İnsanlıktan Çıkıyoruz
Eylül ayında, Balenciaga markasının paylaştığı bir fotoğraf çok ses getirdi. Ses getirdi derken, geyik malzemesi oldu yani. Fotoğrafta normatif güzellik/ikili cinsiyet standartlarından hayli uzak iki model, markanın 2020 kış koleksiyonundan, abartılı sivri omuz detaylı iki elbisesiyle doğa içinde fotoğraflanmış. Fotoğrafın doğa içinde çekilmiş olması; modellerden birine elf kulakları eklenmiş, diğerinin kafasına sımsıkı bağlanmış bir fular olması; ifadesiz, doğrudan bakışları ve kameranın yukarıdan bakan açısı fotoğrafı gerçeklikten epeyce uzaklaştırıyor. Bu fotoğraf sosyal medyada hayli dolaşıma girdiyse de, markanın iletişim stratejilerine hâkim olanlarımız “Balenciaga ancak dümdüz, hiçbir tuhaflığı olmayan fotoğraf paylaştığında haber değeri olur” diyerek sırtımızı dönüp işimize gücümüze devam ettik. Özetle “Amma abarttınız” diye düşündüm ve pek de umurumda olmadı açıkçası.
Bu umursamazlığım ekim başında gördüğüm bir başka fotoğrafla sekteye uğradı: Ayak parmaklarını üç taneymiş gibi gösteren bir çorap-ayakkabı kombinasyonuna aitti bu fotoğraf. Givenchy’nin bir tasarımına aitti ve topuklu ayakkabı giymiş Scooby-Doo gibi görünüyordu.
Bu yeni tasarımların kafamda buluşmasıyla beraber yeni bir soru ortaya çıktı: İnsanlık sonunda insan olmaktan bıkmış mıydı ve kendini yeni bir tür olarak mı tasarlıyordu? Bile isteye insanlıktan mı çıkıyorduk?
Moda tarihi derslerinde “Moda dünyasını anlayabilmek için moda tarihini anlamak gerekir” denmesini zaman geçtikçe daha iyi anlıyorum, çünkü günümüzde moda tasarımındaki hareketleri anlamlandırmak için referans aldığım yer daima moda tarihi oluyor. Bu insanötesi/fantastik estetiğe yöneliş, bana 1930’lardaki büyük buhranla ortaya çıkan escapist eğilimle doğan sürrealist tasarımları hatırlatıyor. Başından beri küresel olarak bir pandeminin içinde olduğumuz, sayısız doğal afet, savaş ve siyasal çalkalanmalar deneyimlediğimiz 2020 yılında hiçbirimizin gerçek hayata pek düşkün olduğunu sanmıyorum. O zaman neden kendimize yeni bir gerçeklik tasarlamayalım ki…
Tabii 2020 yılında Balenciaga ve Givenchy gibi örneklere ulaşmış olması, bu eğilimin ana akıma yansıyan hâlleri… Bir de Beate Karlsson gibi, çalışmaları heykel ile giyimin arasında gidip gelen, insan formunun sınırlarını zorlamaya kendini adamış tasarımcılar var. Karlsson bebeklerin vücut orantılarını yetişkinlere uyarlayan, uzuvları zaman zaman kocaman, zaman zaman minnacık yapan, yerlerinden oynatan çalışmalar yapıyor. Tasarımları hem yetişkin olmaya hem de insan olmaya kocaman bir nanik niteliğinde.
Bir de insanlıkla katiyen ilgilenmeyen Eda Yorulmazoğlu (Eda Birthing) var. Yorulmazoğlu tasarımlarıyla bazen mikrodalgaya sokulmuş kuklaları, bazen de radyasyona maruz kalmış uzaylıları andıran yaratıklar üretiyor ve bunları altında neredeyse tanınmaz hâle gelen insan formuna başarıyla giydiriyor. Karlsson’un orantılarıyla oynanmış, fakat yine de feminen kodlu tınılar taşıyan tasarımlarından farklı olarak Eda Birthing tasarımlarında, yaratıkların cinsiyet normlarına isyanı alt metin olarak açıkça okunabiliyor.
Bu tasarımlar moda tarihindeki bir başka noktayı daha hatırlatıyor: İnsanlığın uzaya gitme çabalarından ilham alan ve 1960’lı yılların tasarımlarına işleyen uzay ve bilimkurgu motiflerini. Bu gerçek dışı kurguların yanı sıra bu iki dönemin moda dünyasını bir de gençliğe yapılan vurgu birleştiriyor. 1960’lı yıllar, moda tarihinde ilk defa ergenlik çağında bir müşteri kitlesini göz önünde bulunduran yıllar olmuşken, şimdilerde Z kuşağı tasarımın hedef kitlesi. Ve her iki dönemde de “dünyanın geleceği” olarak vurgulanan genç kuşaklar, kendilerinden öncekilerin olduklarını ve yaptıklarını tekrarlamakla ilgilenmiyor.
İnsanlık dünyayı batırdı, “Bu olmayacaksa ne olacağız?” sorusunun cevabı belki yok, ama ne olmayacağımızın cevabı net: Şimdiye kadar olduğumuz hiçbir şey olmayacağız, çünkü bunun işe yaramadığı kesin.