çıkıyorum. Zamanın silikleşen izlerinde Harvey’in (2015: 234) “mekân ve çevrenin toplumsal dönüşümünün yansız olmadığı” düşüncesini derinlemesine inceledikçe, bir kavramın ötesine geçiyor ve kaybolan iletişim biçimlerinin, zamansız dönüşümün izlerini sürüyorum. Durağım Ankara. Bu şehirde, dönüşümün yankıları arasında altkültürler üzerine yeni soluklar arayacağım.

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde (İLEF) düzenlenen “İletişim Araştırmalarına Özdüşünümsel Bakışlar” sempozyumunda, yine punk’ın çığlığında yankı bulan fanzinlerin izini sürüyorum. Bir zamanlar kâğıdın en köhne köşelerinde saklanan, özgürlükle yoğrulmuş bu sesler şimdi toplumsal dönüşümün diline dokunuyor. Her bir fanzin bir başkaldırının, bir arayışın ve belki de bir kimlik inşa etmenin hatırası olarak bu sempozyumda bir kez daha gün yüzüne çıkıyor. Punk ve fanzinler sadece geçmişin değil bugünün de iletişim anlayışını şekillendiren, silinmeye yüz tutmuş birer anı arşivi gibi. Panteonumda Lefebvre’in yankıları var; onun ritimanaliziyle meşgulken birden Jim Jarmusch’un Mystery Train’i aklıma düşüyor. Yine defalarca açtığım bu film dönüyor ve tren bozkırlara ilerlerken ekranda Les Inrockuptibles2 editörlerinin deyimiyle “elektro gitarlı Bakunin” olan Joe Strummer beliriyor. Babasının hariciyeci olması nedeniyle Ankara’da doğmuş bir punk-rock ikonu. Vardığımda ise ilk işim “Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne” Asım’la konuşmak oluyor. Asım tribünlerin ve fanzinlerin eski bir yolcusu; 1907 Gençlik adında bir tribün fanzini çıkarmış, yeraltının kıyafet tasarımlarında iz bırakmış bir ruh. Şimdilerde ise Ankara’da kendi pizza dükkânında eski günlerin tadını yeni tariflerde saklıyor:

“Altkültürler ve onların ‘stilistik dünyası’3 beni benden alıyor. Aslına bakılırsa yine soluğu oralarda alıyorum. Kasım 2001’deki bu dergide Joe Strummer’la bir röportaja yer verilmiş (Roll dergisinin 58. sayısını gösteriyor). Bazı yazılar ağır gelse de okumaktan vazgeçmezdim ve hâlâ saklarım o sayıları. Politik tartışmalar özellikle ilgimi çekmişti. ‘Çok politik ve kavgacı ve sonuç itibariyle bize ayak bağı oldu’ diyor Sandinista!’dan4 bahsederken: ‘İngiltere Komünist Partisi’nden, sosyalistlerden ve hatırlamadığım birçok yerden mektuplar aldık. Hepsi de bizi kendi propagandalarına malzeme yapmak istiyordu. Mektupların içeriğini tam olarak anlayamadık bile.’” (Asım Duman, 2024)

Roll dergisinin sararmış yaprakları arasında yol alalım. Her sayfa geçmişten bugüne taşınmış bir zaman kırıntısı gibi, unutulmuş anılara yeniden nefes veriyor: “Kavga devam ediyor yani” diye söyleşiyi bitirmek isteyen editöre “Kavga daha yeni başladı” diyor Joe. Bu yanıt yalnızca bir dönemin müzik sahnesini değil, aynı zamanda Strummer’ın ruhunu, direnişini ve punk kültürünün özünü yansıtıyor. Julien Temple’ın hatırlattığı gibi “onunla birlikte olmak esinlendiriciydi.”5 Strummer’ın bu ifadeleri punk’ın politik bir araç olarak ne kadar güçlü bir ses olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Ancak bu güç zamanla müziğin ve mesajın özüne müdahale eden bir yük hâline gelebiliyor. Sandinista! gibi bir albüm dönemin toplumsal dinamiklerini sorgularken punk kültürünün sınırlarını genişletip onu bir karşı duruş manifestosuna dönüştürmüş olsa da bu tür bir politizasyonun sanatın kendiliğindenliğine ket vurduğu bir paradoks yaratması kaçınılmaz.

Bu düşüncelerle vardığım İLEF’te mektup arkadaşımdan farksız olan araştırma görevlisi Sezer Fener beni karşılıyor. Fakültenin karşısındaki bir kahvede soluğu alıyoruz. Sohbet tezlerimize kayıyor; ben punk fanzinlerinden söz ediyorum, o ise anarşist yayınevlerinden. Ardından sunum ve konuşma için MTÖ Sinema Salonu’na geçiyoruz. Rashit’in albümü Adam Olmak İstemiyorum’un isminden hareketle, Jean Baudrillard’ın estetik travma kavramıyla şekillendirdiğim konuşmamı yapıyorum. Sunumun sonunda punk’ın popülerleşip ana akıma karışması üzerine keyifli bir tartışma ortamı oluşuyor. Üniversite dersliklerinin arasında kaybolurken, punk’ın ruhuna uygun şekilde ana akım ile altkültür arasındaki ince çizgide dolaşan düşüncelerin peşine takılıyorum.

Ahmet Taner Kışlalı dersliği,
fotoğraf: Hüseyin Serbes

“Ne kadar da çok kayıp var / Hiçbiri dönmeyecek kadar uzaktalar” (Rashit,
Yakın Ölüm Deneyimi).

Önce Cici Piknik’te dönerimi yiyor, ardından Dost Kitabevi’ne uğruyorum. Altkültürlerle tanışmamı sağlayan bu kitabevinden, bir dostumun (Erkin Koray’ı anarak) “Bu bir Ankara işidir, Ankara hatırasıdır” imzasıyla verdiği Barış Bıçakçı kitabını alıyorum. Okumak için doğru yerdeyim: Ankara’nın soğuk ve gri sokakları. Kitabın sayfalarını çevirdikçe bu gri manzara içimizi ısıtan bir sıcaklığa dönüşüyor: “İyi bir roman insanı önce evcil bir kediye, sonra da ontolojik bir meseleye dönüştürüyormuş, bunu sizden öğrendim” (Bıçakçı, 2024: 109).

Ankara’nın döneri,
fotoğraf: Hüseyin Serbes

“Ekmek arası döner yemek eski Ankaralı orta halli memur ailelerinin vazgeçemedikleri alışkanlık mı, zevk mi, tören mi, artık ona sen karar ver” (Bıçakçı, 2024: 49).

1960’ların İngiliz “yeraltı” ve alternatif/karşı kültür sahnesinin önemli figürlerinden biri olan Jim Haynes’e saygı duruşu niteliğindeki Ece Gür’ün filmi Meeting Jim’den (2018) ilhamla, bir süredir mekân kavramı etrafında gelişen kolektif oluşumlar üzerine düşünüyorum. Bu bağlamda, uzaktan takip ettiğim Yermekân’a doğru yürüyorum. İçeride “şimdilik” kimse yok, ancak kapısına birkaç fanzin bırakıyorum. Çiçekler, küllük ve fanzinlerin yan yana geldiği bu sahne bir çağrışım alanı yaratıyor. Backroads fikri de aslında biraz Haynes’in International Times’ına bir öykünme. Yine de bu proje birkaç yıl süren doktora tez yolculuğumdan geriye kalan külliyat ile her zaman tutkuyla bağlı olduğum “punk estetiği”ni birleştirme çabası. Analog bir ruha sıkı sıkıya bağlı: Makas, yapıştırıcı ve kâğıtla dokunan bir anlatı inşa etme arzusu. Kullandığım metaforlara kendimi kaptırıyorum. Buna biraz müsaade ediyorum, Lefebvre’in bir zamanlar dediği gibi “sermaye, yaşama ve bedene, yaşamanın zamanına dair bir hor görmeyle kendini inşa eder ve bunun üzerinde yükselir.”6 İşte bu nedenle, teknokrat bir çağda fanzinlerin yükselmesi bu hor görüye karşı bir direniş olarak okunabilir. Kâğıt, mürekkep ve makasla şekillenen bu yeraltı yayınları, sermayenin zamanı metalaştırmasına karşı bireysel bir yaratım zamanı inşa eder. Fanzinler yaşamın ritmini yeniden ele geçirmenin, tek tipleşen mekânlarda öznel alanlar yaratmanın bir aracı gibi. Belki de bu yüzden, her sayfasında bir karşı çıkış ve her harfinde bir alternatif yaşama biçimi saklıdır.

Backroads: Punk estetiğine adanmış bir fanzin, Yermekân,
fotoğraf: Hüseyin Serbes

“Her canlı beden bir mekândır; orada kendini ve mekânı üretir” (Lefebvre, 2014: 188).

Böylesi düşüncelerle Asım’la birlikte sevgili dostum Tevfik’in görev yaptığı Gazi Üniversitesi’ne doğru yol alıyoruz. Kapıdan içeri, “tribünden antrenmanlı” olduğumuz bir taktikle geçiyor ve soluğu hocanın kapısında alıyoruz. Sohbetimiz bir zamanlar birlikte görev yaptığımız Van Çatak kırsalına dair güzellemelerle başlıyor. Tevfik masanın altından bir Murat Menteş kitabı çıkarıp gülümseyerek uzatıyor: “Bıraktığın yerdeyim. Yine Menteş’i okumak üzere bir kitabını aldım. Senin Céline’den ne haber?” Çatak’ta yatılı okul lojmanında sık sık Louis-Ferdinand Céline üzerine konuşur, Gecenin Sonuna Yolculuk’tan uzun uzun bahsederdim. Tevfik ise hep kendine özgü nüktesiyle “Cüneyt Arkın film çeker, Gencebay şarkı söyler, Menteş roman yazar ve ben oyun kurarım” diyerek genç öğretmenlere türlü şakalar yapardı. O günlerden bugüne hem sohbetimizin sıcaklığı hem de anılarımızın nüktedanlığı hiç eksilmemiş gibi hissediyoruz. Sohbeti taçlandırmak için yönümüzü Tetra N Roastery’e çeviriyoruz. Burada, Sebastian Gomez’in yetiştirdiği özel bir Kolombiya kahvesini tercih ediyorum. Şampiyon barista Nida Fettullahoğlu’nun kahve sahnemize kazandırdığı bu Gesha varyetesi çilek, hanımeli ve beyaz şeftali tadım notlarıyla öne çıkan, ikonik bir mikro-lot. Her yudumda anılarımıza eşlik eden yeni bir hikâye buluyor ve Ankara’dan tatlı bir hüznün bıraktığı izlerle ayrılıyorum.

1. Kinyas ve Kayra’yı ilk kez okumamın üzerinden yirmi yıl geçti, sayfaların akışı ise hâlâ zihnimde tazeliğini koruyor.

2. Les Inrockuptibles, 1986 yılında Fransa’da doğan ve kültürün her rengini harmanlayarak büyüleyen bir dergidir. Müzik, sinema, edebiyat ve daha birçok alanda derinlemesine yankı uyandıran yazılarla bir dönemin kültürel atmosferini yansıtır. Özellikle alternatif müzik dünyasına duyduğu yakınlıkla punk’ın hırçın notalarından indie’nin incelikli tınılarına, rock’ın özgür ruhundan elektronik müzik dünyasının soyut melodilerine kadar birçok türü incelemiş, her birini birer sanat formu olarak ele almıştır.

3. Dick Hebdige altkültürleri “tarzın anlamı” olarak yorumluyordu. Ona göre, altkültürler sadece bir karşı duruş ya da protesto biçimi değil, aynı zamanda belirli bir sosyal bağlamda anlam taşıyan, stilize edilmiş bir ifade biçimiydi.

4. The Clash’in 1980’de yayınlanan Sandinista! albümü, punk müziği ile politik aktivizmi harmanlayan bir başyapıt olarak dikkat çeker. Albüm geniş bir müzikal yelpazeye sahip olup punk’ın ötesine geçerek reggae, dub, rockabilly ve funk gibi türleri de içerir. Adını 1979’da Nikaragua’da iktidara gelen Sandinista hükümetine duyduğu desteği yansıtarak almıştır. Bu bağlamda Sandinista! hem bir protesto hem de ideolojik bir manifestodur; müzikle birleştirilmiş devrimci bir söylem barındırır. Ancak müziğiyle olduğu kadar içerdiği politik mesajlarıyla da dikkat çektiği söylenebilir: Sandinista! siyasi söylemlerin müzikle birleşerek kültürel bir karşı duruşa dönüştüğü önemli bir örnektir (Hebdige, 1979: 72).

5. Joe Strummer: The Future Is Unwritten filminin yönetmeni Julien Temple, Roll dergisinin 2007 yılında yayımlanan 122. sayısındaki Joe Strummer hakkındaki yazısında, “Onunla birlikte olmak esinlendiriciydi” diyor.

6. Lefebvre, Ritimanaliz adlı eserinde tarihsel zamanın bellek, anılar ve anlatılar aracılığıyla nasıl şekillendiğini sorgulayarak tarihin ritmine dikkat çeker. Bu yaklaşıma göre tarih sadece olayların art arda sıralandığı bir süreç değildir. Sermayeye ise yaşamı ve bedeni şekillendiren, toplumsal ritmi belirleyen bir güç olarak işlemesi üstünden vurgu yapılır. Lefebvre’e göre kapitalist sermaye, zamanın ve mekânın kontrolünü ele geçirerek bu ritimleri kendi çıkarları doğrultusunda yeniden inşa eder ve toplumsal yapıları buna göre biçimlendirir.

Kaynakça
Barış Bıçakçı, Dünyaya Yeni Gelen Okurlar İçin (İstanbul: İletişim Yayınları, 2024).
Asım Duman, yazarla yüz yüze görüşme, Ankara, 29 Kasım 2024.
Hakan Günday, Kinyas ve Kayra (İstanbul: Doğan Kitap, 2003).
David Harvey, Sermayenin Mekânları: Eleştirel Bir Coğrafyaya Doğru, çev. Başak Kıcır, Deniz Koç, Kıvanç Tanrıyar ve Seda Yüksel (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2015).
Dick Hebdige, Subculture: The Meaning of Style (Oxfordshire: Routledge, 1979).
Henri Lefebvre, Mekânın Üretimi, çev. Işık Ergüden (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2014).
Henri Lefebvre, Ritimanaliz: Mekân, Zaman ve Gündelik Hayat, çev. Ayşe Lucie Batur (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2017).
Tevfik Palaz, yazarla yüz yüze görüşme, Ankara, 29 Kasım 2024.
Julien Temple, “Joe Strummer: The Future Is Unwritten”, Roll 122 (2007): 30.

altkültür, Ankara, David Harvey, fanzin, gündelik hayat, Henri Lefebvre, Hüseyin Serbes, kent, müzik, punk, şehir, Yermekân